Nisan, 2006 için arşiv

Yayınlandı: Nisan 30, 2006 / Yazılar

İSTANBUL DA SÜREN BİR SEMİNER DİZİSİNDE HAYIRSEVERLİK İNCELENİYOR

Türkiye de sponsorluk neden patladı?

İstanbul Beyoğlu ndaki Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü nde ilginç bir seminerler dizisi sürüyor: Hayırsever, Mesen ve Kültür Politikaları Semineri. Eskiden Avrupa da sanata destek veren seçkinlere mesen sanat hamisi ünlü Roma senatörünün adından gelen bir kelime denirdi. Hayırseverlik ise eğitim, sağlık, yoksullukla mücadele gibi çok daha geniş alanları kapsıyordu. Daha sonra bu işleri devletin görev olarak üstlenmesi gerektiğine inanılan bir dönem geldi. Bugün ise sponsorluk uygulamasının yayılması, “her şeyi devletten beklememeliyiz” inancının gelişmesiyle yeni bir mesenlik ve hayırseverlik devrine girdik. İşte seminer dizisi, Türkiye de son yıllarda bu eğilimin neden yeniden canlandığını araştırmayı amaçlıyor.

Hayırsever, Mesen ve Kültür Politikaları semineri, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ve Paris VIII Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Nora Şeni nin işbirliğiyle yapılıyor. Nisan-Mayıs aylarında düzenlenecek 6 seminerden oluşan konferanslar dizisinin iki amacı var: Hayırseverlik ve mesenlik hakkındaki kavramsal, teorik ve tarihsel bilgiyi sunmak ve öğrencileri kısa, monografi araştırmalarına yönelterek bunları Mart 2007 de yapılacak sempozyuma tebliğ olarak hazırlamalarını sağlamak.
Seminerin katılımcıların çoğu son sınıf ünivesite öğrencileri, araştırmacılar, tarihçi, antropolog ve sosyologlar.
Önümüzdeki yıl Mart ayında Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü nde IFEA düzenlenecek sempozyuma, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi bölümü, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji ve Şehir Planlama bölümleri ve Fransa dan Centre d Histoire du Domaine Turc EHESS CNRS de katılacak.

HAYIRSEVERLİK BİR
ANGLOSAKSON GELENEĞİ
Hayırseverlik alanında uzmanlaşan Prof. Dr. Nora Şeni, seminerlerin amacını son yıllarda Türkiye de bu tür faaliyetlerin neden canlandığını anlamak olduğunu söylüyor:
“Avrupa tarihinde devletin yapmadığı, kamuya maledilecek kültürel faaliyetleri elitler üstlenmişti. Cumhuriyet Türkiye sinde, son otuz yılda gelişen, üniversite ve müze kuran, koleksiyon oluşturan, onları hibe eden, festivaller düzenleyerek ülkedeki sanat ve eğitim dünyasının yüzünü değiştiren özel kesim girişimleri herkesin malûmu. Özellikle son 10 yılda İstanbul Modern in, Sabancı Müzesi nin kurulması ile bu akım daha da gelişti. Hayırseverlik, mesenlik ve kültür politikaları sempozyumunun amacı, bu akımın Türkiye de neden şimdi geliştiğini anlamak, tarihsel, sosyal niteliklerini araştırmak, etkisini ölçmek, akımı oluşturan farklı aktörlerin niteliklerini, onları harekete geçiren nedenleri araştırmak, bu projelerin gerçekleşmesine katılan kurumlar arasındaki işbirliğinin temellerini incelemek, gerçekleşen inisiyatiflerin kentsel boyutunu irdelemek. Bizim istediğimiz, üniversite öğrencilerinin bu konuları alıp çalışmaları ve gelecek sene Mart ayında yapılacak sempozyumda bu neticeleri vermeleri. Amaç hayırseverliğe daha bilimsel bir açıdan bakmak.”
Hayırseverliğin genellikle sosyal bilimlerde çok fazla çalışılmamış bir konu olduğunu söylüyor Nora Şeni: “Philanthropy hayırseverlik İngiliz ve Amerikan, yani Anglosakson kültüründe çok yaygın, Fransa da ve Osmanlı da ise çok çok az.”

Osmanlı hayırseveri II. Abdülhamid
Seminerlerin üçüncüsünde “Bir Osmanlı Hayırseveri: II: Abdülhamid” konulu bir sunum yapan Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Nadir Özbek, II. Abdülhamid in hayırseverlik faaliyetlerini ve bu faaliyetlerin siyasi anlamını inceliyor.
Örneğin 1899-1900 yıllarında II. Abdülhamid, kızı Hatice Sultan ın difteriden ölmesi üzerine çok üzülüyor, bir şey yapmak istiyor ve İbrahim Paşa nın da önerisiyle hem halkın onayını almak hem de imparatorluğun modern bir hastaneye sahip olması gerektiğini düşünerek Etfal Çocuk Hastanesi ni yaptırıyor.
Hükümdarların, verdikleri hediyelerin geri dönüşüne yönelik beklentileri olduğunu söylüyor Özbek: “Cuma günleri II. Abdulhamid tarafından bir medrese, tekke veya mahallerde kurban kestirilirdi. Öncesinden gazeteler yoluyla duyrulur ve tüm halkın oraya gelmesi sağlanırdı. Halk hep bir ağızdan Padişahım Çok Yaşa! diye bağırırdı. Burada bir itaat, bağlılık yaratılma amacı var.”
19. yy da gerek Osmanlı da gerek tüm dünyada yaşanan felaketlerden dolayı yardım kampanyaları çoğaldı; yardımda bulunan kişilerin isimleri ve bağışta bulundukları miktarlar gazetelerde sayfa sayfa yer almaya başladı. Örneğin, 1897-98 Osmanlı-Yunan savaşından sonra şehit çocuklarına yönelik kampanyada, bağış yaptığı için gazetelerde yer almak bir itibar kaynağıydı.
Sonra yavaş yavaş hayırdan kurumsal sosyal yardıma geçildi. “1850 den 1950 ye kadar olan dönem kamusal bir dönem. 1980 den sonra ise herşeyi devletten mi bekleyeceğiz, mantığıyla bu görev bireylere devrediliyor” diyor Özbek.
Geçmişte Abdülhamid in yaptığını Avrupa da seçkinlerin yaptığını söyleyen Nora Şeni ise “Türkiye de ise son dönemde bu tarz faaliyetleri elit kesim üstlendi. Bu faaliyetler spora, sanata sponsorluk tanımı altında yapılıyor. Bir geri dönüş söz konusu” diyor.

