Nisan, 2007 için arşiv

Anketörlük geçici iş değil meslek

Yayınlandı: Nisan 29, 2007 / Yazılar

Pek çoğumuzun öğrencilik hayatında yaptığı anektörlük hiç de kolay bir iş değil. Anket yapmak uğruna dayak yiyenler, kapı dışarı edilenler, hatta girdikleri zengin semtlerde huzuru bozdukları gerekçesiyle karakolluk olanlar bile var. Geçen ay Araştırmacılar Derneği İçişleri Bakanlığı’na bir mektup göndererek anketörlerin boşu boşuna karakollarda sorgulanmamalarını istedi. Yetişmiş elemanlar bu nedenle meslekten soğuyorlardı derneğe göre. Kamuoyu araştırması yapan şirketler için bu çok önemli bir sorun. Artık anketörlerini elde tutmak için onları kadroya alıyor, sosyal aktivitelerle memnun etmeye çalışıyorlar.

Anketörlük Türkiye’de yapılması en zor işlerden biri. Halkın bu konudaki bilinçsizliği işe başlayanları kısa sürede pes etiriyor. Çalışanların moralini en çok bozan da, kapılardaki “Buraya pazarlamacı, anketör, dilenci giremez” yazıları.

Araştırmacılar Derneği Başkanı ve Millward Brown Genel Müdürü Betül Khan, “Türkiye’de satış noktası panelleri, ev içi tüketim panelleri, tv izleme panelleri vs. ve kamunun yaptığı anketler hariç, yaklaşık 3 milyon anket yapılıyor. Buradan yola çıkarak da 3 bin anketör olduğunu tahmin ediyoruz” diyor. Ancak sabit maaşlı ve kadrolu çalışanların oranı çok az, yüzde 10 düzeyinde. “Tabii bunda reklam harcamalarının da payı var” diyor Betül Khan, “2.8 milyar dolar reklam haracaması var. Gelişmiş ülkelerde reklam pazarlama harcamalarının yüzde 10’u araştırma yatırımına gider. Türkiye’ye uyarlayacak olursak 250-300 milyon dolarlık bir araştırma sektörü olması gerek ama 94 milyon dolardayız. Büyüdükçe, bilgi talep eden müşteri portföyü oluştukça, istihdam da planlı olacak, uzun vadeli çalışma imkanı ve düzenli maaş sağlanabilecek; anketörler de bu işi meslek olarak görecek.”

Pazar ve kamuoyu araştırmaları alanında hizmet veren GfK’da çalışan bin 250 anketörden 36’sı kadrolu. Tıp, otomotiv gibi sektörlerde uzmanlaşan kadrolu elemanlar, çoğunlukla bu alanda eğitim görmüş üniversite, yüksek okul ve meslek liselerinden seçildi. Şirket, kadroluların işe alımlarında sıkı bir prosedür izledi. Sadece seri ilan, arkadaş tavsiyesi değil her türlü mülakat da yapılıyor.

GfK Türkiye IK Yöneticisi Pırıl Yay bir işe alım makinesi gibi çalıştıklarını söylüyor. “5 kişi farklı şehirlerde sırf anketör bulmakla ilgileniyor. Her çarşamba part-time anketörler için bir günlük genel eğitim veriliyor. Her hafta 3 kişi de olsa 5 kişi de olsa bu eğitim veriliyor. Anketin güvenirliği açısından sıkı denetimler var.”

GfK Kantitatif Saha Hizmetleri Grup Yöneticisi Turabi Dursun ise önemli olan anketörü bulmak değil elde tutmak diyor: “Anketörlerin memnuniyetini sağlamak gerek. Bunun için İstanbul, Ankara ve İzmir’de her ayın sonunda farklı mekanlarda sadece anketörler için eğlenceler yapıyoruz. Kariyer imkanları sunuyoruz, işe anketörlükle başlayıp süpervizör, proje yöneticisi ve araştırma yöneticisi olan pekçok kişi var.”

