Eylül, 2008 için arşiv

İşsiz kalma korkusuyla uzun yıllar aile hayatı hep ikinci plana itildi. Sonuçta ne iş hayatında ne de aile hayatında mutlu olamayan bireyler oluştu. Artık çalışan annelerin yanı sıra çalışan babalar da aile hayatına daha çok sahip çıkıyorlar. Fransa’da yapılan bir araştırmaya göre iki babadan biri keşke çocuklarıma daha çok vakit ayırabilsem diye dertli. Türkiye’de de iş özel yaşam dengesinin önemi yavaş yavaş anlaşılmaya başlanıyor.

Bilinçli anne ve babalar evde cep telefonlarını kapayıp, e-postalarını kontrol etmeyerek, haftasonu ve akşamları eve iş getirmemeye özen göstererek iş ve özel yaşamı birbirinden ayırmaya çalışıyor.

Uzun yıllar, tepelerinde Damokles’in kılıcı gibi “işsizlik” korkusuyla yaşayan, “önce iş; özel hayat, aile sonra gelir” diyen, demek zorunda kalan Avrupalı yöneticiler, son yıllarda önemli bir mantalite değişikliği yaşıyor. Şirketler de bu evrime ayak uydurmaya çalışıyor. Fransa’da 2008 başında “Baba yöneticiler denge peşinde – Aile babalığı ile çalışma hayatını uyum içinde yaşamaya çalışan bir kuşağın portresi” başlıklı bir araştırma yapıldı. Coca Cola, Suez, Saint-Gobain gibi uluslararası şirketlerde çalışan 30-40 yaş grubu üst ve orta-üst düzey yöneticilerle yapılan anketlerin sonucunda ortaya, özetle, şöyle bir tablo çıktı:

Çalışan erkekler babalık rolüne / görevine giderek daha çok sahip çıkıyorlar ve bunu yaparken de iş hayatı-çalışma hayatı ilişkisini gözden geçiriyorlar. Yönetici üç babadan ikisi denge taraftarı: çalışmak ve başarılı olmak çok önemli ama aile hayatını feda etmeden. İki babadan biri keşke çocuklarıma daha çok vakit ayırabilsem diye dertli. Yüzde 20’si (özellikle de Paris’te çalışanlar) özel hayatlarıyla meslek hayatlarını daha dengeli yaşama imkanı olsa, mevcut işlerini terk etmeye hazır.

Anket, genç baba-yöneticilerin 3 farklı grup oluşturduğunu gösteriyor:

(1) Eve para getiren babalar: Birinci grup (1950’lerin zihniyetini temsil eden ve sayıları hızla azalan) “evin rızkını temin eden” babalar. Ağırlık noktaları, sadece ve sadece, işleri. Rolleri “eve çok para getirmek”. Bunlar genç baba-yöneticilerin içinde yüzde 15’lik bir grup oluşturuyorlar.

(2) Dengeciler: İkinci grup çoğunluğu oluşturan (yüzde 52) “dengeciler”. Ev ile iş arasında 50-50 denge sağlamak istiyorlar. En büyük kabusları iş ile aileden birinden fedakárlık etmek zorunda kalacakları) “kırılma noktası”.

(3) Eşit ağırlıkçılar : Nihayet üçüncü grup (yüzde 33) “eşit ağırlıkçılar”. Bunlar en radikal, en kararlı babalar. Daha önce de, “ailemle ve çocuklarımla ilişkilerime zarar veriyor” diye iyi bir işten ayrılmaktan kaçınmamışlar. Ev-iş dengesine aşırı hassaslar. En küçük bir taviz vermiyorlar. Bu genç yöneticiler kural ve otoriteyi temsil eden klasik baba modelinden, çocuklarıyla günlük duygusal ve gerçek ilişki talep eden yeni kuşak baba modeline geçişin sembolü.

Genç yöneticilerin pek çoğu “presenteeism” denilen yeni hastalığı ve bitmez tükenmez toplantıları, uzayıp giden akşamları, kural haline gelen fazla mesaiyi reddediyor. Gerekirse tatillerinden fedakarlık ederek akşam 5’te, 6’da çıkıp evlerine dönmek istiyor. Büyük şirketler henüz anne-yöneticilerinin çalışma şartlarını yerine oturtamadan, bu kez de karşılarına baba-yöneticilerin talepleri çıkıyor. İki gelişme haliyle birbirine bağlı. Amerikan ve İngiliz şirketleri bu gelişmeyi erken fark ettikleri için büyük şirketlere aile-dostu diye bir not da veriyorlar. (Kaynak: Journal du Net)

Madem ki Türkiye’nin de parçası olduğu küreselleşen dünyada beklentiler ve talepler giderek benzeşiyor, çalışan anne-çalışan baba ayrımı yapmadan, “Aile hayatı ile çalışma hayatı nasıl dengelenir?” ve bu açıdan “biz neredeyiz” sorularına cevap arayalım.

Önce şunu söylemek lazım: Herkesin mutlu olduğu denge farklı. Kimileri, hafta içinde geç saatlere kadar yoğun çalışıp, cumartesi-pazar tamamen kopmak istiyor. Kimileri, hafta sonu şirketle teması koparmamak, eve ufak tefek iş götürmek pahasına, hafta içi muhakkak mesela saat 5’te çıkmak istiyor. Hangisi doğru? İkisi de. Önemli olan sizin mutlu olacağınız bir denge kurmak.

İkinci önemli husus, kararlı olmak. Mesleki ve özel yaşam açısından önceliklerinizi belirleyin, herkese duyurun ve milim oynamayın. Küçük kızınızın okulda ilk müsameresi varsa, yer yerinden oynasa gidin. Pazartesi sabahı önemli bir randevunuz varsa, çocukları o gün okula kim bırakacak, önceden “b planı” hazır olsun.

Tabii ki üstlerinizi ve çalışma arkadaşlarınızı bu yeni kararınıza ve yeni duruma hazırlamanız gerekecektir. Müdürünüze “Cuma akşamları biz ailece yemeğe gideriz, biliyorsunuz. Ama ben perşembe akşamı geç çıkar, o raporu hazırlarım” diyebilmelisiniz. “Akşamları tam 6’da çıkıyorum ama, bakın işler aksamıyor…”

Ailesiyle zaman geçiren yönetici başarılı olur

Uzman psikolog Alanur Özalp, iş yaşam dengesini tutturanların iş hayatında da çok başarılı olduklarını söylüyor: “İnsanlar iş ve özel yaşam dengesini tutturmakta genel olarak zorlanırlar. Bu hassas bir dengedir. Bu dengede başarılı olanlar hayatta da başarı kazanırlar. İş ve özel hayat dengesini en iyi şekilde sağlayabilmek için yapılması gerekenler, şu öykü örneğiyle anlatılır: Büyük bir şirkete genel müdür seçilecek iki aday var. Birinci adam kendisini şöyle anlatır: ’Ben on senedir hiç izin yapmıyorum. Kendimi işime adadım. Gerekirse iş yerinde yatarım. İşime bağlı bir yöneticiyim’ der. Diğer aday da işine bağlı bir yönetici olduğunu söylemiştir. Sadece kendisi ailesine, çocuklarına zaman ayırdığını, tatillerini hiç aksatmadığını anlatmıştır. Bu adaylardan ikinci aday işe alınmıştır. Onu bu işe uygun bulan yönetici bu durumu şöyle açıklamıştır: Kendisine değer veren bir yönetici işine de önem ve değer verir. Kendisi mutsuz, yorgun bir yönetici iyi bir yönetici değildir. Ailesini mutlu edebilmek, ailesiyle zaman geçirmek mutluluğunu yaşayan bir yönetici, mutlu ve huzurlu olur. Ve çalışanlarını da en iyi şekilde değerlendirir.”