BUNDAN SONRAKİ SEMİNER TARİHLERİ
15 Mayıs: Nuran Yıldırım İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı : “İstanbul Darülaceze Müessesesinin Kuruluşu.”
22 Mayıs: Serhan Ada ve Burcu Yasemin Çavuş İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Bölümü : “2000 li yıllarda Türkiye de sponsorluk araştırması sonuçları: Bazı gözlemler ve sonuçlar.”
29 Mayıs: Paul Veyne: “Evergetisme” (Eski Yunan hayırseverliği).
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 30, 04, 2006

Reklamlar

İşte en sağlıklı işyerleri

Yayınlandı: Nisan 23, 2006 / Yazılar

İşyerleri, hayatımızın çok büyük bir bölümünü geçirdiğimiz, ikinci bir ev gibi. Şirketler de artık içinde iyi yaşanılacak ofisler yaratmak amacıyla büyük bir dönüşümden geçiyor. Ofislerde çalışanlara özel hizmetler verilmeye başlandı. Fitness merkezinden hobi alanlarına kadar değişik uygulamalar var. İşte bu yönde çaba harcayan şirketleri ön plana çıkarmak için Doğadan ve Ekonomist Dergisi “Sağlıklı Ofisler Welness 2005” yarışmasını düzenledi. Finale kalanlar ödüllerini 12 Nisan da Hürriyet Medya Towers da yapılan törenle aldılar. birincilik ödülünü Hugo Boss Tekstil Sanayi, ikinciliği Simens Sanayi, üçüncülüğü ise IBM Türk kazandı.

Sağlıklı ofis, yaşam alanı sağlayan ofistir
Doğadan Genel Koordinatörü Serhan Bahçelioğlu: Sağlıklı ofis, çalışma ortamının kurumun kültürüne uygun tasarım değerlerine sahip olan, çalışanların beden ve ruh sağlığına yönelik faaliyetlerin gerçekleştirildiği, iç iletişimin artırılması için şirket içi sosyal etkinliklerin düzenlendiği, stres ve zaman yönetiminin desteklendiği, tam anlamıyla bir yaşam alanıdır. Yaşamımızın önemli bir bölümünü işyerinde geçirdiğimiz dikkate alındığında buradaki ortamın önemi çok daha net bir şekilde ortaya çıkıyor.

BİRİNCİ HUGO BOSS
Sağlık birimi küçük bir hastane gibi
Sağlıklı Ofisler-Welness 2005 yarışamasında birinciliği kazanan Hugo Boss un İzmir deki ofisleri, üretim sahaları, sosyal tesisleri, dinlenme alanları ile bir bütün olarak çalışanların günlerinin büyük bir bölümünü rahatlıkla geçirebileceği bir yaşam alanı.
Hugo Boss da iş güvenliği ve işçi sağlığı kurulu tarafından ses, ışık, toz, havalandırma ölçümleri periyodik olarak yapılıyor. Ofislerde uluslararası ergonomik uygunluk standartlarına sahip ürünler kullanılıyor.
Hugo Boss un üç doktor ve beş hemşireden oluşan sağlık biriminde kit ile yapılan rutin tahliller, EKG ve ultrason tanı yöntemleri kullanılıyor; odiyometri ile işitme taraması ve göz sağlığı taramaları yapılıyor. Kadın çalışanlar da jinekolojik kontrollerini burada yaptırabiliyor.
Hugo Boss Genel Müdürü Sezai Kaya “Ofislerimiz, kurum kültürünü oluşturan temel değerlerden biri” diyor. “Yalınlığı ve yaratıcılığı destekleyecek şekilde açık ofis formatını benimsedik. Modern insan yaşamının yaklaşık yüzde 70 ini çalışma ortamında geçiriyor. Bu ortamın insan hayatı üzerindeki etkisi ve önemi giderek artıyor. Bizim amacımız çalışanlarımıza hem çalışmaktan keyif alacakları hem de çalışırken maksimum konfora sahip oldukları ortamlar yaratmak.”
Çalışanlar pekçok sosyal kulüp kurmuş: Şarap dostları, okuma ve konuşma, briç, dalış, doğa sporları, koro müzik enstürmanları, el sanatları, tiyatro, gezi, sorumluluk, film, Mor Çatı Dayanışma, satranç, aile, dans, folklor ve spor.

İKİNCİ SIEMENS
Emekliler için bir sosyal tesis kurmuş
Yarışmada ikinciliği Siemens Sanayi ve Ticaret AŞ aldı. Kurumsal İK Müdürü Nurer Yüksel, müşteriyi memnun etmenin yolu, çalışanları memnun etmekten geçer diyor: “Türkler yaptıkları işten zevk alırsa başarılı oluyor.”
Siemens in İstanbul Kartal daki 90 bin metrekarelik tesislerinde kişi başına 10-12 metrekare alan düşüyor. Sigara odaları var. İsteyen yemekte diyet mönü alabiliyor. Çalışanlar aerobik, yoga ve step dersleri alıp fitness yapıyor. Kır koşusu, kürek, voleybol gibi sporlarda yaz ve kış olimpiyatları düzenleniyor.
Siemens emeklilerini de unutmamış. Sosyal güvenlik sisteminin kısıtlı şartlarını da göz önüne alarak bir emekliler vakfı bir de Siemens Evi ni kurmuş. Emekliler, Siemens in Kartal tesislerinde her türlü imkandan yararlanıyor, Siemens Evi nde eski dostlarıyla bir araya gelerek maç izliyor, kitap okuyor, bilardo oynuyorlar.
Kartal daki tesislerde bowling salonu, fitness salonu, çim futbol sahası üstte , masatenisi alanı var. Spor eğitmenleri Siemens in 3 bin 500 çalışanına hizmet veriyor.