Anketörlüğe başlayan ama kısa süre sonra soğuyan pek çok kişi var. Bu işe Boğaziçi Üniversitesi Piskoloji öğrencisiyken anketör olarak başlayan Araştırmacılar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Millward Brown Genel Müdürü Betül Khan, moralinin bozulup bir köşede çok kez hüngür güngür ağladığını söylüyor:

“Kapıyı kapatanlar, sizi omzunuzdan tutup itenler oluyor. Bunun yanı sıra eve alıp çay kurabiye ikram etmeye çalışanlar da var.” Çok zengin, korunaklı sitelere girmekte zorlandıklarını söyleyen Khan, polis tarafından karakolluk olan anketörler için de İçişleri Bakanlığı’na dernek olarak bir mektup yazdıklarını söylüyor. “Anketörler çalışırken huzur bozmak nedeniyle şikayet edildiklerinde veya polislerle karşılaştıklarında karakola götürülüp sorgulanıyor. Bir gün sorgulandıktan sonra tabii anketörde moral de kalmıyor. O nedenle tüm emniyet ekipleri haberdar edilip bilinç yaratılsın diye Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın da desteğiyle İçişleri Bakanlığı’na 26 Mart’ta bir dilekçe gönderildi.”

Mektupta, veri toplamak için sahada çalışan anektörlerin keyfi gerekçelerle polis müdahalesiyle engellendiği, gerekmediği halde resmi makamlardan izin/belge talep edildiği ve bu nedenle kötü muamele gören, belirli bir süreyi göz altında geçiren anketörlerin sektörden soğuduğu belirtiliyor ve meslekle ilgili bilgisizliğin, şüpheciliğin sektöre zarar verdiğine değiniliyor.

Anketörlerle ilgili
özel yasa istiyoruz

Bir araştırma şirketinde müşteri temsilcileri, danışmanlar, araştırma projelerini koordine eden, dataylı analiz yapan, veri giren, kodlayan departmanlar da mevcut. Sosyal bilimler, istatistik, ekonomi ve işletme mezunları bu sektörde çalışabiliyor. Lise mezunu, ikna kabiliyeti yüksek herkesin şansı var. Betül Khan, “Bu büyüyen bir iş kolu ama öğrencilerin, iş arayanların çok da farkında olmadığı bir sektör” diyor.

Anketör adayı önce mesleği ve ikna yöntemlerini öğreneceği tam günlük bir eğitimden geçiyor, sonra çalışacağı proje hakkında eğitim alıyor. Sahaya çıktıklarında süpervizörleri tarafından sürekli gözleniyor. Günde ortalama 8 saat çalışıyorlar. Ücretler, sadece maaş, günlük ücret veya anket başı ücret şeklinde olabiliyor. GfK Türkiye kadrolu elemanları için maaş + prim sistemini uyguluyor. Bir anketörün cebine ayda en az 700 YTL giriyor. Betül Khan anketörlerin sigortalı olması gerektiğini söylüyor: “Düzenli yapılamıyorsa bile, proje bazlı hizmet sözleşmeleriyle SSK’ya tabi çalışıp iş bitiminde de işten çıkarılmaları gerekir. Anketörlerle ilgili özel bir yasa istiyoruz, özel bir sigortalama sistemi olabilir” diyor. Dernek bu konuda İçişleri Bakanlığı’ndan destek istiyor.

Tat testi için gitti, dayak yedi

Lise mezunu olan Selda Aktepe (38), 12 yıl noterde katib olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. 3-4 yıl sonra da gördüğü bir gazete ilanı sonucunda anketör olmaya karar verdi. Önceleri iş çok zor geldi, hatta birkaç kez bıraktı ama daha sonra tekrar başladı. “Eğitimli insanla görüşmemiz çok kolay oluyor, çünkü onlar bu işi ne için yaptığımızı biliyorlar” diye anlatıyor. “Ama çok zengin ve eğitimsiz olunca ters tepki gösteriyorlar. Mesela aylık geliriniz ne kadardır diye bir kotamız oluyor, bunu yanlış anlayıp bizi maliyeci sanıyorlar.” Selda Aktepe bir ay önce Başıbüyük’de bir semte denenmesi için yeni çıkan bir margarin bıraktı. Daha sonra ürünü beğendiniz mi diye sormaya gitti fakat para almaya geldiğini zanneden ev sahibi büyük tepki gösterdi. Aktepe anketi bırakıp çıktı ama arkasından gelen ev sahibi onu sokak ortasında dövdü. “Ağladım, etraftakiler beni adamın elinden aldılar. Çok üzüldüm ama bırakmayı düşünmedim.”

Aktepe, ev kadınlarının eğitimsizliğinden de söz ediyor: “Mesela hangi partiye oy verdiniz diyoruz, ’ben bilemem, eşime sormam lazım’ diyor. Hangisine vereceksin diyoruz ’Bilemem, eşim ne derse ona vereceğim’ diyor. Hangi çayı kullanıyorsunuz sorusuna bile ’eşimden habersiz birşey söyleyemem’ diyorlar. Çayla, çamışırla eşinin ne ilgisi var?”

