Mart, 2008 için arşiv

ÖZEL YATIRIM ŞİRKETİ BRIGHTWELL’IN KURUCUSU VE DÜNYA FÜTÜRİSTLER DERNEĞİ TÜRKİYE BAŞKANI ALPHAN MANAS

Hiçbir buluş hissikablelvuku ile olmaz gözlem ve araştırma şart

Özel yatırım şirketi Brightwell Holding’in kurucusu, Dünya Fütüristler Derneği Türkiye Başkanı, Kamboçya İstanbul Fahri Başkonsolosu ve aynı zamanda mucit kimliği taşıyan Alphan Manas, pek çok şapkası olan bir yönetici. 9 yaşındayken bilgisayarla tanışan, o yıllarda evde küçük küçük buluşlar yapan Manas, bugüne kadar İddaa, deniz taksi, otoyollarda otomatik geçiş sistemi, gibi pek çok projeyi hayata geçirdi. Stok kontrolü yapan buzdolabı, simetri hastaları için duvardaki tabloların düzgün durmasını sağlayan su terazisi gibi pek çok da buluşa imza attı. O patent başvurularını hayatı kolaylaştırmak adına yapıyor. Bunun için metroya, otobüs binip gözlemlerde bulunuyor, sürekli araştırmalar yapıyor. Alphan Manas ile sıra dışı kariyerini konuştuk.

1962 yılında İzmir’de doğan Alphan Manas, Ege Üniversitesi Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezi Başkanı olan babası Oğuz Manas vasıtasıyla 9 yaşındayken bilgisayarla haşır neşir olmaya başladı. Teknolojiye çocukken de tutkundu, o yıllarda da evde küçük küçük buluşlar yapıyordu. Henüz 10 yaşındayken eve kurduğu alarm sistemi ileride yapacağı işin de habercisiydi aslında. İlkokul, ortaokul ve liseyi İzmir’de okuyan Manas çok parlak bir öğrencilik dönemi yaşadı, üniversite sınavında tek tercih yapıp Boğaziçi Endüstri’de okumayı planlıyordu ama sınava 3 ay kala geçirdiği bir kaza buna engel oldu. Arkadaşlarıyla şakalaştığı sırada trenden düşerek bacağını kırdı. 2 ay hastanede yatınca sınav hazırlıklarına da ara vermek zorunda kaldı. Tüm hayatı bu kazayla değişti. Babasının da ısrarıyla başka tercihler de yapan Manas, tasarımı da sevdiği için ve babası yaramaz oğlu gözünün önünde olsun istediği için Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliğini tercihleri arasına kattı ve bu bölümü kazandı. Üniversite eğitimi sonrası 1983 yılında Fashion Institute of Technology’de (FIT) master yapmak üzere Amerika’ya gitti. İlk işi İngilizce öğrenmek oldu, ardından bir Türkle market işletmeye başladı. Daha sonra askerlik için Türkiye’ye döndü. Kısa dönem askerlik yaptığı Bornova 57. Topçu Tugayı’nın ve ondan sonra tüm topçu tugaylarının test sınavlarının altyapısını hazırladı. Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nden 8 kişilik bir ekiple çalışarak er ve erbaşların dağıtımı için uygulanan sınavları test haline getirdi. Askerliğini tamamladıktan sonra tekrar Amerika’ya döndü. Her Türk genci gibi önünde iki opsiyon vardı, ya bir restoranda ya da bir benzin istasyonunda çalışmak. Ama o iki opsiyonu da kullanmamaya karar verdi ve okulda gördüğü 2cm x 2cm bir ilana başvurarak Tenba isimli bir tekstil firmasına mühendis olarak girdi. İki hafta sonra baş mühendis ayrılınca onun yerine, 2 ay sonra da fabrika müdürü ayrılınca onun yerine geçti. O dönemde hem şirkette tam zamanlı çalışıp, akşam 6 ila 9 arası okula gidiyor, 9’dan 12’ye kadar da Manhattan Community College Bilgi İşlem Merkezi’nde konuşma yapıyordu. Manhattan Community College’deki bilgisayar merkezinde hazırladığı sistem sayesinde Tenba’nın 2 günde verdiği teklifleri 2 saatte düşürerek firmayı kısa sürede büyüttü.

Alphan Manas ilk patent başvurusunu da Amerika’da 1984 yılında yaptı. Sürekli kendini kurtarma modunda, buradan nasıl bir yaşam kaynağı çıkarırım düşüncesinde olduğu bir gün metroyla seyahat ederken aklına bir fikir geldi. Duraklar arasındaki direkleri sayıp, ne kadar hızlı geçtiklerini farkedince direkler arasına resimler koyup bu görüntülerin film olarak görünmesi fikrini ortaya attı. Ön başvurusunu yaptı fakat parası olmadığı için detaylı başvuruyu yapamadı. Bu fikrin patenti 1999 yılında bir başkası tarafından alındı. Amerika macerasından sonra Türkiye’ye dönerek Amerikan Colonial Cooperation firmasının ülke müdürü oldu. Şirket Türkiye’deki operasyonlarını kapayınca onu da Dominik Cumhuriyeti’ne göndermeyi teklif ettiler. Bir arayış içinde olan Alphan Manas’ın yardımına babası koştu. Alphan Manas, babasının proje liderliğinde 1988’de yılında hem uzaktan akrabası olan hem de Ege Üniversitesi Bilgisayar Araştırma Uygulama Merkezi’nde sistem analisti olarak çalışan Emin Hitay ile Exim’i kurdu. Ardından diğer şirketler Planet ve Teknoser geldi. 1998 yılında kurulan tüm şirketler Teknoloji Holding çatısı altında toplandı.