ÜÇÜNCÜ IBM TÜRK
Kapalı bölmeleri kaldırdı
Yarışmada üçüncü olan IBM, geçtiğimiz yıllarda açık ofis ortamına geçti. İnsan Kaynakları Müdürü Aysun Barın “Ofisin ekip çalışmasını destekleyen dinamik bir ortam olamasını hedefledik” diyor. “Bunun için de paylaşımlı ofis anlayışını benimsedik. Çalışma alanlarımız tamamiyle açık. Kullandığımız bölmeler şeffaf paravanlarla birbirinden ayrılıyor.” Bir işyerinde kafetarya, lounge ve spor merkezi gibi alanların önemine dikkat çekiyor Aysun Barın ve çalışanların sosyalleşmelerini, ekipleşmelerini desteklemek istediklerini söylüyor.
IBMçalışanları ergonomi konusunda sürekli bilgilendiriliyor. İlkyardım ve sürüş teknikleri dersleri veriliyor.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 23, 04, 2006

TUNCAY TEKDEMİR RUSYA’DAKİ 4 YILLIK TECRÜBEDEN SONRA DANONE’NİN BDT GENEL MÜDÜRÜ OLDU

Bizim gibi maceraperest yöneticilere Indiana Jones diyorlar

Dört yıl boyunca Danone Rusya’da satış direktörlüğü yapan Tuncay Tekdemir, geçtiğimiz hafta bu gıda devinin, Belarusya, Kaliningrad, Moldovya, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Ermenistan, Gürcistan’dan oluşan 11 BDT (Bağımsız Devletler Topluluğu) ülkesinin genel müdürü oldu. Rusya’daki iş tecrübesi Tekdemir’in “Türk tipi yönetici” üzerine düşünmesini de sağladı. Kapitalizme geçiş sancılarını hala yaşayan ve yeniden yapılanan eski SSCB gibi zorlu ülkelerde Türkler niye çok başarılı? Özelliklerini Hindistan, Çin, Endonezya vb. ülkelerde nasıl hayata geçiriyorlar? Bu tür kaygan zeminli, ama büyüyen, değişen, dinamik ülkelerde maceraya atılan yöneticilere “Indiana Jones” deniyor. Türk Indiana Jones’ları, Batılı ülkelerin yöneticilerinden ayıran ve üstün kılan özellikler hangileri? İşte Tuncay Tekdemir’le bunları konuştuk.

Rusya’ya göreve başlamanız nasıl oldu, siz mi istediniz?
-2000 yılında Danone Türkiye’de Satış Direktörü olarak göreve başladım. İki yıl sonra da Danone Rusya’ya Satış Direktörü olarak atandım. Türkiye’deki görevim sırasında o dönemdeki ekonomik krizde çok mücadele ettik ve bayağı yol katettik. Kriz bitince ortada mücadele edecek bir şey kalmadı. Bunu Danone Türkiye Genel Müdürü’ne anlattım, o da Danone genel müdürüne aktardı. Onlar da bana “madem mücadele istiyorsun Rusya iyi bir ülke” dediler. Önce tereddüt ettim ama gidip iş ortamını görünce yapacak çok şey olduğunu düşündüm.
Rusça biliyor muydunuz peki? Yaşadığınız ülkenin dilini bilmek ne kadar önemli bir yönetici için?
-Rusça bir kelime dahi bilmiyordum. Orada öğrendim. Bir an önce öğrenmek zorunda kalıyorsunuz, çünkü insanların İngilizce bilgisi çok yetersiz. Özellikle bölgelere gittiğinizde anlaşabilmek mümkün değil. Bu işleri tercümanla yapmak çok zor. 4 ay sonra adapte oldum ve 3 yılda tam anlamıyla öğrendim. İlkin 15 gün bir Rus köyünde yatılı kaldım, özel ders aldım. Yaşadığınız ülkenin dilini bilmek çok önemli. Herşeyden önce kendinizi daha rahat hissediyorsunuz.
Siz Rusya’da göreve başladıktan sonra neler değişti?
-2001’de Rusya’da 13 bin satış noktasına servis yapıyorduk, 2006’da 65 bine ulaştık. Satış ekibi de 250’den 750’ye (distribütörlüklerle 1500) ulaştı. 1 Nisan itibariyle CIS (BDT) ülkeleri genel müdürü olarak atandım. Şu anda bu 11 ülkede yeniden yapılanmaya gidiyoruz. Şu anda Kazakistan ve Azerbaycan’da üretim yapabilecek bir fabrika arıyoruz. Hedefimiz 4 yılda bu 11 BDT ülkesini yüzde 10 büyütmek.
Peki bu kadar kısa sürede nasıl başardınız bu büyümeyi?
-İlk gittiğimizde Danone, Türkiye’den daha küçüktü Rusya’da. 2002’nin başında gittim. Kolları sıvayıp 65 milyon dolarlık bir şirketi 6 kat büyüttük. Biraz da ekonominin yardımı tabii. Ama başı çeken, distibütörlüğün yeniden yapılandırılması oldu. Ülke çok büyük, insan kaynağı çok sınırlı. Doğru insanları seçtik, sonra onlarla birlikte kolları sıvadık. En basit seviyede lojistiğin ulaşamadığı yerlerde oturup beklemek yerine depolarımızı kendimiz bulduk, IT’nin ulaşamadığı yerlerde bilgisayar sistemlerini kendimiz seçip kurduk, bölgesel çözümler geliştirip büyümeyi hızlandırdık.
Dağıtım ne kadar önemli?
-Rusya’nın bir ucundan bir ucuna 13 bin kilometre. Raf ömrü 30 günlük bir ürünü Sibirya’da sattığınızı düşünün. Ürün bir hafta yol gidecek, depoda bekleyecek, sonra tekrar bir yere nakledilecek, sonra süpermarkette bekleyecek ve son kullanma tarihi geçmeden tüketiciye satılacak… Son derece hassas bir zincir. Yolda bir kamyon bozulsa, sınırlarda bir gecikme olsa, ciddi problemlere yol açıyor. O nedenle dağıtım Rusya’daki ana konu. Danone’nin başarısı da dağıtımı çözmek oldu.
Ya çalışanların yetkinliği?
-Komünist düzenden gelen insanların çalışmaya ilgisi az. Personel alırken çok seçici olmanız, onları nasıl motive edeceğinizi bilip sonra da beraber çalışarak yetiştirmeniz gerekiyor. En büyük yatırım eğitime oluyor o nedenle. Son 4 yılda en önemli politikamız insan kalitesini geliştirmek. Danone’nin Rusya’daki okullarla sıkı bağlantıları var. Hatta bazen eğitimin dozunun fazla kaçtığını bile düşünüyorum. Bir elemanı yılda ortalama 12 gün eğitime gönderiyoruz. Eğitim için kitap bile yazdık, adına da “Comercial Bible” (Ticaretin Kutsal Kitabı) dedik. Ürünün gelişinden depolanmasına bütün süreçler herkesin anlayabileceği bir dilde yazıldı bu kitap.
Siz ne yaptınız ilk gidişte?
-İlk gittiğimde ekibe baktım, yeterli bulmadım. İnsanlara ne kadar yatırım yapmam gerektiğine, yatırıma değip değmeyeceklerine, kişiliklerine, işe olan bağlılıklarına baktım. 7 kişi bana rapor ediyordu. 4 ayda 6’sını değiştirdim. Zamanı ve parayı yatıracaksanız bu kişilerin buna değecek kapasitede olması gerekiyor. Bunun için de çabuk olmak gerek. İlk yaptığım şeylerden biri bu oldu.
Bu yöntemleri Rusya’dan başka bir yerde uygulasaydınız, aynı sonucu alır mıydınız?
-Ben de bunu çok merak ediyorum. Bizim gibi Çin, Hindistan, Endonezya gibi yerlerde çalışan yöneticilere Indiana Jones deniyor. Biraz daha maceraperest, olaylara fazla sorgulamadan dalıp işi yerinde çözen tarzda yönetici. Tahmin ediyorum Danone’nin politikası da bu tarz yöneticileri bu tarz ülkelere göndermek. Avrupa’da kurulu düzende çok fazla başarılı olamayacakları varsayımı var. Ama benim şahsi görüşüm bu yönetim tarzının Avrupa’da da geçerli olacağı. Aslında bazı şirketler bunu uygulamaya başladı. Mesela Coca-Cola’nın Avrupa’daki yöneticileri Türkiye’de, Rusya’da tecrübesi olan insanlar. Yani tamamen durgun bir pazarı alıp kıpırdatan insanlar. Bunlar görüldükçe de Avrupa’da anlayış değişecek.
Rusya’da en büyük problem ne peki?
-En büyük problem insanların problem çözme yeteneği. Bir problem ortaya çıktığında, çözümünden çok, 8-10 şekilde nasıl çözülemeyeceği anlatılıyor size. İnsanların problem çözmeye yönelik bir alışkanlığı yok, hayat onları bu yöne itmemiş. O nedenle eleman seçerken Azeri, Güney kökenli insanları seçiyoruz, çünkü problem çözme yetenekleri daha fazla. Hayatla mücadele etmeye daha alışık insanlar. Kuzeye doğru gittiğinizde insanların yaşam standardı daha yüksek; hayatla mücadele etmek gibi bir düşünceleri yok.
Avrupa’da durum nasıl?
-Avrupa’da insanların gelecekle ilgili ciddi kaygısı var. Gelirlerinin önemli bir kısmını tasarrufa aktarıyorlar. İşlerini kaybetmekle ilgili bir korkuları var. Rusya’da insanların asıl önemsediği nokta bugünü yaşamak. Yarınla ilgili çok fazla bir düşünceleri yok. Tüketim harcamaları toplam gelirlerinin yüzde 85’i. Bu da insanların ne kadar günlük yaşadığını görsteriyor.
Rusya’ya adaptasyonda sorun yaşadınız mı?
-Hayır, fazla değil. Pekçok benzer özellik var. En basitinden adres bile haritadan bakılmıyor da sorularak bulunuyor. Danone’nin adaptasyon konusunda rehber şirketlerle 3-4 ay süren bir anlaşması var. Sizi ve ailenizi adapte ediyorlar Rusya’ya. Belli günlede eğitime katılıp neyi nasıl yapacağınızı öğreniyorsunuz. Biz geçmedik bu süreçten.
Rusya’da çalışmaya başlayacak Türk yöneticilere tavsiyeleriniz neler?
-Erkek yöneticiler ilk önce aileleri ile gitsinler. Rusya’nın kötü bir ünü var, gece hayatıyla ünlü. Ama sosyal yaşantı Türkiye’deki Avrupa’daki gibi değil. İnsanlar evlerine kapanıp içiyorlar o nedenle alkolik olma potansiyeli de çok yüksek. Birinci ligde değil ama ikinci ligde oynayan şirketlerin yönetcilerinden kendini kaybeden çok kişi var.