Eşler arası ilişkinizi gözden geçirin

Hem çalışıp hem iyi bir eş olmak iyi niyetin ötesinde, dikkat ve planlama ister.

(1) Yeni bir çift modeli: Zaman değişti. Erkek eve para getirir, kadın ev işleriyle ve çocuklarla ilgilenir modelinin modası geçti. Bir defa, kadınlar bu rolle yetinmek istemiyorlar. Bu onların hakkı. İkincisi, ekonomik şartlar tek maaşla geçinmeyi zorlaştırıyor, özellikle büyük şehirlerde. (30-40 yaş grubundaki Fransız erkek yöneticilerin yüzde 57’si ’kimin daha çok para kazandığı önemli değil’ diyor, yüzde 48’i ’anne şunu yapar, baba bunu yapar diye değişmez bir rol dağılımı yok’ diye düşünüyor. Ama, söz fedakarlık yapmaya gelince, Fransa gibi sosyal açıdan ileri bir toplumda bile dededen kalma refleksler ortaya çıkıyor: Cevap veren erkeklerin yüzde 41’i mesleki açıdan fedakarlığı eşlerinin yaptığını itiraf ediyor; ’eşimin kariyeri için ben mesleki açıdan özveride bulundum’ diyenlerin oranı sadece yüzde 4.)

(2) İş bölümü yaparken: Eşler arasında iş bölümü yaparken, tercihleri dikkate almayı unutmayın: Ben ütüyü sevmem, sen bulaşıktan nefret edersin. Aynı şekilde ikinizin zamanını da dikkate alın: Ben sabah erken çıkıyorum, çocukların kahvaltısını sen hazırla. Ben daha kolay izin alabiliyorum, gün içinde okula filan gitmek gerekirse, ben giderim. (Bu arada, medeni ülkelerdeki gibi, çocuklarınıza da ev işlerine yardım etmeyi öğretin.)

(3) İşle ilişkinizi dikkate alın: Sonra, herkesin işe bakışı aynı değil. Kimisi severek çalışır, kimine kalsa haftada 3-4 gün çalışmak yeter de artar. Kimisi için iş hayatı kişiliğinin önemli bir parçasıdır, kimine göre sadece para kazanmak için bir ihtiyaç. Karı koca oturun, bu konuları açık açık konuşun. Kim işe ağırlık verecek, kim daha gönüllü fedakarlık edecek .

(4) Beklenmedik durumlar: Olur ya, çalışan eşlerden birinin başka bir kente tayini çıktı, iyi bir iş teklifi geldi… Haliyle, kurduğunuz dengeleri değiştirmeniz gerekecek. Karar vermeden önce, olası senaryoları düşünün, hangi kararın neyi nasıl etkileyeceğini ve nasıl bir değişiklik yapmanız gerekeceğini, bunun aileniz ve bireyleri için ne getireceğini ne götüreceğini önceden hesaplamaya çalışın.

HAFTA SONLARI TAM ZAMANLI BABAYIM

Boğaziçi Yazılım Genel Müdürü Özgür Şenel ile diş hekimi eşinin 5 ve 12 yaşlarında iki oğulları var. Anne babaları işteyken onlarla bakıcı ablaları ilgileniyor. Özgür Şenel, yoğun bir tempoda sabah çok erken saatlerden akşam 8’e kadar çalıştığını, ama asla eve iş getirmediğini söylüyor. Ve ekliyor: “Artı, ilk oğlum olduğu günden beri hiç hafta sonları çalışmıyorum. Dolayısıyla, hafta sonları tam zamanlı baba olup, oğullarıma vakit ayırıyorum. Eşim ise yoğun değil, ama planlı bir şekilde dolu dolu çalışıyor. Yani, çalışacağı zaman muayenehanede, çalışmayacağı zamanlar hep evde ve ev işlerinde.” Şenel, evde olduğu zamanlarda oğullarıyla azami zaman geçirmeye gayret ediyor.

Hafta sonları birlikte tamir etme, bir şeyleri söküp takma, boyama gibi aktivitelerle vakit geçiriyorlar. Şenel ev ve iş hayatını ayırmak için taktikler geliştirmiş. Örneğin cep telefonu evindeyken hep kapalı. Çok önemli müşterileri ve yakın olduğu insanlar onu ev telefonundan arıyorlar.

YOKSA, İŞİNİZ SİZE YÜK OLUR

Banvit Kurumsal Gelişim ve İletişim Direktörü İlgi Görener, eşiyle aynı şirkette çalışıyor. 7 yaşında bir kızı ve 3 aylık bir oğlu olan Görener’in eşi kendisine göre çok daha yoğun bir tempoda çalışıyor. İlgi Görener ise evden çalışmayı tercih ediyor. Son iki senedir hafta sonları hiç çalışmadığını söyleyen Görener, iş ve özel yaşam dengesini nasıl kurduğunu şöyle anlatıyor: “Kızım okula başladığından beri ben İstanbul’da yaşıyorum, eşim de Bandırma’da; o arada gidip geliyor. Çocuklarım benim için ön planda. Mesela kızımın okuldan dönüş saati 16 civarıdır ve ben dışarıdaki tüm toplantılarımı o saate kadar bitirip evde olurum. Kızım 4 aylıkken Bandırma’da benimle işe gelmeye başladı, ben odamda o da yanımdaki odada bakıcısıyla oluyordu. 2 yaşına gelince de Banvit’in çocuk evine gitmeye başladı. Hep gözümün önündeydi. Şimdi evden çalıştığım için oğlum da hep gözümün önünde. Ama onun da bakıcısı var tabii, yoksa çalışmak mümkün olmaz.” Tabii bu dengeyi sağlamasında eşinin de payı büyük. İlgi Görener, 8 yıldır neredeyse hiç yemek yapmadığını, eşinin mutfakta harikalar yarattığını söylüyor. Peki aynı şirkette eşinizle beraber çalışıyor olmak iş özel yaşam dengesinde avantaj sağlıyor mu? Görener bu soruya şöyle yanıt veriyor: “Bizim iş ve özel yaşamımız eşimle beraber aynı şirkette çalışmamızdan dolayı iç içe geçmiş durumda. Ancak ben hafta sonları çalışmayıp kendime ve aileme daha çok vakit ayırınca daha mutlu oluyor ve bir sonraki haftaya yüksek iş motivasyonuyla başlıyorum. Eğer zamanınızın çoğunu işe ayırırsanız, ailenize karşı içinizde gelişen suçluluk duygusu kalbinizi ve beyninizi kemirmeye başlayacağından bir süre sonra işiniz keyif değil, omuzlarınızda taşıdığınız bir yük haline dönüşür. Burada patrona iş yetiştirmiyorsunuz, çocuk yetiştiriyorsunuz ve çocuklar çok çabuk büyüdüğü gibi, bu güzelim büyüme yıllarını kaçırırsanız geri getirmeniz imkansız.”