Zoruma giden hiç tepki alamamak

Diyarbakır Dicle Üniversitesi Beden Eğitimi mezunu olan Sedat Artun (28), İstanbul’da bir arkadaşının tavsiyesi üzerine 1.5 ay önce anketörlüğe başladı. Biz Sedat Altun’la görüştüğümüzde Beşiktaş’da araştırma şirketinin stüdyosunun önünde insanları tat testi yapmaya ikna etmeye çalışıyordu. Artun, işini çok seviyor, çünkü sürekli insanlarla içiçe ama bazen beklemediği davranışlarla karşılaştığını söylüyor: “Benim en moralimi bozan çevirdiğim insanın hiçbir tepki vermemesi. Kızabilirler, çünkü hiç bir şey vermeden zaman istiyorsunuz ama tepkisizlik moralimi bozuyor. Gerçi anketörün hiçbir zaman moralinin bozulmaması gerekiyor. Sürekli kendini motive etmeli.” Sedat Artun, apartmanlarda ilk kez anketör giremez yazısını gördüğünde çok kötü olduğunu söylüyor: “18 yıl okudum, 13 yıllık spor geçmişim var, nereden nereye geldik dedim. Ama isteyerek çalışıyorum. Böyle bir işle uğraşmak ufkunuzu açıyor.”

İlk gün ürkütücüydü

Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni 2. sınıfta terk eden Pınar Abdireisoğlu (28), 3 yıldır anketör. Öğrenciyken anketörlüğe part-time olarak başladı. “Şimdi buradan aldığım ücret yetiyor, haftanın 5 günü çalışıyorum” diyor. Abdireisoğlu, arkadaşlarını da getirmeye çalışmış ama pek çoğu bu işi yapamamış, “İlk bir ay çok önemli. İlk ankete çıktığım gün bir bayanla görüşüyordum, sonra eşi geldi, polisi aramakla tehdit etti. Sahadaki sorumlu arkadaş yardımcı oldu. İlk gün ürkütücüydü.” Pınar yaşadıkları en büyük sorunun da pazarlamacılarla karıştırılmak olduğunu söylüyor: “Çoğu başlangıçta ’imza atmam!’ diyor. Aradaki farkı anlatmaya çalışıyorum hatta imza konusunda uyarılarda bile bulunuyorum.” Özel sitelere girmek ise o kadar kolay değil. “Güvenlik müsaade ederse giriyoruz. Ama İstanbul dışında Gölcük ve Gebze gibi yerlere gittiğimizde insanların tavrı çok daha iyi. Daha sıcaklar, misafirperverlik kendini gösteriyor.”
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 29,04,2007

 

Reklamlar

İŞ GİRİŞİM’DEN SONRA BU KEZ YABANCI BİR YATIRIMCI BULAN MARS ENTERTAINMENT’IN ORTAĞI MUZAFFER YILDIRIM

Amerikalı yatırımcılar bizi Virgin’a benzettiler

Eğlence sektöründe, sinema, yeme-içme ve şimdi de Kanyon’da açtıkları MAC isimli merkezle spor alanında faaliyet gösteren Mars Entertainment Group, 7 yıl önce Muzaffer Yıldırım (44) ve Menderes Utku’nun (44) ortaklığıyla kuruldu. O sıralar 5 kişiydiler, 500 bin dolarla işe başlamışlardı. İş Girişim’in Mars’a yaptığı yatırım önemli bir yol katetmelerini sağladı. Şimdi çalışanların sayısı 900, şirketin değeri ise 80 milyon dolar. İş Girişim’in hisselerini de geri aldılar. Son 8 aydır yeni bir atılımın eşiğindeler: Amerikalı bir yatırım şirketi, Mars’a yüzde 50 ortak olmaya hazırlanıyor. Şirket bu sayede şu anda 117 olan sinema salonunu 2008’de 268’e çıkarmayı planlıyor.

Burcu ÖZÇELİK

Mars Entertainment Group’un kurucu ortaklarından Muzaffer Yıldırım (44) Anadoluhisarı Spor Akademisi’nde okurken 1982 yılında Vakko Gym’de eğitimci olarak çalışmaya başladı, birinci ligde de basketbol oynuyordu. Oradayken tanıştığı Philip Morris’in Türkiye Müdürü onu ikna ederek tanıtım departmanına aldı. Üç yıl Philip Morris’de Avrupa yakasındaki gece kulüpleri, restoran ve otellerle ilgili bölümden sorumlu olan Yıldırım, iyi para kazandığı halde, hatta anne babasının ısrarlarına rağmen, Alarko Turizm Grubu’na geçti: “Kurumsal yapı nedir, nasıl çalışılır, Alarko’da öğrendim.”