YENİLİKÇİ HERKES
FÜTÜRİST OLABİLİR

Alphan Manas, “Babam beni de ortağımı da çok iyi tanıyordu. Ortağımla beni biraraya getirdi, ona sen iyi tüccarsın ticareti biliyorsun, Alphan da teknolojiyi biliyor, ortak olun dedi. 18 yıl boyunca gayet iyi ortaklık yaptık” diyor. Manas bu dönemde ideal saklama koşulları sağlayan ve stok takibi yapabilen buzdolabı, gıda depolama tertibatı ve yuvarlak buzdolabı patenleri aldı. Ve pek çok yenilikçi ürün ve projenin hayata geçmesini sağladı. İddaa oyunu, ilaçlarda üretim esnasında barkod uygulaması, köprü ve otoyollarda otomatik geçiş sistemi, 1997 Nüfus Sayım Projesi, Uzaktan Otomatik Sayaç Okuma (AMR) ve Sabit Bayilik, GSM, ITV, Internet ve IVR platformlarından yararlanan Spor Toto ve At Yarışları bahis sistemleri, deniz taksi projesi bu projelerden sadece bazıları. Manas, 2006 yılında Teknoloji Holding’de yer alan 7 şirketi bünyesine alarak, merkezi Hollanda’da bulunan, ABD ile İngiltere’de yapılanmış özel bir yatırım şirketi olan Brightwell Holdings BV’yi kurdu. Brightwell Holding, ağırlıklı olarak enerji, maden, denizcilik çevre teknolojileri alanlarında yatırımlar yapıyor.

Yatırım yaptığı şirketler de sayıldığında Alphan Manas bugüne kadar 50 patent aldı. Tüm bunları yapabilmek için tabii ki biraz da mucit ruhlu olmak gerekiyor. O durmadan fikir üretmesinin nedenini yaşamı daha kolaylaştırmak, herşeye kısa ve öz çözümler yaratmak olarak açıklıyor: “Bu patent çalışmalarıyla aslında beyin jimnastiği yapıyoruz. Olaylara çok daha pragmatik bakabiliyoruz, yoksa patentlerle para kazanmadık. Örneğin resimlerin eğri durmasının simetri hastalarını çok rahatsız ettiğini gördük ve onlara yardımcı olmak üzere ufak su terazisi patenti başvurusunda bulunduk. Teraziyi tablonun altına koyuyorsun, hiç sağa mı sola mı çekeyim diye birisine sormanıza gerek yok. Çok akıllıca. Ben boş zamanlarımda patent üreten bir insanım, yaşamımı patent üreterek kazanmıyorum ama bu bana yaşam felsefesi yaratı. Bana şunu öğretti: Eğer bir işe gireceksen, bir yatırım yapacaksan ya şirketin patenti olacak, ya girdiğin işin giriş bariyeri çok çok yüksek olacak veya korunmuş bir alan olacak. Bu patent de kendi çalışmalarımın sonucunda ortaya çıkmış bir durum, yani geçmişten bugüne gelirken bu bana bir ders oldu.” Alphan Manas aynı kolaylığı evine de taşımış. Tüm ev son teknolojiyle, hayatı kolaylaştıracak şekilde dizayn edilmiş. Örneğin evinin girişini parmak izli yaptırmış, artık eve girerken anahtar arama derdinden kurtulmuşlar.

Alphan Manas aynı zamanda bir fütürist. Fütüristler en basit anlatımıyla gelecek senaryoları üzerinde konuşarak geleceğe dair öngörülerde bulunan kişiler. Dünya Fütüristler Derneği Türkiye Başkanı olan ve 2005 yılında Türkiye Fütüristler Derneği’ni kuran Alphan Manas, 1999 yılından bu yana fütürist olduğunu söylüyor. O yıl bir konferansta şirket birleşmeleri konusunda konuşan ve şirket birleşmeleri konusunda bilmeden fütürizme dair laflar eden Manas, ne zaman fütürist olduğunun da farkında olmadığını söylüyor. Manas “Yenilikçi düşünceye sahip, hayata hep farklı bir açıdan bakma eyleminde olan herkes fütürist olabilir” diyor. Türkiye Fütüristler Derneği’nin iş adamları, öğrenciler ve öğretim üyelerinden oluşan 100 kadar üyesi bulunuyor.

Gözlem için metroya otobüse biniyor

Hergün yüzlerce kişi Manas’a “Bir fikrim var, dün akşam rüyamda gördüm” diye e-postalar yağdırıyor. “Türk insanının en büyük sorunu eğitim ve araştırmadan yoksun olmak” diyen Manas, “O yüzden Türkiye’de yapıldığı sanılan buluşlar ya çok başlangıç aşamasında ya da çok işlevsiz oluyor. Hiçbir zaman hiçbir buluş hissikablelvuku (önsezi) ile gerçekleşmez. Hiç bir buluş yukarıdan vahiy yoluyla inmez. Daha önce tesadüflerle oluşan buluşlar Arşimet’in ’Buldum buldum!’ diye oluşan buluşlarının artık buldum buldum diye oluşma şansı yok. Haa belki tansiyon ilacı araştırırken Viagra bulunmuş olabilir ama tansiyon ilacını araştırmak için 700 milyon dolar harcanırken Viagra bulunuyor. Öyle 3 kuruşluk araştırma ile 5 milyon dolarlık buluş yapma şansına sahip değilsiniz. Araştırma yapmak zorundasınız. Bunun için de sürekli gözlem gerekiyor, ben gözlem için metroya, belediye otobüsüne biniyorum. İnsanlar neye bakıyorlar, ne beklentileri var, çünkü başkalarının gözlemlerine dayanarak sizin bir şeyler yaratma şansınız yok.”

Kamboçya’ya iki okul yaptırdı

Alphan Manas fakir ülkelere bağlı projeler peşinde koşarken Kasım 2005’de Kamboçya’nın İstanbul Fahri Başkonsolosu oldu. İleride hem sosyal sorumluk projeleri hem de bu ülkeye yatırım yapmak isteyen Manas, 2005 yılında Kamboçya’ya iki ilkokul yaptırdı. Manas, Kamboçya’da özellikle madencilik ve enerji konularında yatırımlar yapmak için araştırmalar yapıyor.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 30,03,2008

Reklamlar

Beden dilinin yani sözsüz iletişimin iş dünyasındaki rolü büyük. Özellikle bir yönetici ya da politikacının beden dilini nasıl kullandığı çok önemli. Eğer sözleriniz beden dilinizle çelişiyorsa anlattıklarınızın da bir önemi yok. Beden dili uzmanı Ercan Kaşıkçı’ya politika ve iş dünyasının liderleri beden dillerini nasıl kullanıyorlar diye sorduk. Ona göre Atatürk beden dilini en iyi kullanan siyasi liderdi. Turgut Özal her ortamın adamı olmayı başarabilen, Recep Tayyip Erdoğan sözsüz iletişimin önemini bilen, Deniz Baykal sert ve öfkeli, Devlet Bahçeli gergin ve sıkıntılı, Bülent Arınç ise çelişkili mimiklere sahip politikacılar. Rahmi Koç, Güler Sabancı, Cem Boyner ve Ferit Şahenk kıyafet ve aksesuar kullanımları, karizmaları ile beden dilini en başarılı kullanan yöneticilerden.