TUNCAY TEKDEMİR’E GÖRE
Türk Yönetim Stili
*  Türkiye zor bir pazar. Çok fazla krizlerden geçmiş, enflasyonu yüksek bir ülke. Türkiye pazarında ayakta kalmak için çok fazla spontane karar vermek zorundasınız. Çok fazla bilinmeyenle karşılaşıp, çok fazla kritik kararlar vermek ve bu kararları da doğru uygulamak zorundasınız. Oysa Avrupa’da yüzde 1-3 büyüme olan bir düzende, sadece o düzeni devam ettirecek tarzda yöneticiye ihtiyaç var. Ama Rusya bir kaos ülkesi. Hatta çok sık kullandıkları bir deyim vardır: Bardak = karmaşa. Her yerde duyarsınız bunu. Her an karşınıza beklenmedik bir problem çıkabilir.
* Çabuk karar vermenin yanı sıra Türk yöneticiler, disiplin içeren bir yönetim tarzını benimser. Mesela Rusya’da çok demokratik bir yönetim tarzı uygularsanız başarılı olma şansınız az. İnsanların alışageldiği bir düzeni var. Bazı konularda askerlikte olduğu gibi ne yapılması gerektiğini net olarak anlatmanız lazım, belki de biraz daha az delege etmeniz lazım. Türk yöneticilerde de çok delege etmeyi sevmeyen bir yapı var.
* Türk yöneticiler, çalıştıkları işi kendi işleriymiş gibi benimserler.

Kendine mafya süsü vermiş insanlara Türkiye’de de rastlanıyor
Hiç mafyayla başınız derde girdi mi Rusya’da?
-Herkesin söylediği, koktuğu şeylerdi bunlar. Ben çok fazla karşılaşmadım. Urallar’da bir bölgede depomuz vardı. Depodan sürekli mallar kayboluyor, satışta bir tuhaflık var. Lojistik direktörü de Rus bir hanımdı. Sonra anladık ki Rus lojistik direktörü buraya gitmeye korkuyormuş, çünkü tehdit alıyormuş. Sonra dönemin Amerikalı genel müdürünün öncerliğinde mafya olarak tanınan bu kişilerle bir otelde randevulaştık. Her ihtimale karşı yanımıza da iki silahlı bodyguard aldık ve onları da departman müdürü olarak tanıttık. Uzun süre tartıştık, tansiyonun tırmandığı anlar oldu ama adamlar bizim ne kadar ciddi olduğumuzu görünce niyetlerinden vazgeçtiler. Bu kişiler ne kadar mafyaydı bilmiyorum. Ama otoritede boşluk olunca kendisine mafya süsü vermiş insanlara Türkiye’de rastlayabiliyoruz. Türkiye’de bir bölge müdürü bir distribütörlüğü iptal ettiği için adam çıkarıp silah çekmiş. Rusya’da hiç böyle bir şeyle karşılamdık. Rusya bir polis ülkesi olduğu için küçük suç yada adi suçun olduğu bir ülke değil.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 09, 04, 2006