Yıldırım buna rağmen 2000’de Alarko’yu da bıraktı, “Çünkü içim içime sığmıyordu. Yapmak istediklerimi arkadaşım Menderes Utku’ya anlattım. Onun da bir inşaat şirketi vardı fakat o da hayal kuruyordu. Dedim ki Menderes’e, senin hayallerini ve yaratma gücünü ben profesyonel hayata dökeyim, beraber bunu bir işe dönüştürelim.”

İki ortak Kasım 2000’de Levent’te 350 metrekare bir ofiste bir muhasebeci, bir sekreter ve bir şöförle birlikte Mars Entertainment Group’u kurdular. Eğlence sektöründe büyük bir gelecek görüyorlardı ve sinema, spor, yeme-içme gibi tüm alanlarda yatırım yapmayı planlıyorlardı. İşe yiyecek-içecekle başladılar ve Kasım 2000’de Beyoğlu’nda şu anda Nu Pera olan yeri kiraladılar. “O zaman bir Beyoğlucular bir de Etilerciler vardı. Beyoğlu daha bohem, daha enteldir. Bunu kıralım, öyle bir yer yapalım ki herkes bir araya gelip eğlensin dedik.” Nu Pera’nın Mart 2001’deki açılışı krizin patlak vermesiyle aynı ana denk gelmişti. Yıldırım, “Ama risk almıyorsanız büyüme ihtimaliniz yok” diyor. “Yaptığınız şey doğruysa eninde sonunda kazanırsınız ama dayanmanız da lazım.” Gerçekten de Nu Pera, krize rağmen büyük bir başarı oldu. Grubun çalışan sayısı da 25’e çıktı.

Bu sırada ikilinin sinema arayışları da devam ediyordu. 6 Eylül 2001’de yani 11 Eylül saldırılarından hemen önce Ritz Otel’de ilk butik konseptli, localı, şampanyalı, suşili sinemayı açtılar. Bu, Menderes Utku’nun fikriydi. Yıldırım “Ortağım çok enteresandır” diyor. “8 yıl sinemaya gitmemiş biri olarak buraya loca yapalım dedi. Küçük ekranlar ona klostrofobik geliyormuş. Böyle bir ortak işte… Farklı bir bakış açısı var. Ortağımın amatör bir ruhu benim daha ticari ve profesyonel bir kafam var. O nedenle projelerimiz çok dengeli gidiyor. ”

AMATÖR RUH,
PROFESYONEL KAFA
Bunları Antalya’daki Migros Alışveriş Merkezi ve İzmir’deki Konak Pier Alışveriş Merkezi’ndeki sinema salonları izledi. Tam bu sırada İş Girişim Sermayesi’nden bir telefon geldi: “Sinema sektörüne yatırım yapmak istediklerini söylediler. Oysa biz daha çok küçüktük. Ama onlar müşteri gibi sinamalara gidip şikayet formları dolduruyorlarmış ve onlara tek geri dönen sinema da biz olmuşuz. Çok etkilenmişler bizden.”

Üç aylık bir audit (denetim) döneminden sonra İş Girişim 2003’te şirketin yüzde 60’ını satın aldı. Mars bu yatırım sayesinde hemen o sene G-Mall, Flyinn ve Arcadium alışveriş merkezlerinde 3 sinema daha açtı. Şirket birden ikiye katlanmıştı. Artık 36 salonları ve 150 çalışanları vardı. 2005’te Tepe Grubu sinema işinden çıkınca onların alışveriş merkezlerindeki Cinemaxx salonlarını da Mars satın aldı. Kanyon’da 9 salonluk bir sinema kompleksinin konratı yapıldı.