Bir iş görüşmesinin ilk 10 saniyesinde iş yapacağınız kişi ya da müşteriniz sizin hakkınızda bir fikir oluşturmaya başlıyor bile. Sadece sizi dinleyerek değil, her detayınızı izleyerek. Beden dilinin iş dünyasındaki gücü kuşkusuz çok büyük. Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Dr Albert Mehrabian’a göre sözlerin iletişime etkisi yüzde 7, ses tonunun yüzde 38, beden dilinin ise yüzde 55. Eğer sözleriniz beden dilinize uymuyorsa anlattıklarınızın da önemi yok. Göz hareketleriniz, konuşurken ellerinizi, kollarınızı oynatmanız sizi dinletiyor, size güven duyulmasını sağlıyor ya da tam tersi söylediklerinizin doğru olmadığını düşündürüyor. Örneğin bir toplantı sırasında ellerinizi koltuk altından birbirine bağlamanız iletişime kapalı olduğunuzu, yarı kapanma (tek el koltuk altında iken diğer el serbest) iletişime geçmeye hazır, ikna edilmeyi bekliyor olduğunuzu, bacak bacak üstüne atma kapandığınızı, parmakları kenetleme sıkıntılı, gergin durumda olduğunuzu, parmağı ya da bir objeyi ağıza götürme (gözlük sapı, kalem vb) güvene ihtiyaç duyduğunuzu, çeneyi alttan destekleme konudan kopmamayı engellemek için fiziksel destek almaya uğraştığınızı, çeneyi kaşıma ise karar verme sürecinde olduğunuzu gösterir. Doğru göz temasını yakalamak, özellikle iş dünyasında ellerinizi gösterebilmek de çok önemli. Diğer kültürlerden insanlarla iş yapıyorsanız, ellerinizin gözükmesine, cebinizde, masanın altında ya da arkanızda olmamasına dikkat etmeniz gerek. Yine ellerinizle yüzünüzle veya saçlarınızla oynamanız profesyonelce karşılanmayacaktır. Sözleri ve davranışları çelişmeyen kişiler her zaman daha fazla güven veriyorlar. Ama beden dilini iyi kullanmak demek sadece kendini ve düşüncelerini iyi aktarıyor olmak değil, karşı tarafın düşüncelerini, duygularını da iyi anlıyor, empati kurabiliyor olmak demek. Beden dilini iyi kullanan ve empati kurabilen bir yönetici çalışanlarının da güvenini kazanıp, onların motive olmalarını sağlıyor. Beden dili uzmanı Ercan Kaşıkçı, “Kendilerini dinleyen, empati köprüsü kuran bir yönetici, idareci mantığından kurtulmuş yönetici statüsüne ulaşmış bir kişidir” diyor ve ekliyor: “Köleler dahi idare edilmeyi sevmezler, çalışanlar niçin idareci kılıklı bir amiri sevsin ki? Performans geliştirme etkinlikleri içinde motivasyon faktörleri önemli bir yer tutar. Bir yönetici motivasyonu personeline empati yaparak, dinleyerek, onu anlayarak verebilir. Ama beden dilini kullanıyor demek ezberlenmiş bazı hareketlerin anlamsızca ortaya konulması anlamına gelmez. Sözlü ve sözsüz iletişim bir bütündür.” Ercan Kaşıkçı’dan politikacıların ve iş dünyasının patronlarının beden dillerini yorumlamasını istedik.

RENKLERİN ÖNEMİ

Mimik ve jestler kadar kullanılan kılık kıyafetin ve aksesuarların da karşı tarafa verdiğiniz mesajlarda çok etkisi var. Örneğin beyaz hijyeni çağrıştırır, titiz ve bakımlı, dürüst bir kişilik olduğunuz mesajını verir; siyahın iş hayatındaki algısı çok ciddidir. Kırmızı yüksek özgüven, neşe ve saldırganlık mesajı verir, gergin olduğunuz anlarda giymeyin, ama örneğin bir fikri ısrarla savunmak niyetindeyseniz kırmızı giymenizde yarar var, sizi enerjik ve ısrarlı gösterecektir. Sarı neşeli, ilgili, yaratıcı mizaca yönelik mesajlar verir. Rahatlatıcı etkisi nedeniyle mavi, satış ve pazarlama dünyasında ikna edici özellik olarak kaşımıza çıkıyor. Fakat rahatlama sağlarken yaratıcılık yönü de etkinliğini kaybeder. Yaratıcı işlere imza atacak kişilerin çok tercih etmemesi gereken bir renktir ama iş dünyasında da bir çok kurum, logosunda güç, derinlik ve köklülük maksadıyla maviyi kullanır. Yeşil bereketin, huzurun ve doğanın rengidir. Uyum ve güven verici bir etkisi olduğundan birçok banka bu rengi tercih etmiştir. Turuncu canlılık, yeniden doğum, enerji ve sevecenliği çağrıştırır. Bu tarz giyinen kişilerin dışa dönük, eğlence düşkünü ve konuşkan oldukları düşünülür. Mor ise psikolojik olarak intihar, hezeyan, mutsuzluk duyguları verse de asil ve görkemli bir renk olarak da algılanır.

ATATÜRK Beden dilini en başarılı kullanan siyasi lider Atatürk. Sadece beden dili değil, sözsüz iletişim unsurları da en iddialı olan lider. Son derece şık, bakışları kararlı, duruşu karizmatik, yürüyüşü özgüven dolu. Kılık kıyafetleri üzerine tam oturmuş, aksesuarları, şapkası, köstekli saati, sigaralığı, bastonu son derece doğru ve birbiriyle uyumlu seçilmiş.