SABAH BABASI GİYDİRİYOR

XING Türkiye Ülke Müdürü Hakan Gönenli ve P&G’de Bölgesel Ürün Müdürü olarak çalışan eşinin biri 8, diğeri 1.5 yaşında iki kızları var. Çocukların gündüzcü ve akşamcı olmak üzere iki ayrı bakıcıları var. Büyük kızları Ada Mavi ilkokul 2. sınıfa gidiyor. Sabahları erken kalktığı için onu okula babası hazırlayıp gönderiyor. Gönenli, bu durumdan kızının da kendisinin de memnun olduğunu tek sorunlarının iki yıldır hala düzgün toka takmayı becerememesi olduğunu söylüyor. Günde ortalama 10-12 saat çalışan Gönenli, “İşim internet tabanlı olduğu için pratikte işimi sadece eve değil her yere götürebiliyorum. Hafta içi akşamları ve hafta sonları da iş bilgisayarım genelde açıktır. Ara ara bilgisayar başına geçiyorum. Hafta sonları da sabahları erken kalktığım için aile fertleri uyanana kadarki zaman çok verimli bir çalışma zamanı oluyor benim için. Hafta içi akşamları özellikle yatma saatleri çocuklarla en fazla tadını çıkardığımız zamanlar oluyor. Hafta sonları ise genelde ailecek bir şeyler yapıyoruz. Bunlar da ağırlıklı olarak çocuk odaklı etkinlikler oluyor” diyor.

OĞLUM İNANILMAZ ANNECİ OLDU

HP Türkiye Yazılım Grubu Müdürü Tayfun Topkoç ve British Telecom’da satış yöneticisi olarak çalışan eşinin 2.5 yaşında bir oğlu var. Tayfun Topkoç, çalıştıkları sektörün çok dinamik ve yoğun bir tempo gerektirdiğini ama mecbur kalmadıkça eve iş getirmediklerini söylüyor: “Bir ay önce Koç Üniversitesi’nde Executive MBA programını bitirdim ve sonunda hafta sonlarımı aileme ve arkadaşlarıma ayırabiliyorum, aksi takdirde evden kovulmak üzereydim. Şu an en önemli önceliğim bu dengeyi aileme, arkadaşlarıma ve birlikte çalıştığım takıma doğru kaydırmak. Özellikle saat 20’den sonra e-postalarımı okumamaya çalışıyorum. Akşamları ve hafta sonları kaliteli zaman ayırmaya çalışıyorum. Şu sıralarda en önemli önceliğim, oğlumla oyun oynamak. İnanılmaz anneci oldu, dengeyi kurmalıyım.”

Önemli olan iyi organize olmak

İş ile aile arasında denge kurmanın ilk şartı, zamanınızı en iyi şekilde kullanmak. Bunun için bir iki tüyoya ihtiyacınız olacak.

(1) İş yerinde vakit kazanın: İyi bir ajandanız olsun, ona sadık kalın; şirket dışındaki randevuları sabah erken yahut akşam gece alın ki, iki kere yol yapmayın; öğle yemeklerini, kahve molalarını boşa uzatmayın; e-postalarınızla vakit kaybetmeyin.

(2) Dışarıdan yardım alın: Her yükün altına siz girmeyin. Oturun, işinizi kağıda dökün. Bakalım her yaptığınız gerçekten sizin işiniz mi? Yöneticiyseniz arkadaşlarınıza, astlarınıza güvenin, yetki verin. Tabii özel hayatınızda da aynı şey geçerli. Eşleri, çalışan kadınlara yardım ediversin, çocuğu okuldan alsın, akşam geçerken iki alışveriş yapsın. Sonra bir kişinin yapabileceği şeyi iki kişi yapıp vakit ve enerji harcamayın.

(3) Haklarınızdan yararlanın: Kanuni haklarınız varsa, kavgasız dövüşsüz, patronunuzu ikna ederek onları kullanın.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 28/09/2008

Reklamlar


Bahattin Duran Metro Group Meyve Sebze Departmanı Stratejik Satınalma Müdür Yardımcısı. Ama aynı zamanda Süper Lig yardımcı hakemi ve Türkiye’deki 10 FIFA kokartlı yardımcı hakemden biri. Lise yıllarında bir ara futbolu meslek olarak ciddi ciddi düşünen, ama o tarihte bakkallık yapan babasının uyarısıyla üniversite yolunu seçen Duran’la, hakemliğin heyecanını ve keyiflerini ve sürdürdüğü bu “ikili hayatın” güçlüklerini konuştuk.

Süper Lig yardımcı hakemlerinden Bahattin Duran (33), İÜ Endüstri Mühendisliği’nde okurken hakem olmaya karar verdi. Eski futbolcu olan ve amatör takımlarda da yöneticilik yapan babası ve amcası sayesinde küçük yaştan beri futbolla içli dışlı olan Duran, Bengay kokuları arasında geçen çocukluk yılları boyunca hep futbolcu olmak istedi. Sokakta futbol oynamaya başladı ama lise son sınıfa gelince o dönemde bakkallık yapan babası “Bak oğlum ben de futbol oynadım, amcan da, ama ben şu an bakkallık yapıyorum. Amcam da hayatını futboldan kazanmadı. Biz senin iyi yerlere gelmeni istiyoruz. Ya okursun ya da futbolcu olup ardından bakkal olursun” deyince Duran, üniversite sınavlarına hazırlanmaya başladı. 1992’de üniversiteye girdi ama futbol aklının hep bir köşesinde kaldı. Sınıf takımlarında, amatör kümede oynamak onu tatmin etmiyordu. Bir gün televizyonda bir yarışma programına konuk olan hepsi birer meslek sahibi hakemleri görünce “Hımmm ’mühendis hakem’ kulağa hoş geliyor” diye hakemlik kurslarına gitmeye karar verdi. O zaman hakemlere verilen serbest giriş kartlarının da hakem olma kararında önemli rol oynadığını söylüyor. 10 günlük bir eğitimin ardından, yazılı ve atletik testleri de geçerek ilk başta aday hakem olarak göreve başlayan Duran, amatör kümede minik takım, yıldız takım maçlarında görev yapmaya başladı. Haftada 8 maç yönettiği oldu. 1999’da amatör hakemlikten klasmana geçen Duran, 2 yıl yardımcı hakem olarak ikinci ve üçüncü liglerde görev yaptı. 2001’de Süper Lig yardımcı hakemi oldu.

1998 yılında o zaman Metro Cash & Carry’de Gıda Satınalma Direktörü olan ve aynı zamanda kendisi de endüstri mühendisi bir hakem olan Mustafa Kalkandelen’in tavsiyesiyle Metro Cash & Carry Meyve Satınalma Departman’ında asistan olarak işe başladı. Şu an Metro Group Meyve Sebze Satınalma Müdür Yardımcısı olan Bahattin Duran, aynı zamanda Süper Lig’de uzman yardımcı hakem. Duran Türkiye’deki 10 FIFA kokartlı yardımcı hakemden biri.