Şirket Eylül 2006’da İş Girişim Sermayesi’ndeki hisselerini geri aldı. Ama bu kez, Amerikalı bir yatırım grubu Mars’a yüzde 50 yatırım yapmak üzere harekete geçti. Muzaffer Yıldırım, grubun Mars’ı nasıl keşfettiğini şöyle anlatıyor: “Onlar gelip bizi buldu. Dünyadaki en küçük yatırımları biziz. Türkiye’de pekçok sektöre girmek istiyorlar, bunlardan biri de eğlence. Eğlence sektörüne bakarken küçük ama parlak bir şirket görüyorlar. Şirketin sahibi sırf bizimle sohbet etmeye, bizi tanımaya geldi. Genç olduğumuzu görünce şaşırdılar. Daha önce Virgin’a da yatırım yapmışlar; bizi de iki ortaklı olduğumuz için Virgin’e çok benzetiyorlar (İngiliz Virgin Grubu da 1972’de Richard Branson ve Nik Powell adlı iki gencin girişimiyle kurulmuştu). Amerikalılar daha büyük düşünmemizi sağlıyor. Adamlara sunum yaptım yatırımlarımızı anlattım sürekli next, next (başka ne var) diye soruyorlar.”

Mars şimdi bu ortaklıkla 18 ayda 11 sinema kompleksi açmayı planlıyor. Sinema salonlarının tamamı alışveriş merkezlerinde açılacak.

Sinemada belli bir yere geldikten sonra iki ortak 2000’den beri hayalini kurdukları spor merkezi Mars Athletic Club’ı (MAC) geçtiğimiz ay Kanyon’da kurdu. “Bizim hayalimizdi, çünkü ikimiz de sporcuyuz” diyor Muzaffer Yıldırım. “Benim için tam 20 yıllık bir hayal.” Mars, İstanbul, Ankara ve İzmir’de 5 health club daha açacak. İki yılda bitecek projeler için 23 milyon dolarlık yatırım planlanıyor. Ayrıca Nu Pera’da birlikte çalıştıkları Mehmet Gürs’le beraber geliştirdikleri hızlı ve güzel yemek konseptindeki Num Num restoran sayısı da yıl sonunda 9’a ulaşacak.

NEW YORK’A SAĞLIK KULÜBÜ
Yeni Amerikalı ortak, Mars’ın önünde bambaşka bir ufuk da açıyor. Grubun spor merkezi kolu MAC, ABD’ye gidecek. New York, Chicago, Los Angeles, Miami ve San Fransisco’da yapılacak 5 sağlık kulübü projesini üstlenecekler. İlk health club, New York’da açılacak.

Eğlence sektörü nereye gidiyor?
BİR ALIŞVERİŞ MERKEZİNDE SİNEMA OLMALI Biz alışveriş merkezleriyle büyüyoruz. Dünyada alışveriş merkezlerinin içinde sinema olması çok önemli. Çünkü orada sinemaya giden adam film seyrettiği için gazete okuyor, gazete okuduğu için giyimine dikkat ediyor. O nedenle alışveriş merkezine faydası çok fazla.
AMERİKALI İLE TÜRK ARASINDAKİ FARK ABD’de geçen yıl 11 şehirde en az 28 sağlık kulübünü gezdik ama ne bir konsept ne bir dizayn ne de bir ambiyans var. Çünkü Amerikalı geliyor, konuşmuyor bile, sporunu yapıp gidiyor. Biz Akdenizliyiz. Bizde farklı birşey olması lazım. Avrupa’da da şimdi health club’larda tasarım önem kazanmaya başladı.
SPOR MERKEZİ VE AVM BİRBİRİNİ ÇOK GÜZEL TAMAMLIYOR Alışveriş nerkezlerinde artık spor merkezleri isteniyor. Çok güzel tamamlıyorlar birbirlerini. Spor en çok pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe yapılıyor. Cuma ve hafta sonları ise daha tenha. Spor yapanlar hafta içi yoğunlaşır, alışveriş yapanlar da hafta sonu. Çok güzel dengeliyorlar. Örneğin Kanyon’da MAC’ı sabah 06.30’da açıyoruz, bir sürü insan geliyor, sporunu yapıyor, sonra bir salata yiyip işine gidiyor. İşe gitmeden spor yapma alışkanlığı da hızla yaygınlaşıyor.
TÜRKİYE’DE SİNEMAYA GİTMEK SOSYAL BİR PROGRAM Yurt dışında insanlar tek başına sinemaya gidip izler, Türkiye’de 3-5 arkadaş bir araya gelinip gidilir. Ben hep söylüyorum kalabalık gruplar erken seanslara gitmeliler, sonra yemek yiyeceksin ki filmi tartışasın. Türkiye’de eğlence denince akla ilk başta gece kulüpleri, barlar, son zamanlarda müthiş gelişen kafe kültürü geliyor. Sinema ve spor salonları daha yolun başında.