TURGUT ÖZAL Her ortamın adamı olabiliyordu. Şortuyla vatandaş, takım elbisesiyle lider olabilen ender bir politikacıydı. Aksesuar olarak kalemi adeta bir orkestra şefi gibi kullanıyordu. İki elini havada birleştirerek verdiği kendine has selamı ise partinin ve vatandaşların sembolü oldu.

SÜLEYMAN DEMİREL Mimik ve jestlerini başarıyla kullanan bir diğer lider politikacı da Süleyman Demirel. İlerlemiş yaşına rağmen hala mimik ve jestlerini başarıyla kullanıyor. Aksesuar olarak şapkası ve selamlaması çok etkili ve akılda kalıcı. Diğer taraftan gözlüğünü de aksesuar olarak başarıyla kullanıyor.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN Belediye başkanı olduğu dönemde ve siyasi yaşamının ilk dönemlerinde beden dilini çok etkin kullanamıyordu. Zamanla kendini çok geliştirdi. Mimik ve jestlerinin önemini bilerek hareket ediyor. Sözsüz iletişimin önemini biliyor. Seçim dönemlerinde meydanlarda beden dili şovu vardı. Kendine özgü bir selamlaması var. Sağ elini yüreğine götürerek selamı karşılıyor. Elleri hep kucaklar tarzda açık. Yüzünde gerginlik çok fazla görülmüyor ama yorgunluk görülüyor. Buna karşın duygularını kontrol edemeyişi, duygusal tepkiler verişi Recep Tayyip Erdoğan’ın eksi tarafı. Aksesuar olarak yurt dışı gezilerinde kırmızı kravat, beyaz gömlek ve ceketindeki bayrak rozeti bulundurması da çok uyumlu. İletişim sırasında dokunmayı da sıklıkla ve başarıyla kullanıyor.

DENİZ BAYKAL Gülmenin en fazla yakışacağı siyasi lider olmasına karşın, en sert mimik ve jestleri olan lider de yine kendisi. Jestlerinde ve mimiklerinde hep bir kızgınlık, öfke var. Kimi zaman ellerini kemer hizasında vücudunun yanlarında birleştirip saldırıya hazır hale geliyor. Kimi zaman sağ eliyle tehditkar bir işaret kullanıyor (İşaret parmağı ileri doğru uzanmış, baş parmağı kalkmış, diğer parmakları kapalı. Tıpkı silah işareti gibi). Bazen sağ elinin işaret parmağını sağ şakağına dayayarak, “akıl var mantık var” der gibi ders verir tarza giriyor. Bütün bunları yaparken halka empati yapmayı aradan kaçırıyor. Halk kızgın, tepkili bir lider değil, onları çözümleriyle beraber kucaklayacak, güven verecek bir lider ister. Oysa sözlü ve sözsüz iletişime bunlar hiç yansımıyor.

DEVLET BAHÇELİ Mimik ve jestleri en durgun olan siyasi liderlerden biri. Açık bir iletişim kurmuyor. Genelde bir eli masaya, platforma dayalı olarak konuşuyor, en hareketli anında sağ elini açarak konuşuyor. Masa düzeninde konuşurken genelde parmakları iç içe geçmiş sıkıntılı, gergin bekleyiş halini ortaya koyuyor. Bir çok konuşmada ise avuçlarıyla başını, çenesini destekleyerek konudan uzaklaşmak istememecesine, ilgisini toparlamaya, ayık tutmaya çalışıyor. Gülmesi güven verecek ama bir türlü gülmeyen bir lider.

BÜLENT ARINÇ Mimik ve jestleri genelde çok çelişkili. Yüzü gülerken, içi kızgınlık içinde gibi bir hali var. Yüzünde gülümseme, parmaklarında, ellerinde hep gerginlik var.

SAKIP SABANCI Gerek mimik ve gerek jestleriyle son derece uyumlu, sempatik bir beden dili kullanımı vardı. Ortamın gereği gibi davranma konusunda bir uzmandı. Vatandaş patrondu. Konuşması mutlaka izleyicileri çeker ve kendisini ilgiyle dinletecek kadar etkiliydi. Ellerini açık kullanır, duygularını mutlaka yüzüne yansıtırdı. Kendiyle barışık bir yönetici, bir işadamıydı.

RAHMİ KOÇ Kıyafet ve aksesuar kullanımı konusunda başarılı bir işadamı. Hatta bir ekol demek daha doğru olur. Şapkaları, atkıları, saati, cep mendilleri, yakasına taktığı çiçek figürleri, kaliteli ayakkabıları ile örnek bir işadamı. Mimiklerini jestlerine oranla daha fazla kullanıyor. Karizmatik bir duruşu var.

GÜLER SABANCI Karizmatik bir lider. Sakıp Sabancı’nın genlerindeki mirası almış. Katılımcı ve takım lideri görüntüsünü hep veriyor. Mimiklerini ve jestlerini başarıyla kullanıyor. Konuşma yaptığı platformu dolduran bir stilde konuşuyor. Mimik ve jest olarak sözlü iletişimle uyum içinde konuşuyor. Deneyimi, entelektüel donanımını rahatlıkla görebiliyorsunuz. Gücünün farkında olan ve bundan da gurur duyduğu belli olan bir yönetici.