Yeni sektör yeni meslek FITNESS

Yayınlandı: Nisan 9, 2006 / Yazılar

Türkiye’de spor kültürü hızla gelişiyor. 5-10 yıl önce yalnız 200-300 metrekarelik spor salonları vardı. Ama artık içinde pekçok spor alanını barındıran büyük spor kulüpleri kurulmaya başlandı. Bu kulüpler genellikle alışveriş merkezleri, sinemalar, kafeler ve restoranlarla birlikte kuruluyor. Üyeler sporunu yapıyor, restoranda yemeğini yiyor, sinemada film izliyor veya alışverişini yapıyor. Amaç kişinin bütün bir gününü burada değerlendirmesini sağlamak.

İstanbul’da bu konseptteki spor merkezleri çok yeni. Son birkaç yıldır hızla artmalarına rağmen sayıları bir elin parmaklarını geçmiyor. Üye sayılarının da 30 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Eğer İstanbul’daki küçük spor salonları da hesaba katılırsa üye sayısı 40-50 bine çıkıyor. Tüm Türkiye’de bir spor merkezine belli bir süre gitmiş olanların sayısının ise 500-600 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.
1990’da faaliyete başlayan ve bu sektöre öncülük eden Alarko Turizm Grubu’nun (Hillside) Spor İşletmeleri Müdürü Çağan Şimşek, bu tarz kulüplere ne ABD’de ne de Avrupa’da pek rastlanmadığını söylüyor:
“Bu iş yurtdışında çok yaygınlaştığı için mekanikleşmiş. ABD’de 300 milyon kişi yaşıyor, 40 milyon spor üyesi var. Türkiye’de spor yapanların sayısı çok sınırlı olduğu için daha exclusive bir kulüp yapısı ortaya çıkmış. Ben önümüzdeki yıllarda Amerika’daki gibi küçük spor merkezlerinin sayısının çoğalacağına inanıyorum.”

ZENGİNLERE MAHSUS
Şu anda büyük kentlerde belli bir kulüpte düzenli spor yapmak, orta-üst ve üst düzey gelir grubuna ait bir aktivite. Bu nedenle sektörün önemli bir bölümünü, 5 yıldızlı otellerin spor merkezleri oluşturuyor. Polat Renaissance Health Club Spor Müdürü Levet Adıgüzel “Önce spor kültürünün gelişmesi gerek. Bunun için de daha çok tesis yapılmalı, bu tesisler ortak kullanıma açılmalı. Bir kulüpte spor yapmak, üst düzey gelir grubundan kişilerin yapabileceği bir şey. Ama bu yavaş yavaş kırılacaktır” diyor.
Sektörün Türkiye’nin normal büyümesinin üzerinde bir büyüme göstereceğini belirtiyor Colesium Yaşam Merkezi Genel Müdürü Soydaner Kara: “Daha geniş bir kitleye hitap eden belirli sayıda büyük tesisler kurulacak, yabancılar da gelip yatırım yapacaklar. Bunun yanı sıra küçük ölçekli belli bir amaca yönelik tesisler de çoğalacak. Belediyeler de sosyal sorumluluk çerçevesinde bu tarz yerler açma düşüncesindeler. Zaten bize gelip tesisler hakkında bilgiler alıyorlar.”

YENİ EĞİLİMLER
Spor merkezlerinde, son bir yıldır bir hareketlenme görülüyor. Örneğin İspanya’da 3 şubesi bulunan Essporto adlı şirket, İstanbul Metrocity Alışveriş Merkezi’nde bir şube açtı. Türkiye’nin en büyük sinema zincirlerinden biri olan AFM Grubu da bu işe el atmaya karar vererek bir ay önce Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki ilk yerini açtı. Sinema, spor kulübünü tamamlayan bir aktivite olduğu için, çok şaşırtıcı bir yatırım değildi bu. Nitekim AFM Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Akdemir de, bir “yaşam merkezi” oluşturmaya çalıştıklarını söylüyor.

DİĞER KENTLERDE
YENİ HALKALAR
Büyük spor kulüplerinin bundan sonra atacağı ikinci adım, şubeler açarak büyümek ve zincire dönüşmek. Örneğin AFM ilk spor merkezini daha yeni açmış olmasına rağmen, İstanbul’dan sonra İzmir ve daha sonra da diğer şehirler üzerinde yoğunlaşmayı planlıyor.
Acarkent’teki Coliseum da şubeleşme planı olan bir başka spor kulübü. Önümüzdeki yıllarda Acar İstanbul projesi kapsamında, Kozayatağı Bağdat Caddesi’nde, Ataşehir’de ve Maslak-Levent hattında şubeleşmeyi planladıklarını söylüyorlar.
Ama lüks, aidatı yüksek bir spor kulübünün şubeleşmesi, bütün ülkeye yayılması o kadar kolay alınacak bir karar değil. Hillside Spor İşletmeleri Müdürü Çağan Şimşek bu noktaya dikkat çekiyor: “Bu iş çok yatırım istiyor ve de çok karlı değil” diyor. “Her yerde aynı kaliteyi tutturmak istiyorsanız çok dikkatli olmak zorundasınız. O nedenle doğru noktalara doğru şekilde gitmek istiyoruz. Ama Hillside’n gidebileceği yerler belli, sosyo-ekonomik yapısıyla nüfusu dengeli yerlere gidebilir. Onların dışındaki şehirler bu büyüklükte bir spor tesisini kaldıramaz. O nedenle de Türkiye’nin geri kalanında, bireysel işletmecilerin kuracağı daha küçük tesisler yaygınlaşacaktır diye düşünüyoruz.”
Coliseum Yaşam Merkezi’nde fitness alanları ve kapalı havuz koordinatörü Ergin Bağcıvan, MÜ Beden Eğitimi ve Spor Meslek Yüksekokulu mezunu. Yaklaşık 7 senedir Coliseum’da çalışan Bağcıvan, 20 kişilik bir eğitmen kadrosunun başında. 5 bin üyesi olan Coliseum’da toplam 128 kişi, spor bölümünde ise 72 kişi çalışıyor.
Essporto Spor Müdürü Bünyamin Aysun, MÜ Beden Eğitimi ve Spor Meslek Yüksekokulu mezunu. 10 yıl boyunca çeşitli spor kulüplerinde çalışan Aysun, şu anda 10 fitness danışmanı, 3 life guard, 2 İspanyol aerobik eğitmeni ve 5 aerobik-step eğitmeninden sorumlu. 2000 üyesi olan Essporto’da toplam 83 kişi çalışıyor.