Herkes patron gibi çalışmalı
Muzaffer Yıldırım, “Son 6 yıldır kendi işimi yapıyorum” diyor. “Ama başka iş yerlerinde çalışırken de yaptığım işi patrondan daha çok sahiplenirdim. Alarko’dayken parasını ödemeyen bir kişiyle yumruklaşma seviyesine geldim neredeyse. O kadar sahiplenmiştim. Benden daha az uyuyan kimse yoktu. Hala da günde 6 saat uyuyorum. Daha ne yapabilirim diye düşünmekten uyuyamıyorum. Buradaki çalışanlara da benden daha az uyuyan bir yönetici bulduğum zaman daha rahat uyuyabileceğim diyorum. İşi böyle sahiplendiğim için bu şirketi kurduğumda zorlanmadım. İş hayatında patron gibi çalışmamış adam patron olamaz.”
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 15,04,2007

Eczacıbaşı Topluluğu’nda kendi şirketleri arasında düzenlediği “Yaratıcı ve Yenilikçi Buluşmalar” etkinliğinde bu yıl büyük ödülün sahibi, sıçratmayan pisuvar projesi oldu. Eczacıbaşı Yapı Gereçleri’nin bu çalışması geçen hafta basında büyük ilgi gördü. Projenin hikayesi yaratıcılık açısından iyi bir örnek: 2004 yılında, Vitra’nın genel müdürü Şadi Burat’tı. Bir gün İsrail’de deniz kenarında dolaşırken etkileyici bir görüntüyle karşılaştı. Sahilde her yer dalgalardan dolayı ıslanıyordu, ama bir yer vardı ki kuru kalıyordu. Burat merak edip araştırdı ve öğrendi ki, zemindeki bir dalgakıran sistemi dalgaların yüzeye çıkmasını engelliyordu. Acaba böyle bir yüzey geliştirilebilir, bu da pisuvarlara uygulanabilir miydi? Çünkü bilindiği gibi pisuvarların en büyük sorunuydu sıçratma. Burat Türkiye’ye döndüğünde bu fikri işyerindekilere anlattı. Bilgisayarda 3 boyutlu simülasyon çalışmaları başladı. Farklı açılarda farklı debilerdeki çarpma hızları hesaplandı, bulunan açılara göre de çarpmaması gereken yüzeyler kırılarak parabolik bir iç yüzey elde edildi.

Şimdi sıra elde edilen bu iç yüzeyin bir pisuvara nasıl uygulanması gerektiğini bulmaya gelmişti. O sıralar ünlü İngiliz tasarımcı Ross Lovegrove, Vitra için İstanbul Koleksiyonu’nu yapıyordu. Öneriyi ona götürdüler. Dış tasarımını Ross Lovegrove yaptı. İç tasarım, sıçratmayı engelleyecek iç yüzey, montaj ve yıkama detayları ise ar-ge, mühendislik, üretim ve endüstriyel tasarımda uzman 12 kişilik bir ekip tarafından geliştirildi. Ekipte görev alanlar arasında tek kadın, 27 yaşındaki genç endüstriyel tasarımcı Seden Arzu Demir’di. 2000 yılında İTÜ Endüstriyel Tasarım Bölümü’nü bitirmişti ve Eczacıbaşı Yapı Gereçleri’nde çalışıyordu.

Demir, dış tasarımını Ross Lovegrove’un yaptığı pisuvar için “Bu endüstriyel bir tasarımın inovasyonla birleştiği bir proje oldu. Ross Lovegrove’un dış kabuk tasarımı bizim geliştirdiğimiz detaylarla kombine oldu” diyor. O dönemde İstanbul koleksiyonunda temel fikir, doğadaki malzemenin banyo ürünlerine dönüştürülmesiydi. Örneğin koleksiyonda armatürün çıkışı bir ağaç dalı, kumanda kolunun çıkışı da bir çakıl taşı şeklindeydi. Sıçratmayan pisuvar projesinin ilham kaynağının da doğa olması Lovegrove’un çok ilgisini çekti. Böylece ortaya ağaç kovuğunu andıran bir pisuvar çıktı.