SUNUM YAPARKEN
Sunum yaparken neyi anlattığınız değil, nasıl anlattığınızla önemlidir. Konuyu anlatan kişi olarak sizin animasyon yeteneğiniz ve anlatış tarzınız konuyu zevkli ve ilginç kılar. Özellikle sunum uzun ve konu da sıkıcıysa konuşmacıya çok iş düşer. Sunumdaki başarı her şeyden önce o sunuma çok iyi hazırlanmaktan geçer. Konunuzu iyi çalışın, sunum öncesinde ayna karşısında sunumuzu yapın; sunumunuzu konunuzdan hiç anlamayan birine yapın. Eğer o alakasız kişi sunumunuzu anlarsa herkes anlayacaktır. Sunuma katılacakların beklentilerini önceden öğrenmeye çalışın, bu sizin karşınızdaki insanların havasını yakalamanızı sağlar. Sunum alanınızı önceden görün ve katılımcılar oturur şekilde sizi dinleyeceklerse masa düzeni olarak U düzenini tercih edin. Bu masa düzeni tüm katılımcılarla eşit kontak kurmanıza imkan verir. Katılımcıların sandalyelerinin kollarının olmasına özen gösterin, aksi halde ellerini birbirine dolayan katılımcılar bir süre sonra beyinlerinden aldığı “hadi bakalım uyku vakti” mesajıyla uykuya dalacaktır. Sunumunuza sempatik sözlerle ve hatta espri ile başlayın ama abartmayın. Söyleyeceğiniz her şey aslında savunacağınız yani arkasında durmanız gereken sözler olacağından aklınıza gelen her şeyi söylemeyin. İki düşünün bir söyleyin. Planlanmış bir sunumun başlangıç ve bitişi arasında espri bağı kurmak her zaman size puan kazandırır. Konuya başlarken soru dengesini önceden vurgulayın aksi taktirde sorular karşısında asıl anlatmanız gerekeni anlatamayabilirsiniz. Konuyu anlatırken asla bir noktaya çivilenmişsiniz gibi durmayın. Adeta dans eder gibi ritmik bir şekilde bir iki adım ileri ve sağa sola yürüyün. Anlatımınız sırasında herkesin gözüne eşit bakın, tam tersini yaparsanız adeta sunumu bir kişiye ya da hiç kimseye yapıyor mesajı verirsiniz. Anlatım sırasında bir yerlere dayanmamanız tavsiye edilir. Çünkü bu şekilde davranmanız sizin konuya hakim olmayan, bir dayanağa ihtiyacı olan insan görüntüsü çizmenizi sağlar. Elinizi kendini toptan sakınan futbolcular gibi kemer hizanızda düğüm yapmayınız, bu gelecek sorulara ve tavırlara karşı engel oluşturduğunuz mesajını verir. Konuyu anlatırken parmaklarını tehdit eder şekilde kullanmayın, bilinçaltına yanlış mesajlar gönderirsiniz. Anlatımlarınız sırasında istatistik verilerden veya uzman görüşlerinden yararlanın bu konunuzu güçlü kılar. İtirazları azaltır.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 30,03,2008

TÜRKİYE’NİN İLK KADIN SAVAŞ PİLOTU EMEKLİ ALBAY ŞENAY GÜNAY

O yıllarda kadının özgürlüğünü sembolize ettim

Şenay Günay, Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu. Hukuk Fakültesi’nde okurken radyoda duyduğu bir anonsla Hava Harp Okulu’na girmeye karar veren Günay, 1960 yılında savaş pilotu oldu. O dönemde bir kadının askeriyede olması ve asıl savaş pilotluğuna kadar yükselmesi hem ilgi hem de tepki çekti. Ama o tüm engellemelerden motive olabilmeyi başardı. 1980 yılında albay olarak emekli olup, resim yapmaya başlayan Günay ile ilginç kariyer öyküsünü konuştuk.

Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu olan emekli albay Şenay Günay’ın kariyer hikayesi tam bir mücadele örneği. Erkek egemen bir toplumda yetişip, yine erkek mesleği olarak bilinen askerlikte sivrilen ve tüm engellemelere rağmen pilot olmaya başarabilen Şenay Günay’ın meslek seçiminde ailesindeki gazilerin ve Atatürk’ün rolü büyük. 1938 yılında Antakya’da doğan Şenay Günay, ilk, orta ve liseyi Antakya’da tamamladıktan sonra ailesiyle birlikte İstanbul Üsküdar’a göç etti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıfta okurken radyoda duyduğu bir anons onun hayatını değiştirdi. Anons Türk genç kızlarını Hava Harp Okulları’na davet ediyordu. Hava Harp Okulu ilk kez 1955-56 döneminde kız öğrencileri almaya başlamıştı. Şenay Günay, filolojide okuyan bir kız arkadaşıyla plan yapıp bu ilana başvurmaya karar verdi. Dedesi Kurtuluş Savaşı gazisi, abisi Kore gazisi, babası üsteğmen olan Şenay Günay, ne olursa olsun Hava Harp Okulu’na girip subay olmayı kafasına koymuştu. Annesi bu fikrini anlayışla karşıladı, abileri de ikna oldu fakat babasını ikna etmesi hiç kolay olmadı. Ama sonra kızını kendi elleriyle Hava Harp Okulu’na teslim eden de yine babası oldu. O dönem 6 devre boyunca hava kuvvetlerine giren kız öğrenciler erkekler öğrencilerle birlikte aynı eğitimlerden geçip 2 yılın sonunda subay oldular. Şenay Günay, erkek öğrencilerin karşılarında bir kadın gördüklerinde ilkin şoke olduklarını ama daha sonra alıştıklarını söylüyor: “Her mesleğin ilki çok ilgi toplar, tepki toplar, buna karşı olanlar vardır, olmayanlar vardır. Okuldaki gençler Türkiye’nin her tarafından geliyorlardı, hepsi farklı fikirlere sahipti. Kimisi ailesinde kadını en son varlık olarak gören aşiretlerden gelmişlerdi, şimdi siz oradan gelen bir erkeğin karşısına onun hakkını paylaşmak üzere çıkıyorsunuz, gençlerin bir an şok geçirdiklerini söyleyebilirim. Bunu kabullenmeyen arkadaşlarımız oldu, ama 17-18 yaşlarındaki çocuklar çabuk uyum sağlarlar, bizleri tanıdılar ve bir kardeş gibi kısa sürede onlarla kaynaştık” diyor.