Duran, Süper Lig’e çıktığından bu yana 14 derbi yönetti, bunlardan 6’sı FB-GS derbisi oldu. Geçen yıl Türkiye Kupası finali ve FB-Beşiktaş Süper Kupa Finalini yöneten Duran, Süper Lig’de 100’den, Avrupa’da ise 30’dan fazla maç yönetti. Duran ile çift kariyerini konuştuk.

Maçlar ne zaman belli oluyor?

Bir yurt dışında, bir de yurt içinde maçlar var. Yurt içindeki maçlar Merkez Hakem Kurulu (MHK) tarafından veriliyor. Maçlar perşembe günü belli oluyor. Yurt dışında da maçlar FIFA veya UEFA tarafından hakeme geliyor, MHK hakemin yardımcı hakemlerini belirliyor.

Maça giderken izinleri nasıl ayarlıyorsunuz?

Mesela bu yaz tatilinde arkadaşlarım Bodrum’a, Antalya’ya tatile gitti ben gidemiyorum. Ben onun yerine yurtdışı maçlara, hakem seminerlerine gidiyorum. Yıllık iznimden kullanıyorum. Şimdi sabırsızlıkla bayram tatilini bekliyorum, hafta içine geliyor, maç da yok en azından biraz uyuyabileceğim.

Çok yoğun bir tempo olsa gerek hafta içi iş, haftasonu maç. Nasıl yetişiyorsunuz?

Her işin olduğu gibi bunun da hem zor hem kolay tarafları var. Zor tarafı şu: Çok yoğun bir iş ortamındayken bir maç gelebiliyor. Sizin burada çok önemli bir toplantınız olabilir, yurtdışından da çok önemli bir maç gelebilir. Ayarlamak zor oluyor. Onun dışında haftada 3 gün ortalama 1.5 saat antrenman yapıyorum, akşamları bunun dışında vaktim olursa salona gidiyorum, haftasonu maçlar hariç. Bir diğer zorluğu hafta içi iş, haftasonu maç, akşam antrenman veya salon… hálá bekarım. Hiçbir arkadaşımla program yapamıyorum. Rahatlığı ise çok yoğun, stresli bir iş günü geçiriyorsunuz, buradan çıkıp antrenmana gidiyorsunuz, çimin üstünde çıplak ayakla koşmak tüm elektriğinizi alıyor. Bir de plan yapamıyorum arkadaşlarımla dedim, ama aslında çok planlı ve düzenli bir hayatınız oluyor. Sürekli kendinizi kontrol altında tutuyorsunuz, yemek yediğim saatler bile belli. Hayatınıza disiplin giriyor, hakemlik disiplin gerektiren bir uğraş.

İş arkadaşlarınızla maç öncesi ve sonrasında nasıl muhabbetler oluyor?

İşyerinde olaylı maçlardan sonra bile arkadaşlar iyi yaklaşıyor, ama iş toplantılarında hakem olmak çok işe yarıyor. Çok kritik bir iş toplantısına gidiyorum, statü olarak benden yukarı insanlar, benim genel müdürlerim, karşı tarafın genel müdürleri vs doğal olarak çok gergin bir ortam varken birden birisi ’Hocam ne oldu ya o maçta?’ deyince ortam bir anda yumuşuyor, inanılmaz bir iletişim kuruyorsunuz.

Maç sonrası verdiğiniz kararları eleştiren size tavır takınan iş arkadaşları oluyor mu?

Hayır, sadece bir keresinde bir arkadaşım bir derbi maçı öncesi pankartlar hazırlayıp masama bırakmıştı. Hemen kaldırdım, arkadaşımı uyardım.

Genel müdürünüz hangi takımdan?

Alman Milli Takımı

Gençlerin ilgisi nasıl hakemliğe?

Hakemlik çok revaçta, yeni kurslar açılıyor sürekli. Türkiye’de de futbol çok gelişiyor, dünya üçüncülüğümüz, Avrupa üçüncülüğümüz var. Diğer taraftan hakemler Avrupa’da da çok iyi maçlara gitmeye başladı bu da gençlerin ilgisini çekiyor.

Bir hakem ne kazanır maç başına?

Hakem 1.500 YTL, yardımcı hakem de 850 YTL. Ama hakemlerin hepsinin profesyonel olarak yaptıkları işler var, hepsi meslek sahibi.

Bu iş kaç yaşına kadar yapılabilir?

Bu iş 45 yaşına kadar yapılıyor ama ben 45’e kadar yapamayacağım, benim hedefim 2012 Avrupa Şampiyonası’na veya 2014 Dünya Kupası’na gidebilmek. En azında Türk hakemleri olarak gidebilmek hoş olurdu.

45 yaşından sonra ne oluyor? Başka bir kariyer var mı önünüzde?

Hakemlikten sonra gözlemcilik yapılabilir. Gözlemcilikte antrenman zorunluluğu yok ama o da çok kolay değil. Bir gözlemci hakemin yanında olduğunu hissettirmeli, not veren hoca gibi olmamalı. Gözlemcinin sizinle aynı duyguyu hissettiğini bilmek çok önemli, rahatlıyorsunuz. Önemli olan hakemin hatalarını düzeltmesini sağlamak, yeni jenerasyonu daha iyi noktalara götürebilmek. 30 yaşından sonra gözlemciliğe hak kazanıyorsunuz.

Hakem olmak için ön kriterler neler?

Lise mezunu olmak, 18 yaşını geçmek ve Federasyon’un açtığı kurslara katılmak gerek. Bir de boy kıstası var; erkeklerde 1.70’den, bayanlarda 1.65’den kısa olmamak.

Süper Lig’de kaç hakem var?

38 hakem 80 yardımcı hakem var.

Hiç unutamadığınız bir anınız var mı?

Unutamadığım üç maç var. Birinde amatör kümede hakemliğimin ilk yılıydı. Cumartesi 4 maç yönetmişim, pazar da son maçıma çıkmışım yorgunluktan ölüyorum. Son dakikada bir pozisyon oldu, havadan top geldi ve ben istem dışı ofsaytı kaldırdım o sırada adam vurdu ve gol oldu. Yüzde 99 o pozisyon ofsayt değildi, hakem de benim bayrağımı görüp golü iptal etti. Sonra ortalık karıştı ama tamamen istem dışı yapılan bir şey, bir takımın geleceği ile oynuyorsunuz. O takım 1-0 mağlup oldu. Maçtan sonra ben vicdan azabıyla sezon sonuna kadar her hafta o takımın maçını gidip izledim, kümeden düşmesin diye. Sonra kümede kaldı da ’Oh be’ dedim. Unutamadığım bir diğer maç da ilk maçımdı, 21-0 bitmişti. Bir üçüncüsü ise Sivas’ta Sivasspor ve Trabzonspor arasında -28 derecede oynanan maçtır.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 21,09,2008

 
Sertifikalı Suiistimal Soruşturmacıları Derneği’nin (ACFE) geçen ay açıkladığı rapora göre Amerikan şirketleri yıllık cirolarının yüzde 7’sini suiistimal nedeniyle kaybediyor. Gelin Türkiye’yi siz hesap edin! Türkiye’de çalıştığı şirketin faaliyet alanında şirketler kurup, müşterileri kendi şirketlerine çeken genel müdürden sahte fatura yazan yöneticiler de var.