Kimler çalışıyor
Spor merkezlerinde, spor akademilerinde fitness, vücut geliştirme, yoga gibi branşlarda uzmanlaşarak yetişenler eğitmen olarak çalışıyor. Son trendleri izlemek için yurtdışına gidip eğitimlere katılarak sertifika alıyorlar veya Türkiye’ye gelen uzman eğitmenlerin düzenlediği atölye çalışmalarına katılıyorlar.
Örnek olarak Coliseum’da bir eğitmenin kariyer planı şöyle: Eğitmen kadrosu 4 gruba ayrılıyor. İlk grupta yer alan Akademi’den yeni mezun olmuş stajyer eğitmenler, önce 6 aylık bir eğitimden geçiyor. Burada işe yeni başlayanlara aletler, nabız atımları vb. konusunda bilgi veriliyor. Kime hangi ekipman uygundur, öğretiliyor. O kişi daha sonra yardımcı eğitmen oluyor. Artık kendisi de üyelere yeni programlar verebiliyor. Eğer başarılı olursa bir sınav sonucu fitness eğitmeni oluyor. Son grupta ise uzman fitness eğitmeni (private trainer) denilen özel ders verebilen antrenörler var.

Sağlık uyarısı
Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Sekreteri Yrd. Doç. Dr. Semih Yılmaz da fitness center’larda danışmanlık yapıyor. Yılmaz bu merkezlerdeki eksikliklere dikkat çekiyor: “Bu gibi yerlerin kontrolü Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nün İl Müdürlüklerine bağlı. Yeterli sertifikası olmayanlar buralarda çalıştırılmamalı, kontrol edilmeli. Bazı spor merkezlerinde hiç deneyimsiz kişiler çalıştırılıyor.
Biz diyoruz ki spor hekimleri ile birlikte çalışarak doğru yönlendirme yapalım.
Bugün fitness center’ların yüzde 95’inde defibilatör (ani kalp rahatsızlıklarında kalbi çalıştırmaya yarayan şok cihazı) yok. Sağlık personeli şart.
En azından ilk yardım dersleri alan kişiler çalışmalı bu gibi yerlerde. Biz akademide ilk yardım dersi de veriyoruz.”

Spor Akademisi mezunlarının yeni iş alanı
Türkiye’de hemen hemen her şehirde bir spor akademisi var. Yılda 2 bine yakın kişi mezun oluyor. Mezunların çoğu “devlet garantisi” istiyor ve beden eğitimi öğretmeni olmak için uğraşıyor ama ihtiyaç mezun sayısından daha az olduğu için başka alanlara yönelmek zorunda kalıyorlar. İşte bu alanlardan biri de, son zamanlarda sayısı artan spor kulüpleri ve fitness merkezleri.
Örneğin, Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Beden Eğitimi öğretmenliği, Spor Yöneticiliği ve Antrenörlük eğitimi bölümü olmak üzere 3 bölümden oluşuyor. Ancak Yüksekokul, öğrencilerden gelen talepler doğrultusunda çeşitli branşlarda sertifika programları düzenliyor. Son yıllarda fitness alanında eğitim görmek isteyen öğrenciler artıyor. Fitness uzmanı olmak isteyen öğrenci, bir yıl boyunca süren ekstra bir fitness sertifika porgramına dahil oluyor ve bu alanda uzmanlaşıyor.
MÜ bu doğrultuda kongreler düzenleyip yurtdışından eğitmenler getiriyor. Son trendleri takip etmek için okulda sürekli yeni programlar açılıyor.
Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Sekreteri Yrd. Doç. Dr. Semih Yılmaz “Sporda ciddi bir istihdam sorunu var” diyor. “Bu sorunu da özel spor merkezleri çözmeye çalışıyor. Fakat bir kısmı nitelikli eleman aramıyor, ucuz elemana kaçıyor.”
Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nun yılda ortalama 200 mezun verdiğini söylüyor Yılmaz. Mezunların yüzde 20-25’i spor merkezlerinde çalışıyor: “Öğrencilerin yüzde 80’i okurken fitness center’larda, spor merkezlerinde çalışmaya başlıyor. Ama zamanla maddi nedenlerden dolayı başka alanlara kayıyorlar. Çünkü fitness, donanımlı öğrenciye çok fazla ücret vermiyor. Öğrenciler de spor merkezlerini bir adım olarak kullanıyor.”
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 09, 04, 2006

MasterCard Güney Avrupa Kredi Kartı Ürün Müdürü Mete Güney, bu göreve geliş nedenlerinden birini de Türkiye’nin taksit, çip para, ekstra limit gibi yeni ürünler konusundaki bilgi birikimi olduğunu söylüyor. Enflasyonla tanışmamış Avrupa ülkelerinde banka kartı kredi kartından çok daha yaygın.

Türkiye, kredi kartı uygulamalarındaki çeşitlilik nedeniyle öne çıkan bir ülke. MasterCard’ın Güney Avrupa Kredi Kartı Ürün Müdürü Mete Güney, Portekiz, Fransa, İtalya, İspanya, Türkiye, Yunanistan, İsrail, Kıbrıs ve Türki Cumhuriyetleri’nden sorumlu. Güney, bu göreve seçilmesinin nedeninin de Türkiye’nin kredi kartı uygulamasındaki tecrübesine bağlıyor: “Sahip olduğumuz bilgi birikimi özellikle bölgemdeki ülkeler başta olmak üzere tüm Avrupa’ya aktarıyoruz. Türkiye’deki bankaların çıkardıkları ürünler, uygulamalar (taksit, chip para) diğer bankalara örnek oluyor. Yabancı bankalar bizden de bu sistemlerin nasıl çalıştığının, nasıl uygulanacağının bilgisini alıyorlar.”
Mete Güney, yeni ürünler yaratmada Uzakdoğu, özellikle Singapur ve Tayland ’dan ilginç fikirler geldiğini, Latin Amerika’nın da dinamik bir pazar olduğunu söylüyor . Orada da Türkiye’deki gibi değişik kampanyalar var. Türkiye ’de sistemin nasıl çalıştığını merakla takip ediyorlar.