AİLESİ PİLOTLUK EĞİTİMİ
ALDIĞINI GAZETEDEN ÖĞRENDİ

1958 yılında subay olan Günay, sonrasında branşlaşma eğitimlerine katıldı ve pilotluğu seçti. 2 yıl da pilot olmak için okudu ama ailesinden gizli olarak. Çünkü karşı çıkacaklarını biliyordu. Harp Okulu’na girmek başka, pilot olmak başka şeylerdi. Ta ki gazeteler “Harbiye’de subay olan kızlar pilot olmaya başladılar” diye haber yapmaya başlayınca, onun da foyası meydana çıktı. Ailesini tekrar ikna edebilmek için yine uzun süre dil dökmek zorunda kaldı. 1960 yılında pilot oldu. Pilot olmak istemesinde Atatürk’ün payının büyük olduğunu söylüyor Şenay Günay: “Atatürk’ün en çok istediği şeylerden biri Türk kadınının Silahlı Kuvvetler’de görev almasıydı. Ben bunu bir anlamda onun vasiyeti kabul ettim. Bu pilot olmak istememde çok etkili oldu” diyor. Tamamen erkek egemenliğinde olan askeriyede kariyer yapmak, savaş pilotluğuna kadar yükselmek hiç kolay olmamış. Kadınların tek başına sokağa çıkma özgürlüğü yokken, insana çok sivri gelen bir meslek olan pilotluğu seçerken pek çok engellemeyle karşılaştığını söylüyor Şenay Günay: “Orada çektiğimiz sıkıntı pilot olmak için aldığımız eğitimden değildi; bizim çektiğimiz sıkıntı Türk gelenek ve göreneklerinin önümüze çıkardığı tuzaklardandı. Her adımımızda birer tuzakla, birer karşıt düşünceyle karşılaşıyorduk. Biz pilot olma savaşını verirken bizi mezun etmek istemeyen fikirlerle de savaşıyorduk.”

KOMUTAN SEN KIZMIŞSIN DEDİ

Onu daha da mücadeleci yapan şey Harbiye’de 3. sınıfta okurken başına gelen bir olay oldu. O zaman Türk Hava Kuvvetleri, Amerikan Hava Kuvvetleri’yle anlaşma yapmış, bir grup pilotu Amerika’ya eğitime göndereceklerdi. Yapılan imtihan sonucu iki kişi Amerika’ya gitmeye hak kazandı. Birisi Şenay Günay diğeri de 1999-2001 yıllarında Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapacak olan Ergin Celasin oldu. Fakat dönemin komutanına imtihanı kazananlardan birisinin kadın olduğu söylenmemişti. Komutan karşısında bir kadını görünce şaşkınlıkla “Aaa, sen kızmışsın” dedi. Ve daha sonra Şenay Günay’ın yerine yedeğinin Amerika’ya gitmesine karar verildi. Bu olay Şenay Günay’ın yanağında şaklayan bir tokattı ama aynı zamanda onu motive de etti. Günay: “Her ne kadar negatif olsa da pozitife götüren etkenlerden biri oldu bu olay benim için. Daha çok direndim. Madem siz göndermediniz, ben pilot olacağım, dedim.” Ama pilotluk eğitimlerinin de kolay geçmediğini söylüyor Günay: “Pilotluk eğitimleri sırasında kör uçuş kontrolü yapılır. Hocanız size şunu yap bunu yap diye talimat verir, pilotluk mahaline kamuflaj konarak pilotun hiçbir şey görmemesi sağlanır. Amaç sisli havalara ve gece uçuşuna hazırlanmak. Bu kontrol eğitimi sırasında değerlerin, ibrelerin bir milim bile oyanaması gerekir. Hocanın talimatlarına uyarsınız. Hocaya demişler ki direksiyona tekmeyi bas, uçak yalpalansın, mezun olamasın. Hocanın kontrol sonrası kurula verdiği cevap ise ’Aldığım 20 erkekten çok daha iyi uçuyor; benim vicdanım el vermez!’ demek olmuş.” Hastanede onu hasta çıkararak uçmasını engellemeye çalışanlar ve bu zihniyetteki insanlarla yıllarca çalışan Şenay Günay, çalışma koşullarını anlatırken: “O dönemde Hava Kuvvetleri’nin de hiçbir karargah ve birliği kadın subayların çalışmasına uygun koşullarda düzenlenmemişti. En basitinden bir tuvalet bile yoktu. Eşim kapıda beklerdi, ben girerdim” diyor. 1960 ihtilali sonrası Harbiye’nin kapıları kızlara tekrar kapanınca sorunlar da arttı. “Bizler artık birer eşantiyonduk” diyor Şenay Günay, “Beni pervaneli nakliye uçaklarına verdiler, düşünebiliyor musun? Beni uçuştan ayıramadılar ama bazılarını çok daha pasif görevlere verdiler.”

EMEKLİ OLUNCA
RESİM YAPMAYA BAŞLADI

1960 yılında jet pilotu olan Şenay Günay, Türkiye’nin ilk rütbeli savaş pilotu oldu. Günay, Sabiha Gökcen’den de bu noktada ayrılıyor. Sabiha Gökcen’e savaş pilotu unvanı Dersim harekatından sonra Atatürk tarafından verilmişti ve kendisi askeriyede eğitim almamış, sivil havacılık eğitimi almıştı. Şenay Günay jet pilotu olarak o yıllarda dünya basının da ilgisini çekti, hatta Lufthansa ona 1965 yılında yüzbaşı iken kaptan pilotluk teklif etti. Ankara, Diyarbakır gibi Türkiye’nin dört bir yanında görev yapan Şenay Günay, 1960 yılında kendisi gibi pilot olan eşiyle evlendi ve 3 çocuk sahibi oldu. Hem pilotluk yapan hem de 3 çocuk yetiştiren Şenay Günay, 1980 yılında albay pilot olarak emekli oldu. Emekliliğine kadar uçuş statüsünde Hava Kuvvetleri’nin bütün kademelerinde görev aldı. Emekli olunca resime olan merakı onun hayatını doldurdu. Emeklilikten sonra resim dersleri alarak bu tekniğini geliştiren Günay, 17 kişisel sergi açtı.

Uçmak Picasso’nun resimleri gibi
Uçmak insanı o kadar mutlu ediyor ki, en başta özgürlüğü sembolize ediyor. Uçsuz bucaksız bir göktesiniz, yalnızsınız ve uçağı siz kullanıyorsunuz. Bu hissi bir gece Eskişehir’de uçarken çok derinden duydum. Eskişehir’de kalkış yeri Sakarya Vadisi tarafındaydı; o vadiden sıyırarak göğe doğru yükselmek, alaca karanlık ve etrafta muhteşem bulutlar arasından, her biri rengarenk, kırmızınının tüm tonları arasından göğe doğru yükseldiğimi hiç unutmam. Tıpkı Picasso’nun resimlerinin bir benzeri gibi. Gökyüzüne yükselirken sanki Allah’a doğru çıkıyor gibisiniz. Kadının özgürlüğünü o günler sembolize ediyordum ben.