Makam arabasıyla tatile gidip benzini şirkete ödeten çalışandan işyerindeki FCT santrallerindeki SIM kartı kendi cep telefonuna takıp konuşan santral amirleri de. İş dünyasında bu gibi pek çok vakayla karşılaşılıyor.

Sertifikalı Suiistimal Soruşturmacıları Derneği’nin (ACFE Association of Certified Fraud Examiners) geçen ay yayınladığı raporun sonuçlarına göre Amerikan şirketleri cirolarının yüzde 7’sini suiistimal nedeniyle kaybediyor. Türkiye’de bu konuda resmi bir istatistik yok ama Amerika gibi şirket etiği konusunda sıkı önlemlerin, çok uzun yıllar hapis cezası ve ağır para cezalarının olduğu bir ülkede yolsuzluk cironun yüzde 7’sini götürüyorsa, bu rakam Türkiye’de kim bilir kaçtır diye düşünüyor insan. Türkiye’de şirket yolsuzlukları dışarıya sızmasın, şirketin itibarı zedelenmesin diye üstü örtüldüğünden yolsuzluğun boyutları da bilinmiyor. Hatta yolsuzluk ortaya çıktığında, “Şu kadar yıldır bizimle çalışıyor”, “Çoluğu çocuğu aç kalır” gibi duygusal gerekçelerle, hiç üstüne gidilmediği de oluyor. Oysa üstünü örttükleri yolsuzluk, şirketlere yalnızca para değil, aynı zamanda itibar, çalışanlarının motivasyonu gibi başka değerler de kaybettiriyor. Bir de diğer çalışanlara açık kapı bırakıyor. Türkiye’de şirketler sadece rakam çok büyük olduğunda mahkeme yoluna gidiyor.

Eğer şirket bir suiistimalden şüpheleniyorsa dışarıdan bu konuda uzmanlaşmış kişilerden destek alıyor. Genellikle e-posta, telefon ya da mektup yoluyla isimsiz ihbarlar alan şirketlerle, şirketinde tuhaf şeyler olduğunu fark eden patronlar, yolsuzluk araştırma inceleme ekiplerine başvuruyor. Ekipler, suiistimale uğramış şirketlerin ofislerinde ya da onların sağladığı şirketten uzak mekanlarda çalışıyor.

“Böcek ilaçlama” diyenler var

Vergi, denetim ve danışmanlık şirketi KPMG Türkiye Suistimal Önleme ve İnceleme Bölüm Başkanı İdil Gürdil, suiistimal soruşturmalarının birkaç aşamadan oluştuğunu söylüyor: “Öncelikle kamuya açık kaynaklardan bulabildiğimiz bilgilerle, kurban şirketin ve şüphelenilen kişinin profilini çıkarıyoruz. Sonrasında şüphe çeken alanla ilgili şirketteki işleyişi anlamaya çalışıp suiistimal şüphesi taşıyabilecek evraklar üzerinde kontroller yapıyoruz. Bu sırada adli bilişim uzmanımız, şirket bilgisayarlarında ya da şüphelinin bilgisayarında incelemeler yapıp şüpheli dökümanları buluyor. E-postaları tarayarak, silinmiş dosya ve e-postaları geri çağırarak bize ipucu olacak bilgilere ulaşmaya çalışıyor. En son aşamada, şüphelinin çalışma arkadaşlarıyla ve gerekirse de şüphelinin kendisi ile görüşerek, bulgularımızı bir rapor haline getirip bizden bu hizmeti talep eden yetkili birime sunuyoruz.”

Kurumsal Risk Yönetim Servisleri AŞ (KRYS) suiistimali incelerken kullandıkları tekniği “böcek ilaçlama” olarak adlandırıyor. KRYS’nin kullandığı teniklerden biri olan Benford analizinde ise rakamların istatistiği çıkarılıp, tekrar eden rakamlara bakılıyor. Örneğin bir fatura analizinde 2 rakamı çok tekrar ediyorsa 2 ile başlayan tüm faturalar incelemeye alınıyor.

KRYS Genel Müdürü Tolga Aykaç, pek çok şirketin “bizde yolsuzluk olmaz, ben çalışanıma güvenirim” diye düşündüğünü, yolsuzluk tespit edildiğinde ise şoke olduklarını söylüyor. 15 yıl birlikte çalıştığı sağ kolunun yolsuzluk yaptığını öğrenen patronun soruşturma ekiplerine ilk tepkisi “Emin misin?” oluyor. Ama patronların şaşırmadığı durumlar da yok değil. Özellikle aile şirketlerinde yolsuzluk biliniyor ama ’evde problem çıkmasın, bir de bu yüzden hanımla kavga etmeyeyim, kaç lira giderse gitsin huzurum bana kalsın’ düşüncesiyle yolsuzluğun üstü kapanıyor.

Suiistimalcilerin yüzde 86’sı yönetim kademesinden

KPMG’nin geçen yıl hazırladığı ’Bir Suistimalcinin Profili’ araştırmasına göre, şirketlerin karşı karşıya kaldıkları yolsuzlukların yüzde 69’u kendi çalışanları tarafından gerçekleştiriliyor, yüzde 20’sinde de çalışanlar dışarıdan yardım alarak şirketlerini zarara uğratıyor. Yine bu araştırmaya göre, suiistimalcilerin yüzde 85’i erkek çalışanlar, yüzde 75’i yönetim ve üst yönetim mensubu.. Bunlara yönetim kurulu üyelerini de eklersek oran yüzde 86 oluyor. En çok suiistimal görülen birimler, finansal verilere ve nakite erişiminin kolaylığı nedeniyle yüzde 20 ile finans bölümü, yüzde 10 ile satış bölümü ve yüzde 9 ile satın alma.

Yönetim kademesinde yaşanan yolsuzluklarla, diğer kademedekiler arasında, elbette, motivasyon, yöntem ve boyut farkı gözleniyor. Tolga Aykaç, “Yönetim kademesinde hedef geliştirme baskısından hayali satışılar sisteme girilirken, daha alt kademe çalışanlar ise yaz tatiline şirketin arabasıyla çıkıp benzini şirkete ödetmek gibi şirket imkanlarını kendisi adına kullanarak suiistimal yapıyorlar.”

Çok güvendiğiniz, gecesini gündüzüne katan yöneticiniz yıllık izne bile çıkmıyorsa, ne düşünürsünüz? “Acaba bir şeyler mi karıştırıyor!” demek aklınıza gelir mi? Gelmeli, diyor uzmanlar.