PROJENİN ENDÜSTRİYEL TASARIMCISI SEDEN ARZU DEMİR
Aslında bu ürünle kadınlara hizmet etmiş oluyoruz

Bir kadın olarak sıçratmayan pisuvar projesinde yer almak nasıl bir şey?
-Arkadaşlar da bu soruyu soruyor sürekli ama aslında hijyen daha çok kadınları ilgilendiren bir şey. Pisuvar kullanıcıları erkekler olabilir ama temizleyen kişilerin de çoğunlukla kadın olduğunu düşünürseniz aslında onlara da hizmet etmiş oluyorsunuz.
Arkadaşlarınız ne dedi bu duruma?
-Aramızda espri konusu oluyordu. İlgi çekici bir konu bu, insanlar size soru sormaya başlıyor; nasıl hesapladınız, nereden ortaya çıktı, farklı kullanıcılar olsa neler oluyor vs. Aslında ürologların belirlediği bir literatür var, konunun içine girdiğinizde ortalama değerleri çıkarabiliyorsunuz.
Çevrenizden bu pisuvarı kullanmak isteyen var mı?
-Bu pisuvarı yakın çevremden en fazla kullanmak isteyenlerin başında annem geliyor. Çünkü kendisi banyo ve klozet kapağı temizliğinden çok dertli. Bir erkekle beraber yaşayan kadınlar en fazla klozet kapaklarının havada durmasından ya da kirli bırakılmasından şikayetçi.
Bu ürün evlerde de kullanılabilir mi?
-Pisuvarlar aslında evde çok tercih edilmeyen bir ürün. Ama Ezcabaşı yenilikçilik, yaratıcılık buluşmasında birçok kişinin söylediği şu, bu pisuvar hakikaten evde de kullanılabilir.
Bundan sonra pisuvarlar için neler geliştireceksiniz?
-Eczacıbaşı’na geldiğimden beri uğraştığım proje bu. Bize farklı ufuklar açtı. Pisuvarlarda şu an kullanıcıyı gören sensör sistemi var. Ama biz idrarı algılayan, sıcaklığını algılayan sensör sistemleri üzerinde de çalışıyoruz. Normalde sensörler kullanıcı karşısına geçtiği zaman bir ışın gönderir, o kullanıcıdan geri yansır, böylece kullanıcıyı algıladıktan sonra yıkama yapar fakat zaman zaman kullanıcıyı göremediği, onun kıyafetinden, ortamın ışığından yanlış etkilendiği oluyor. Yeni gelişdirdiğimiz sensörler hiçbir şekilde kullanıcıyı görmüyor. Pisuvarların arka kısmında idrarın hareketini, sıcaklığını algılayarak yıkama yapan bir sistem üzerine çalışıyoruz. Bundan sonra da inovatif çalışmalarımız devam edecek.

Tasarımcı kendini nasıl besler
Ben kendimi beslemek için bir kere her tür fuarı takip ediyorum, sadece banyo olması gerekmiyor. Her sektördeki gelişmelerin bulunduğumuz sektöre çok ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. Fuarlardaki en büyük gözlem alanım, monte edilmesi, pratik çözümler sunması. Çünkü gidişat farklılık getiren ürünler yerine insanlara özel çözümler sunan ürünlerde. Sıçratmayan pisuvarda insanlara özel çözümler sunuyor. Enerji tasarufu sunan ürünler olsun, başka ürünler olsun hep kişiye özel ürünler var. Onun dışında endüstriyel tasarım her konudan beslenen bir dal. Mesela görsellikten. O yüzden film izlemeyi çok seviyorum. Farklı sektörlerde başarıya ulaşmış insanları takip etmeyi de seviyorum.

Projede kimler çalıştı
Sıçratmayan pisuvar projesinde ar-ge ve mühendislik alanlarında Yalçın Arpat, Mehmet Mercan, Ömer F. Yakupoğlu, endüstriyel tasarımda Ross Lovegrove, Studio X tasarım ekibi, Seden Arzu Demir, üretimde Haluk Yetiş, Tolga Berkay, Aydın Yeşilyurt ve pazarlamada Berna Erbilek ve Ali Yoncacılar yer aldı. Altı ay önce satışına başlanan pisuvarın ilk müşterisi Adam & Eve Oteli oldu. Ürün için patent başvurusunda da bulunuldu.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 15,04,2007

MARMARA ÜNİVERSİTESİ’NDEN PROF. DR. PINAR TINAZ UYARIYOR
İşyerindeki her çatışmayı mobbing zannetmeyin

Mobbing, yani işyerinde maruz kalınan duygusal taciz, artık çoğu kişi tarafından biliniyor. Mağdurların açtıkları ve kazandıkları davalar sonucu artık daha çok ilgi çekiyor. Fakat şimdi de işyerinde yaşadığı ufacık bir çatışmayı bile mobbing olarak görüp dava açmaya niyetlenen çalışanlarla, onlara yardım vaadinde bulunan mobbing uzmanları türedi. Mobbing alanında yıllardır çalışan Marmara Üniversitesi’nden çalışma psikoloğu Prof. Dr. Pınar Tınaz, bu konuda uyarılarda bulunuyor.