Kadın, barışın simgesi
Ben kadını bir barış elçisi olarak görüyorum, kadın barışın simgesidir. Kadının özellikle sivil ve askeri karar mekanizmalarında yani parlamentoda ve komutan olarak tepelerde görev almasının dünyaya barışı getireceğine ve savaşların çok azalacağına inanıyorum. Erkekler için hava hoş ama bir kadın kendisinin dünyaya getirdiği askerleri, aslanları savaşa göndererek ölmelerini istemez, sırf bu dahi kadının silahlı kuvvetlerde barışı azaltmak için çalışması için bir neden sayılabilir.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 16,03,2008

DÜNYA BANKASI’NIN 185 ÜLKEDE 13 BİN ÇALIŞANDAN SORUMLU TÜRK BAŞKAN YARDIMCISI HASAN TULUY
Dünyadan kopmak için Marmaris’te telefonsuz TV’siz bir eve kapanıyor

Daha önce Atilla Karaosmanoğlu ve Kemal Derviş’in başkan yardımcısı olarak çalıştığı Dünya Bankası’na yeni bir Türk Başkan Yardımcısı atandı. 1987 yılından bu yana Dünya Bankası’nda çalışan Hasan Tuluy, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick’in 2 hafta önce yaptığı atamayla İnsan Kaynakları’ndan Sorumlu Başkan Yardımcılığı görevine getirildi. Halen Dünya Bankası Çoktaraflı Yatırım Garanti Ajansı’nda Uygulayıcı Genel Müdür (COO) görevini yürüten Tuluy, 11 Mart’ta yeni görevine başlayacak. 185 ülkede 13 bin çalışanın sorumluğunu alan Tuluy, yeni göreviyle ilgili “Ben ve bölümdeki diğer çalışanlar, personel politikalarımızın Banka’nın stratejisine uyumluluğu ve personel sistemlerimizin iyi çalışır olması kadar çok çeşitli ülkelerden gelen personelimize karşı eşitlikçi ve adaletli bir biçimde davranmak zorundayız” diyor.

Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı görevine atanan Hasan Tuluy, 1952 yılında İstanbul’da doğdu. Tuluy’un babası Kopenhag, Atina ve Moskova’da Büyükelçilik görevlerinde bulundu. İlkokulu Ankara Koleji’nde okuyan ve daha sonra eğitimine İstanbul Robert Kolej’de devam eden Hasan Tuluy’un Türkiye’den ayrılışı da 1970 senesinde oldu. Önce yüksek öğrenim, sonra da iş nedeniyle Amerika’ya yerleşti. 1979 yılında Boston’da Tufts Universitesi Fletcher School’da doktora kazandı. İş hayatının bir takım rastlantılarla başladığını söylüyor Tuluy. İlk kez, üniversitede okurken 1975 yılında o zamanlar Zaire olarak bilinen Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne kısa bir araştırma için gönderildi. Ertesi yıl doktora çalışmalarını yürütürken Stanford Universitesi Food Research Institute araştırma merkezine araştırmacı olarak katıldı ve iki yıl Senegal’de tarım politikalarına ilişkin çalışmalar yaptı. Doktorasını bitirdikten sonra 1980’de profesör olan bir arkadaşıyla Amerika’nın Boston şehrinde bir danışmanlık firması kurdu ve tekrar Afrika’ya, bu defa Gine, ardından da Madagaskar, Fas ve Tunus’ta danışman olarak çalıştı. Tuluy’un bu çalışmaları genellikle tarım sektör politikalarına yönelikti.

185 ÜLKEDE 13 BİN
ÇALIŞANDAN SORUMLU OLACAK

Temmuz 1987’de Dünya Bankası’nın Batı Afrika Bölümü’ne ekonomist olarak katıldı. Dünya Bankası’nda 1990-91 yılında Avrupa ve Ortadoğu Bölümü’nde, Akdeniz Çevre Programı’nın (METAP-Mediterranean Environmental Technical Assistance Program) yöneticiliği görevine atandı. O dönemde Çekoslovakya ve Kazakistan üzerinde de çalıştı. 1994-95’te yeniden Afrika Bölümü’ne döndü, ancak bu sefer Ülke Sorumlusu Müdür olarak. 2001-2003 yılları arasında Dünya Bankası’nın Strateji Bölümü’nün Başkanlığını üstlendi; 2003-2007 arasında ise Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölümü’nde Strateji Başkanı olarak çalıştı. Halen Dünya Bankası’nın 5 ayrı kurumundan biri olan MIGA’da (Çok Taraflı Yatırım Garanti Kurumu) COO yani Uygulama Genel Başkanı olarak çalışıyor. MIGA, yatırımcılara ve kredi verenlere siyasi risk sigortası sağlayan ve bu vasıtayla gelişmekte olan ekonomilere doğrudan yabancı yatırımları teşvik eden bir kuruluş. Hasan Tuluy’un Uygulama Genel Başkanı olarak görevi ise, kurum olarak stratejilerin bütçe ve iş planlarıyla uyuşması ve böylece MIGA’nın etkin bir biçimde çalışmasını sağlamak. Tuluy yaptığı işi şöyle anlatıyor: “Her gün önümüze çıkan engel ve fırsatlardan haberdar, gelir ve giderlerimizin bilincinde ve de projelerimiz ve onların maliyetleriyle ulaşmaya çalıştığımız kalkınma amaçlarını sürekli göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bunu da sürekli olarak yapmak zorundayız çünkü bulunduğumuz rekabetçi ortam sürekli değişiyor.” Bu görevine ek olarak iki hafta önce İnsan Kaynakları’ndan sorumlu Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı görevine atanan Hasan Tuluy, 185 üye ülke ile üçte biri dünyanın 120 ülkesine dağılmış 13 bin banka çalışanının sorunları ve istekleriyle uğraşan bir bölümün sorumluluğunu üstlendi. 11 Mart’ta yeni görevine başlayacak olan Tuluy, “Ben ve bölümdeki diğer çalışanlar, personel politikalarımızın Banka’nın stratejisine uyumluluğu ve personel sistemlerimizin iyi çalışır olması kadar çok çeşitli ülkelerden gelen personelimize karşı eşitlikçi ve adaletli bir biçimde davranmak zorundayız” diyor. Tuluy yeni atamayla birlikte coğrafi bölgeler, kalkınma, yoksullukla mücadele ve kurum için çalışmaların koordinasyonu gibi alanlarda görevli 20 başkan yardımcısından biri oldu.