2008 başında, çalıştığı Societe Generale Bankası’nı 5 milyar avro zarara uğratan Jerome Kerviel böyle bir çalışandı. Tolga Aykaç, Kerviel örneğinden yola çıkarak suiistimal yapan çalışanın neden izine çıkamayacağını şu sözlerle anlatıyor: “Yolsuzluk yaptığı için, buradan alıp oraya vermekten izine çıkamıyor. Müşterinin hesabından parayı alıyor, başka bir müşterinin hesabına aktarıyor, yarın müşteri arayıp da benim hesabımda ne kadar var, diye sorduğu zaman orada direkt yakalanacak çünkü. O müşteri direkt sizi arıyor olmalı, o nedenle siz mutlaka orada olmalısınız. O yüzden izine çıkamıyorsunuz. Diğer taraftan patron da sizi ne kadar güzel sürekli çalışan personel olarak görüyor.” İdil Gürdil, işyerinde yolsuzluğun nasıl anlaşılacağına dair tüyolar veriyor: “Aslında yolsuzluk, geleceğini yüksek sesle haber veren bir eylemdir. Bir şirkette yolsuzluk yapıldığının hem şirket bazında, hem çalışanlar bazında bir takım işaretleri vardır. Örneğin bir şirket, satın alımlarını yeterli onay mekanizmaları olmadan yapıyorsa, şirkette karmaşık finansal işlemler yapılıyorsa, özellikle yönetim kademesinde fazla eleman giriş çıkışı oluyorsa, yetkilerin ayrılığı ilkesi uygulanmıyorsa, kasada ve stoklarda sayım farkları çıkıyorsa… bu şirkette suiistimal olması ihtimali yüksek. Çalışan bazında suiistimal işaretleri de aslında oldukça belirgin. Normalde iş arkadaşları tarafından sevilen, yardımsever, neşeli bir eleman, huzursuz ve moralsiz bir ruh hali içine girmişse; sürekli mesaiye kalıyor, iş devretmeyi, rotasyonu, tatile gitmeyi, hatta terfiyi reddediyorsa, yaşam şeklinde ve harcamalarında kazancıyla orantısız bir değişim gerçekleştiyse ya da son zamanlarda harcamalarını artırması gereken, hastalık, kötü bir alışkanlık ya da ilişki problemleri (boşanma, gizli bir ilişki vs) ortaya çıktıysa, satıcı ya da müşterileriyle kendisinden başka kimsenin iletişim kurmasını istemiyorsa, bunlar bir çalışanın risk grubu içinde olabileceğini gösterir işaretlerdir.”

Kurumsal risk hizmetleri kapsamında 40 kadar CFE (Certified Fraud Examiner) unvanına sahip uzmanla “suiistimal inceleme ve önleme hizmeti” veren Deloitte Türkiye’nin Kurumsal Risk Hizmetleri Sorumlu Ortağı Oktay Aktolun, çalışanlardan çok yüksek performans beklenmesinin de yolsuzluğu teşvik ettiğini söylüyor.

En çok suiistimal devletle iş yapanlarda

Suistimaller, en çok nakit ve şirket varlıklarının çalınması, rüşvet almak/vermek ve finansal tablolarda oynamalar olarak kendini gösteriyor. Şirket nakdinin ve varlıklarının çalınması; sahte şirketler kurup, sahte faturalar düzenlemek, yanlış masraf beyanlarında bulunmak, artık çalışılmayan bir satıcıya ödeme yapmak, şirket çeklerini kendi hesabına ciro etmek, var olmayan masraflar için ödeme yapmak gibi pek çok “yaratıcı yolla” yapılabiliyor. Finansal tablolarda oynama yapmanın da, provizyonları olduğundan düşük göstermek, ileri tarihli gelir kalemlerini kaydetmek, masrafların dönemlerinde oynama yapmak gibi yöntemleri var.

KPMG’nin araştırmasına göre, suiistimalin en sık görüldüğü şirketler, yüzde 29 ile devlet bağlantılı altyapı ve sağlık sektörleri, yüzde 19 ile sanayi şirketleri, yüzde 17 oranında eğlence, iletişim ve bilgi sektörleri, yüzde 16 ile finans sektörü. Deloitte Türkiye’nin Kurumsal Risk Hizmetleri Sorumlu Ortağı Oktay Aktolun ise Türkiye’de özellikle hızlı büyümekte olan telekom, medya ve teknoloji şirketlerinde mali tablo yolsuzluklarının ön plana çıktığını söylüyor.

Karı koca aynı yerde çalışmalı mı?

Ortaya çıkması en zor yolsuzluklar birkaç kişinin bir araya gelerek yaptığı organize yolsuzluklar oluyor. Tolga Aykaç, bu açıdan örneğin iki eşin aynı yerde çalışıp çalışamayacağı, eğer çalışırsa aynı departmanda ast-üst pozisyonda çalışıp çalışamayacağı gibi kriterlerin insan kaynakları tarafından belirlenmesi gerektiğine dikkat çekiyor: “Fatura iki kez girilerek bir yolsuzluk yapılacaksa eğer, ben faturayı girdiğim zaman bir şekilde yöneticime onaylatmak durumundayım. Dolayısıyla iki seçeneğim var, ya yöneticimi de kandırıp onu da işin içine sokmak ya da onun onayı olmadan yapmak. Onaysız yapmak risk olduğu için işin içine çekmek devreye giriyor. Zaten kontrol edecek kişi de bu yönetici olduğu için kontrolün de üstesinden gelinmiş oluyor.”

Yolsuzluğun ortaya çıkması ise genellikle (yüzde 20) şikayet ve ihbar sayesinde oluyor. Amerika’da “whistle blowing” adı verilen sistemde, çalışanlar bir telefonla gördükleri yolsuzlukları rahatça ihbar edebiliyorlar. KRYS de Amerika’da bir şirketin telefon hatlarını kullanarak, benzer bir şikayet hattında aracı olmak için kolları sıvadı. Bunun için altyapı hazırlıklarına devam ettiklerini söyleyen Aykaç, piyasanın olgunlaşmasını beklediklerini söylüyor.

Türk şirketleri, itibar kaybetmemek için çoğunlukla suçun üstünü örtüyor. Bir de bu olaylar aile şirketlerinde meydana geldiğinde, ’aman evde huzurumuz kaçmasın’ diyerek boş veriliyor. Eğer çalışanınız yıllık izinlerini kullanmıyor, sürekli fazla mesaiye kalıyor hatta ve hatta terfiyi reddediyorsa; şirketiniz çok iyi işler yapıyor ama beklediğiniz kárı bir türlü elde edemiyorsanız… Şirketinizde araştırılması gereken şeyler olabilir, diyor uzmanlar. Siz siz olun bir suiistimal inceleme uzmanına başvurun.

Bir suiistimalcinin profili

KPMG’nin Avrupa, Orta Doğu ve Afrika (EMA) Bölgeleri’ndeki Suiistimal Önleme ve İnceleme Departmanları tarafından yürütülen yüzlerce fiili suiistimal soruşturması neticesinde elde ettiği verilere göre hazırladığı ’Bir Suistimalcinin Profili Araştırması 2007, suiistimalcilerin yüzde 89’unun kendi işverenlerine karşı usulsüzlük yaptığını ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre:

Usulsüzlük yapanların yüzde 70’i 36-55 yaşları arasında.

Faillerin yüzde 85’i erkek.

Profillerin yüzde 68’inde fail, bağımsız hareket etmiştir.

Faillerin yüzde 86’sı yönetim pozisyonunda bulunuyor; bu insanların da yüzde 60’ı üst yönetimde ve/veya yönetim kurulunda yer alıyor.

Faillerin yüzde 50’si bulundukları şirkette 6 yıldan fazla süredir çalışanlar.