AVRUPA’DA BANKA KARTI TÜRKİYE’DE KREDİ KARTI
Türkiye’de kredi kartının işlevinin nasıl değiştiğini şöyle anlatıyor Güney: “Eskiden yüksek enflasyon ortamında kredi kartı insanlar için aslında kendi nakit akışlarını yönetme formülüydü. Enflasyon olduğu için siz cebinizdeki parayı harcamak yerine kredi kartını kullanarak paranın değer kaybından biraz olsun kurtuluyordunuz. Ama Avrupa ülkelerinde durum farklı. Oralarda banka kartı kullanımı daha yaygın. Özellikle benim bölgemdeki ülkelerde insanlar harcamalarını banka kartı ile yapma taraftarı. Bu bir alışkanlıktan kaynaklanıyor ama kredi kartı pazarı da yavaş yavaş gelişmeye başladı bu ülkelerde. Örneğin büyük hacimli alışverişlerde kredi kartı tercih ediliyor.”
Türkiye’de banka kartları sadece para çekmek için kullanılıyor fakat Bankalararası Kredi Kartı Merkezi’nin yaptığı bir araştırmaya göre banka kartlarının alışveriş ortamında kullanılmasında geçen sene yüzde 223’lük ciddi bir artış yaşandı.
Kredi kartlarının kullanıldığı yerler ise pek değişmiyor. Benzin, süpermarket, elektronik eşya ve giyim alımı en çok kullanılan alanlar.

TÜRKİYE PREMIUM KARTTA BÖLGENİN LİDERİ
Premium kart denilen Gold ve Platinium kartlarda Türkiye kart sayısında Güney Avrupa ’nın lideri. Fransa ’da ve İtalya ’da bu kartların oranı çok düşük, yüzde 2’lerde. Mete Güney, bu ülkelerde boşluğu doldurmak amacıyla yeni kartlar tasarladıklarını ve Türkiye ’deki uygulamaların örnek teşkil ettiğini söylüyor. “Türkiye bu anlamda hep öncü. Bölgede son dönemde en popüler uygulamalardan biri extra limit denilen tüketicilere ikinci bir limitin tanınması. Büyük taksitli harcamaları için uygun olan bu uygulamayı Fransa ve İspanya ’da konuşuyoruz, Türkiye yine örnek olacak. ”

Türklerin yüzde 73’ü borcunu son günden önce ödüyor
MasterCard’ın altı ayda bir 11 il merkezinde 1.000 kişilik bir örneklem grubu üzerinde yapılan Masterindex’in Aralık 2005 verilerine göre:
* Türk halkı harcamalarının yüzde 24’ünü hafta sonu yapıyor. Özel günler arasında ise yüzde 15 ile bayramlar birinci sırada geliyor.
* Her dört kredi kartı sahibinden üçü (yani yüzde 73’ü) borcunun tamamını son ödeme gününden önce ödemeyi tercih ediyor.
* Kart sahiplerinin yüzde 53’ü limitlerinin yarısından azının kullanılıyor.
* Kadınların yüzde 33’ü erkeklerin yüzde 28’i limitinin artırılmasını istiyor.
* Türkiye’de erkeklerde kart sahipliği yüzde 45 kadınlarda yüzde 20.
* Türk halkının cüzdanında ortalama iki kredi kartı, 1.5 banka kartı var.
* İnternet alışverişinde yüzde 21’le kitap/dvd ve yine yüzde 21 ile elektronik eşya önde. Onu yüzde 17 ile bilet alımı ve yüzde 14 ile sanal market alışverişi izliyor.
* Tüketicilerin yüzde 47’si su ve elektrik faturalarını internetten ödemek istiyor. Bunu yüzde 17’si okul/dersane taksidi, yüzde 16’sı yakacak, yüzde 15 vergi takip ve yüzde 13 ile semt pazarı takip ediyor.

Dünyada kart alışkanlıkları
*Avrupa’da İngiltere kart uygulamalarında birinci, Türkiye ikinci sırada.
* Avrupa’da kredi kartıyla en çok harcama yapan ülkeler sırasıyla Fransa, İngiltere ve Türkiye.
* Avrupa’da kredi kartı sayısında Fransa birinci, Türkiye ikinci.
* Türkiye kart hamili cirosu ve işlem adedi acısından Avrupa üçüncüsü.
* İtalya’da harcamaların yüzde 93’ü nakitle yapılıyor. Parayı banka kartıyla çekip öyle harcıyorlar.
* Almanya’da banka kartı kullanımı çok önde olduğu halde kredi kartı kullanımı daha emekleme seviyesinde.

Kadınlara kokulu kartlar
Türkiye’de 30 milyon kart var. “Ama aslında pazarda kart verilebilecek pek çok segment var” diyor Güney: “Eksiklik belki de o kişilere hitap eden kartların çıkarılmamasından kaynaklanıyor. Bence büyük şehirlerden ziyade Anadolu’daki diğer il ve ilçelerde de kart sahipliği artacak.”
Avrupa’da kadınlara yönelik kartlar çok revaçta. Güney, “Mesela Hollanda’dan Lady Card’ı ele alalım” diyor. “Aslında çok fazla bir farkı yok diğer kartlardan ama kadınların alışveriş yaptığı üye işyerlerini hedeflemişler ve kart kullanıcılarına bazı avantajlar sunmuşlar. Yine Japonya’da kadınlar için kokulu kartlar çıkıyor. Gençlere yönelik kartlar, dokulu, resimli, şeffaf, şekilli kartlar var. Bunlar teknolojiden hoşlanan genç segmente yönelik yeni ürünler. Sadece fiziksel özellikler yetmez elbette. Mesela bazı bankalar tv, radyo kanalları ile ortak kart çıkarıyorlar, gençlerin alışveriş yaptığı yerlerde fırsatlar sunan kartlar var. Yurt dışında ön plana çıkan diğer bir grup 55 yaş üstü grup.”
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 02,04, 2006

Gençlerin katılımcılığını arttırmak için Arı Hareketi’nin 7 yıl önce başlattığı Gençnet projesinin bu yılki konusu “Hayatın Her Alanında Girişimcilik”. Hedef, spor, sanat, ekonomi, siyaset gibi çeşitli alanlarda gençleri girişimci olmayı teşvik etmek. Beş ilde düzenlenecek konferanslarla 18-25 yaş grubundaki yaklaşık 2 bin gence ulaşılacak. İlk konferans 25 Mart’ta Gaziantep’te oldu. Gençnet ekibi bundan sonraki konferanslarını Trabzon, Eskişehir, Denizli ve İstanbul’da yapacak.