Yargıya intikal eden örnekleri sayesinde mobbing davası açmak isteyenlerin de sayısında artış oldu. İnsanlar artık mobbing’in ciddiyetinin farkında. Ancak bu konuda uzun süredir çalışan Prof. Dr. Pınar Tınaz bir uyarıda bulunuyor: Ona göre, işyerinde pekçok olay mobbing diye çarpıtılıyor. Bir olayın mobbing olarak adlandırılabilmesi için, işyerinde geçmesi, sistematik ve kasıtlı olarak yapılması ve en önemlisi kişiyi işyerinden uzaklaştırmayı amaç edinmesi gerekir. Yani patron ya da iş arkadaşınızla yaşadığınız anlık öfkeler, çatışmalar, geçici darılmalar mobbing değil.

Marmara Üniversitesi İİBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Başkanı Prof. Dr. Pınar Tınaz, “Aile içinde, okulda öğrenciler arasında gerçekleşen olayları bile mobbing diye tanımlayanlar var” diyor. “Oysa konu çok hassas. Yargıya intikal edecek kadar ciddi böyle bir konu hakkında bilgisi olmayan kişiler hem mağdura, hem işyerine zarar veriyor hem de yargıyı meşgul ediyorlar. Konunun çalışma psikologları tarafından ele alınması gerekiyor.”

Mobbing aslında hiçbir ülkede tanımlanmış bir uzmanlık alanı değil. Çok disiplinli bir çalışma alanı. Bunların en başında çalışma psikolojisi var ancak iş hukuku, çalışma sosyolojisi, psikiyatri, işyeri hekimliği ve ileri vakalarda adli tıp da işin içine giriyor. Bazı olaylarda kişilik bozukluğu, paronoya, aşırı iş yükü gibi nedenlerle de bir çalışan kendisini mobbing’e uğramış hissedebiliyor. Mobbing’i normal bir çatışmadan ayırt etmek uzmanlık gerektiriyor. Tınaz “Normal bir çatışma veya cinsel taciz de mobbing zannediliyor olabilir. Veya işyerinde iş yükü çok fazladır, siz sübjektif olarak size mobbing yapıldığını düşünürsünüz ama değildir. Oranın çalışma şartları öyledir” diyor.

Ne psikolog olan ne de çalışma psikolojisi hakkında uzmanlığa sahip mobbing uzmanlarının türemesinden şikayetçi Prof. Tınaz: “Sadece psikolog olmak da yetmiyor. Psikolojinin de çeşitli uzmanlık alanları mevcut. Ayırt edici tanının konulması, bir mobbing mağduruna yardım etmek ve ne yapacağı konusunda onu yönlendirmek çok kolay bir iş değil, çok vakit kaybedilebilir. Ve acımasız sonuçlar ortaya çıkabilir. Özel eğitimler, sertifika programlarıyla ben bireysel danışmanım deyip mobbing uzmanlığı yapanlar var.”

Aynı durumun hukuk konusunda da geçerli olduğunu söylüyor Tınaz, “Mobbing’e uğrayan pekçok kişiden telefon ve mektup geliyor. Avukata gidip bu davanın açılamayacağı cevabını alanlar veya psikolojik yardım alıp hiçbir faydasını görmediğini söyleyenler var. Çünkü muhtemelen başvurduğu avukat veya psikolog bu kavramı bilmiyor. Kavram çok yeni. Yargıçlar da bu konuda bilgilendirilmeli ve eğitime tabi tutulmalı.”

İlk mobbing merkezi açılıyor
M.Ü. Rektörlüğü’ne bağlı olarak Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü bünyesinde bir Mobbing Merkezi kurulacak. Başkanlığını Prof. Pınar Tınaz’ın yapacağı merkezi 5 kişilik bir yönetim kurulu yönetecek. Bu kurulun üyeleri iş hukukçusu, çalışma sosyoloğu, psikiyatr ve adli tıp uzmanları arasından seçilecek. Merkez mobbing ile ilgili araştırmalar yapacak. İnsan kaynakları uzman ve yöneticilerinin de bu konuda bilgilendirilmesinin şart olduğunu söyleyen Tınaz, Belçika örneğini veriyor: “Belçika’da hem işletmede hem işletme dışında bu konuyla ilgili bir kişi görevli. Olay ancak bu iki kişinin araştırmaları sonucunda yargıya gidiyor, böylece şikayetler süzgeçten geçmiş oluyor.”
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 01,04,2007