Profillerin yüzde 91’inde failler tek bir suiistimal eylemiyle yetinmemişler, birkaç defa aynı suçu işlemişler. Bu profilin yüzde 20’sinde dışarıdan bir ortak işin içinde.

Dahili suiistimalciler en çok finans bölümünde çalışıyor (yüzde 36); onların ardından operasyonlar/satışlar bölümünde çalışanlar (yüzde 32) ve CEO’lar (yüzde 11) geliyor.

Zimmetine para geçirmek en sık rastlanan suiistimal türü.

Açgözlülük ve fırsatın suiistimal eyleminin baskın motivasyonlarından olduğu ortaya çıkıyor.

Avrupa’da suiistimal türlerinin dağılımı, yüzde 23 yolsuzluk, yüzde 22 nakit hırsızlığı, yüzde 20 sahte mali rapor hazırlama, yüzde 10 diğer varlıkların çalınması, yüzde 10 görevi suiistimal, yüzde 9 diğer usulsüz işlemler, yüzde 2 sırların açıklanması, yüzde 2 karapara aklama, yüzde 1 usulsüz hisse senedi alımı ve yüzde 1 sahte para şeklinde. Hindistan ve Ortadoğu’da ise yüzde 33 yolsuzluk, yüzde 24 nakit hırsızlığı, yüzde 17 diğer varlıkların çalınması, yüzde 10 sahte mali rapor hazırlama, yüzde 10 diğer usulsüzlükler, yüzde 5 görevi suiistimal ve yüzde 1 sahte para şeklinde.

KİMLER ÇALIŞIYOR

Suistimal, yolsuzluk veya dolandırıcılık olaylarını inceleyen danışmanlık veya denetim şirketlerinin suiistimal inceleme departmanlarında, genelde emekli ya da istifa etmiş polisler, savcılar, avukatlar, istihbarat çalışanları, bilişim uzmanları, kriminal laboratuvar çalışanları, muhasebeciler, denetçiler ve gazeteciler çalışıyor. İdil Gürdil, Türkiye’nin Uluslararası Saydamlık Örgütü’nün yolsuzluk endeksinde 10 üzerinden 4.1 puan alarak 179 ülke içinde 64’üncü temiz ülke olduğunu hatırlatarak “Bu verinin de gösterdiği gibi, Türkiye yolsuzlukla mücadele eden bir ülke olduğu için, bu alanda istihdam ihtiyacının her geçen gün artacağını düşünüyoruz” diyor. Türkiye’de Certified Fraud Examiner belgesine sahip 140 kişiden biri olan KRYS Genel Müdürü ve aynı zamanda 2006’da kurulan Uluslararası Soruşturma İnceleme Uzmanları Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Tolga Aykaç, bu alanda çalışacak kişilerin denetim bilgisine sahip, istatistiğe ve bilgi sistemlerine hakim olması gerektiğine dikkat çekiyor. Yakın bir zamanda iç denetim departmanlarının zorunlu hale geleceğini hatırlatan Aykaç, yeni kanunlarla birlikte bu alanda daha fazla kişiye istihdam sağlanacağını söylüyor.

NASIL ÇALIŞIYORLAR

Suistimalin önlenmesi için çalışan uzmanlar girdikleri şirkette önce “açık kapıları” yani suiistimal risklerini tespit ediyorlar. Şirketlere, yeterli kontrol olmayan alanlar için önleyici kontroller dizayn ediyorlar. Ayrıca, şirket çalışanlarına suiistimal farkındalık eğitimleri vererek ihbar (whistle blowing) mekanizmalarını oluşturuyor, şirketlerin suiistimal inceleme prosedürlerini ve hareket planlarını oluşturuyorlar. Suistimal soruşturma ekiplerinin oldukça sıkı gizlilik kuralları var. Örneğin KPMG’de üzerinde çalıştıkları şirketin ismini ve işin içeriğini, şirket içinden ya da dışından, hatta zorunlu kalmadıkça ekip dışından birisiyle paylaşmak kesinlikle yasak. Bu nedenle şirket içi kayıtlarda da proje yapılan şirketlerden, şirket ismiyle değil, ekibin verdiği ve şirketi hiçbir şekilde çağrıştırmayacak kodlarla bahsediliyor… Mickey Mouse Projesi, Günışığı Projesi gibi. Ayrıca KPMG suiistimal inceleme bölümü çalışanları ismini içeren ve içermeyen iki farklı kartvizit taşıyor. 4 kişinin çalıştığı departmanda bir adli bilişim uzmanı, iki adli muhasebeci ve bir bölüm ortağı var.

İLGİNÇ YOLSUZLUK VAKALARI

KRYS’nin ortaya çıkardığı yolsuzluk küçük ama “bu da yapılır mı” cinsinden. Malum artık FCT santralleri sayesinde, masa telefonlarından arama yapılıp GSM operatörünün tarifesinden ücretlendirmek yaygın bir uygulama. Maliyet avantajı sağlayan bu FCT santrallerinde bizim cep telefonlarında kullandığımız SIM kartları kullanılıyor. Bir şirkette, KRYS’nin yaptığı inceleme sonucunda 6 FCT santralinden 6’ncısına aşırı yüklenme olduğu tespit edilmiş ki, normalde 1 ve 2’nci santrallere yüklenilir, sistem meşgulse diğer santrallere geçilir, ama 5 ve 6’ncı santrale yüklenme olmazmış. Dolayısıyla bu santrallerin faturaları da düşük gelirmiş. Anlaşılmış ki, bu santrallerin sorumlu amiri, FCT’deki SIM kartı çıkarıp kendi cep telefonuna takınca 6’ncı santralin faturası kabarmış ve böylece yakayı ele veren görevli işten çıkarılmış.

Örnek teşkil edecek bir diğer hikayenin kahramanı bir satış temsilcisi. 5 tane satınca yüzde 1, 10 tane satınca yüzde 2 (aslında toplasanız ancak 50 liralık) bir promosyonu kazanmak için, bir o kadar maliyete girerek, yüzlerce sahte satış raporu ve satış görüşmesi hazırlayan satış temsilcisi, kara geçeceğine zarara geçmiş.

Bir diğer ilginç vaka da KPMG’nin başına gelmiş. İsviçre ofisi, Suriye ve İngiltere’den yolu geçen, bir Amerikan petrol şirketinin Suriye’deki devlet görevlilerine verdikleri rüşveti soruşturmaya gitmiş. Ama sonunda işler karışmış, soruşturmacılar bir arabayla ülkeden ülkeye kaçmak zorunda kalmışlar. Bu da yetmiyormuş gibi işin içine Suriye haber alma teşkilatı El Muhaberat da girmiş ve sonunda olay “bitirilememiş bir ülke dışı rüşvet soruşturması” olarak kalmış.