Gençnet projesi, Anadolu Konferansı, İstanbul Mayıs Konferansı ve http://www.gencnet.org web sitesi ayağı olmak üzere üç aşamadan oluşuyor. Projenin ilk ayağı olan Anadolu konferanslarında 18-25 yaş arası gençler hedef alınıyor. Gençlerle nasıl proje yapılır, proje nasıl sunulur, belediye başkanıyla veya okul yönetimiyle ilişkiler nasıl yürütülür gibi konular paylaşılıyor.

Her yıl proje başka bir noktaya yoğunlaşıyor. Genç ARI Genel Sekreteri Sait Baştürk, “Önceden gençlerde insiyatif almama gibi bir tutum söz konusuydu ancak son iki yıldır gençler yeni şeyler üretmeye yöneliyor. Bizde yeni şeyler üretmek isteyen bu gençleri pozitif yönlere odaklamaya çalışıyoruz. O nedenle 2005’te yaptığımız Gençnet projesinin ana teması yerel fırsatları değerlendirmek üzerineydi. Bu senede hayatın her alanında girişimcilik üzerine odaklandık.”

“Hayatın Her Alanında Girişimcilik” konulu bu yılki konferanslardan ilki 25 Mart’ta Gaziantep’te yapıldı. Diğer konferanslar 15 Nisan’da Trabzon’da, 22 Nisan’da Eskişehir’de, 29 Nisan’da Denizli’de ve 13 Mayıs’ta İstanbul’da yapılacak. Konferanslarda her alanda girişimci olarak faaliyet göstermiş kişiler gençlerle bir araya gelecek. Konferanslar bitince öğrencilere 20-25 soruluk bir anket verilecek ve Türkiye gençliğinin girişimciliğe nasıl baktığı ve önünde gördüğü engeller araştırılacak.

13 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenecek konferansa İstanbul ve Anadolu’nun çeşitli illerinden 500-600 gencin gelmesi bekleniyor. Konferansların bu yılki direktörü Umut Bayhan, “Başarılı kişileri çağırarak gençlerin gözünde bir ışık çakmasını, bu kişilerin onlar için birer idol olmalarını bekliyoruz. Bu sayede gençler nasıl bir yol çizmeleri gerektiğini, nasıl kariyer planı yapacaklarını görecekler. Bunun için konferansa İK koordinatörlerini de getireceğiz. Toplumun genç liderlerini yetiştirmeyi amaçlıyoruz” diyor.

Mayıs konferansı için bir de proje yaratılması amaçlanıyor. Ama henüz şekillenmiş bir proje yok. Anketten çıkan sonuçlara göre öğrencilere bir sorun verilecek ve bu sorunu çözmek için bir atölye çalışması yapmaları istenecek.

AMAÇ ÖZGÜVENİ SAĞLAMAK
Yapılan projelerin gençlere özgüven aşıladığını belirtiyor Sait Baştürk: “Örneğin Kars’ta öğrenciler ulaşım problemi yaşıyorlardı. Bir öğrenci saat 6’dan sonra üniversitede kaldıysa, şehre inemiyordu. Yada şehirdeyse yurda gidemiyordu. Orada yaptığımız toplantılar sonucunda tüm öğrencilerin ortak sıkıntısı olan bu ulaşım problemini Kars’taki işadamlarına aktarma kararı aldık. Öğrenciler bir işadamına ulaştılar ve bir otobüs aldılar. Belediye Başkanı’na ulaştıklarında da “bizim elimizde otobüs var; sizden de 6’dan sonra bir şoför istiyoruz” diyebildiler. Böylece sorunu çözmüş oldular. Gençnet’in felsefesinde yatan şey özgüven sağlamak. İstanbul’dan bakanlar için bu projeler belki çok büyük değil ama o insanların yaşadıkları şehirlerde kritik sorunları çözmelerini sağlıyor.”

MEMUR OLMAK İSTİYORLAR
ARI Hareketi Üyesi ve Gaziantep Konferansı sorumlularından Bora Tanrısınatapan, bu konferansların aynı zamanda bölgesel nitelik taşıdığını hatırlatıyor. 25 Mart’ta Özel Seçkin Okulları’nda yapılan Gaziantep Konferansı’na 350 kişi katıldı, bunların bir bölümü de Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Diyarbakır, Mersin, Hatay ve Adana gibi çevre illerden gelenlerdi. Konferans sırasında oynanan interaktif bir oyundan ilginç sonuçlar çıktı. “Girişimcilikten ne anlıyorsunuz?”, “Sizin için girişimcilik nedir?” gibi sorular sorularak insanlara mikrofon uzatıldı ve onların görüşleri alındı.
Sonunda gençlerin girişimcilikle ilgili en büyük korkularının şimdiye kadarki başarısız girişimci örnekleri olduğu anlaşıldı. Tanrısınatapan şu sonucu çıkarıyor: “Gençlerin büyük çoğunluğu girişimcilikten korktukları için ben memur olayım, gelirim belli olsun, iş kaybım olmasın mantığındalar” diyor.
Oyundaki diğer bir soru da “Üniversiteden mezun olup iş bulmamayı mı yoksa tahsili yarım bırakıp hayata atılmayı mı tercih edersiniz?” şeklindeydi. Tanrısınatapan birçok öğrencinin ikinci şıkkı tercih ettiğini söylüyor: “Nedeni çok açık. Dünyanın ilk 5 zengini okulu bırakıp başarıyı yakalamış.”

Gençlik projesini gençler yürütüyor
ARI Hareketi’nin 15-25 yaş aralığındaki üyelerine GençARI deniyor. GençNET Projesi başta olmak üzere, gençler çalışmaların her aşamasında yer alıyor. Proje geliştiriyor, sponsor buluyor, organizasyonu üstleniyorlar. 12 ilde 490 GençARI üyesi var. Çoğu üniversite öğrencisi veya yeni mezunlar. GençNET ekibi 20-25 kişilik bir gruptan oluşuyor. Aktif üyeler her çarşamba bir araya gelip konferansları değerlendiriyor. Zaten konferansları da onlar düzenliyor. Gençlerin çoğu bu hareketle konferanslar aracılığıyla tanışmış. Hepsi üniversitelerin farklı bölümlerde okuyor, kimisi de bir işte çalışıyor.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 02, 04, 2006