Dünya Bankası’nın 129 Türk çalışanı var
İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD New Hampshire eyaletinin Bretton Woods şehrinde oluşturulan Dünya Bankası, önceleri savaş sonrası Avrupasının imarına yardımcı oldu. Banka bugün yoksulluğun azaltılmasını için çalışıyor. Bir zamanlar Washington DC’de yerleşik mühendisler ve finansal analistlerden oluşan homojen bir kadrosu vardı. Bugün ise ekonomistleri, kamu politikası ile sektörel uzmanları ve sosyal bilimcileri içeren çok geniş bir kadrosu var. Daha büyük, daha geniş kapsamlı ve daha karmaşık bir yapıya sahip olan Banka birbiriyle yakından bağıntılı beş kalkınma kurumunu kapsayan bir grup haline geldi: Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD), Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA), Uluslararası Finans Kurumu (IFC), Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı (MIGA), ve Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi (ICSID). Dünya Bankası’nın bugün 13 bin çalışanı var; bunların yüzde 48’i erkek, yüzde 52’si kadın. Personelin yaş ortalaması 43. Çalışanların 1.600’ü doktora ve 4.500’ü master derecesi sahibi. Banka personeli 169 değişik ülkenin vatandaşlarından oluşuyor ve aralarında 129 Türk bulunuyor.

Dünya Bankası
Türkiye’nin ortağı olacak
Türkiye, kişi başına milli gelirin 5.000 ABD Dolarını aştığı, üst-orta gelir grubunda yer alan bir ülke. Türkiye, bulunduğu coğrafi konum bakımından da stratejik bir öneme sahip. Türkiye, son altı yılda güçlü bir ekonomik kalkınma başarısı göstererek dünyadaki gelişmiş ekonomi ve toplumlardan biri haline geldi. Dünya Bankası İcra Direktörleri Kurulu’nun 28 Şubat 2008 günü görüşerek kabul ettiği 2008-2011 yıllarını kapsayacak yeni Ülke Ortaklık Stratejisi (UOS) ile, ülkenin yakaladığı bu kalkınma fırsatının gerçeğe dönüştürülmesinde Türkiye’nin ortağı olmayı amaçlıyor. Dünya Bankası, yeni ortaklık stratejisini Türkiye’nin önceliklerine göre şekillendirecek. Yeni strateji, Türkiye’nin güçlü makroekonomik çerçevesi üzerine inşa edilecek; “rekabetin ve istihdam olanaklarının arttırılması”, “adil insani ve sosyal kalkınma” ve “kaliteli kamu hizmetlerinin verimli sunumu” olarak sıralanabilecek üç alana odaklanacak.

Komşular bize zenginlik katıyor
Krizlerden geçmiş olmak, iş yapan insana herşeyden evvel müthiş bir tecrübe kazandırıyor, bir de alternatif üretmekte çeviklik, pratiklik sağlıyor. Türkiye coğrafi konumunun da getirisiyle sadece kıtalararası değil, kalkınmasında da kültürlerarası. Sağında solunda, yukarısında, aşağısında bir çok farklı düşünüş ve yaşayışıyla çevrili. Yani komşuların çeşitliligi bize bir zenginlik kazandırıyor. Böyle bir çevrede iş yapan insanın hayata ve hayatın getirdiklerine de adaptasyonu çok hızlı olur haliyle.

Türk yöneticiler rüştünü ispatladı
Son döneme bakıldığında gittikçe artan bir hızda küreselleşen dünyada çokuluslu şirketlerin ülkemizde de iş yaptığını, yabancı sermayenin de yatırım yaptığını görüyoruz. Türkiye pazarına bir şekilde giren şirketler, işleri ülkenin yerel kaynaklarını kullanarak yürütüyorlar ve bu yerel kaynakların başında da son derece kaliteli bir insan kaynağı bulunuyor. Böyle bir kaynak kullanmak, yani işleri Türkler’le beraber yapmak, hatta işleri Türkler’in önderliğinde yürütmek ülkemize gelmiş olan bu firmaların lehine olan bir gelişme. Bugün iş dünyasındaki Türkler’in hepsi son derece iyi eğitimli, birikimleri ve tecrübeleri oluşmuş, gerek dünyayı gerek Türkiye’yi çok iyi bilen, ülkemizin özelliklerinden, hassasiyetlerinden haberdar bilinçli yöneticiler. Rüştünü fazlasıyla ispat etmiş bu yöneticilerin bir süre sonra temsil ettikleri çokuluslu şirketlerin, yatırımcı firmaların bölgesel ofislerinde daha geniş çaplı sorumluluk almaları kaçınılmaz oluyor. Bu müthiş sevindirici bir gelişme tabii. Türkiye’yi layık olduğu dünya liginde kendi alanlarında temsil etmiş oluyorlar.

Bir günü nasıl geçiyor
Hasan Tuluy günün ilk toplantısına 08.30’da başlıyor. Günde ortalama 6-7 toplantı, 8-10 uzun telefon görüşmesi yapıyor; 200’den fazla e-posta ve düzinelerce evrak okuyor. Tuluy, yoğun iş temposunda nefes alabilmek için ise ailesiyle beraber her yıl Türkiye’ye tatile geliyor. 25 senedir Marmaris’in batısında, cennet gibi bir kuytu koyda çok basit yazlık bir evleri olduğunu söylüyor Tuluy. Ne telefonu, ne televizyonu olan bu evde bir kaç haftalığına da olsa dünyadan kopuyor. Kendi deyimiyle temiz hava ve berrak denizde kendini buluyor. Yoğun iş temposundan vakit buldukça da kitap okumayı ve ailece seyahat etmeyi seviyor. Ayrıca oğlu 15 yıldır buz hokeyi oynadığı için ABD’de buz hokey ligini ve koyu Galatasaray’lı olduğu için de Türk futbol ligini yakından takip ediyor yeni Dünya Bankası Başkan Yardımcısı.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 09,03,2008