Şirketlerin yüzde 43’ünde ekonomik suç işleniyor

PwC’nin 40 ülkede 5.400’den fazla şirketin üst düzey temsilcisiyle görüşerek yaptığı PwC Küresel Ekonomik Suçlar Araştırması 2007’ye, Türkiye’den 105 şirket katıldı. Araştırmaya göre son iki yılda tüm dünyada şirketlerin yüzde 43’ü ekonomik suçlara maruz kaldı. Orta ve Doğu Avrupa’da (CEE) bu oran yüzde 50 iken, Türkiye’de yüzde 36. Türkiye’de rakamın bu kadar düşük olmasının sebebi Türk şirketlerinin ekonomik suçları bildirmek istememesinden kaynaklanıyor. Yine rapora göre Türkiye’deki iş yerlerinde rüşvet verme ve rüşvet almanın yaygın olduğu düşünülmesine rağmen araştırmaya yanıt veren şirketlerin sadece yüzde 6’sı son iki yılda rüşvet verme ve alma olaylarıyla karşılaştıklarını bildiriyorlar. Rapora göre:

Türkiye’de en fazla bildirilen suç, şirket varlıklarına yönelik hırsızlık (yüzde 36).

Türkiye’de ekonomik suçlardan kaynaklanan mali kayıp, vaka başına ortalama 3.9 milyon ABD Doları (4.7 milyon YTL). Bu miktar 2.4 milyon ABD Doları olan dünya ortalamasından ve 3.4 milyon ABD Doları olan CEE ortalamasından oldukça yüksek.

Türkiye’de araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 43’ünün ekonomik suçlardan kaynaklanan mali kayıpları 250.000 ABD Doları’nı (300 bin YTL) aşıyor.

Araştırmaya yanıt veren şirketlerin yüzde 42’si suçları tesadüf eseri fark ettiklerini söylüyorlar (örneğin haber verilme ya da rastlantı sonucu).

Araştırmaya katılan şirketlerin yalnızca yüzde 21’i suçluya karşı cezai bildirimde bulunmuş.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 14/09/2008

Modern ofisler belimizi büktü

Yayınlandı: Eylül 7, 2008 / Yazılar

Avrupa ülkelerinde işe bağlı ortak hastalıkların başında kas ve iskelet hastalıkları geliyor. Bilgisayar kullanımının artması, boyun, sırt, el ve elbileği hastalıklarını tetikliyor, bu da ciddi rahatsızlıklara ve işgücü kaybına neden oluyor. İşverenin ergonomik bir ofis ortamı yaratması, çalışanın da duruşuna dikkat etmesiyle sorunun önüne geçilebilecek, ama ne yazık ki ne işveren ne de çalışan bu konuda yeteri kadar bilinçli.

Doktorlar hastalarını uyarıyor ama işverene ergonomik bir koltuk aldırmak deveye hendek atlatmaktan zor.

Son 20 yılda iş yaşamında bilgisayar kullanımının yayılması, verimliliği artırırken ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getirdi. Boyun, üst uzuvlar (el, elbileği, omuz ve dirsekler) ve belde zaman içinde sinsice gelişen, ağrı ve hareket kısıtlanması ile seyrederek sakat bırakabilen Mesleki Kas İskelet Hastalıkları (MKİH) ekran başında çalışanların en yaygın sağlık sorunlarından biri. MKİH, başta bilgisayar kullanımı sırasında boyun, el bilekleri, eller ve belin kötü pozisyonda kullanılmasına, ofis mobilyalarının ergonomik olmamasına bağlı olarak gelişiyor. Kas iskelet hastalıkları yol açtığı sakatlıklar sonucunda iş verimliliğini ve iş memnuniyetini azaltarak, yüksek tedavi harcamaları, tazminat ödemeleri ve iş günü kaybına neden olarak çalışanı, işvereni ve ekonomiyi de olumsuz etkiliyor. Maliyetin en önemli kalemini işe gidememe ve sigorta tazminatları oluşturuyor. Türkiye’de ne yazık ki rakamlar bilinmiyor ama Dünya Sağlık Örgütü ve ABD Çalışma Bakanlığı yoğun bilgisayar kullanımının MKİH’na neden olduğunu ve bu hastalıkların sıklığının ve maliyetinin 1980’den beri ciddi şekilde arttığını bildiriyor. ABD’de 2000 yılında yapılan bir araştırma iş kaybı ve sigorta da göz önüne aldığında, kas ve iskelet hastalıklarının yarattığı yıllık maliyetin 1 trilyon dolar olduğunu ortaya koyuyor. Amerika’da 2007 yılında sadece bel ağrısına bağlı rahatsızlıkların yıllık maliyeti ise 100 milyar dolar olarak hesaplandı. Kas ve iskelet hastalıkları Avrupa’daki en yaygın işyeri kaynaklı hastalıkların başında geliyor. European Agency for Safety and Health at Work’den alınan bilgiye göre 25 Avrupa Birliği ülkesindeki çalışanların yüzde 24’ü sırt ağrıları, yüzde 22’si kas ağrılarından şikayetçi. Sadece yeni üye ülkelere bakıldığında sırt ağırları yüzde 39, kas ağrıları ise yüzde 36 oranında. Bütün Avrupa’da olduğu gibi İngiltere’de kas ve iskelet hastalıkları en çok görülen iş nedenli hastalıklar. İngiltere’de kas ve iskelet hastalıkları 1 milyon kişiyi etkiliyor. En sık görülen rahatsızlıklar ise sırt ağırları, boyun ağrıları, kol, el ve elbileği rahatsızlıkları. İngiltere’de sırt ağrıları için kurulan The Charity for Healthier Backs’in araştırmasına göre sırt ağrıları nedeniyle 2003-2004 yılında yaklaşık 5 milyon çalışma günü kaybedildi. Sırt rahatsızlığı olan bir çalışan bu sürede ortalama 20 gün işe gidemedi.

10 yılda şikayetler arttı

Kas ve iskelet hastalıklarındaki şikayetler son 10 yılda ciddi şekilde arttı. Amerika’da 1997’de yüzde 37 olan evlerdeki bilgisayar oranı şimdi yüzde 65’lere çıktı. Yine Amerika’da boyun ağrılarının görülme sıklığı da bilgisayar başında çalışan kişilerde yüzde 58 civarında. Bilgisayar kullananların yarısından fazlası kas iskelet hastalığı ile ilgili yakınmalar bildiriyor. Bir araştırmada haftada 15 saatten fazla bilgisayar kullanan ve işe başlarken hiçbir sorunu olmayanların yarısından fazlasında, çalışma yaşamlarının ilk 12 ayı içinde kas iskelet hastalıklarının ortaya çıktığı saptandı.

Ofis çalışanları ve bilgisayar kullananların yaklaşık yarısını etkileyen boyun, üst uzuv ve bel ağrılarının vücudun doğru kullanımı, monitor, klavye ve mouse’un, masa ve koltuğun ergonomik düzenlenmesiyle çok büyük ölçüde engellenebileceğine dikkat çeken İstanbul Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı ve Kas İskelet Hastalıkları ve Ergonomi Birimi Sorumlu Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emel Özcan “Yapılan araştırmalara göre, ergonomi eğitimi ve sadece sandalye değişikliğini kapsayan ve maliyeti 1.000 ABD Doları (1.200 YTL) olan bir ergonomi programının uygulanması ile bir yılda 25.000 ABD Doları (30.000 YTL) tasarruf sağlanıyor” diyor.

Bilgisayar kullanımının artmasıyla en sık görülen kas ve iskelet hastalıkları boyunda kas zorlanması (gergin boyun sendromu), boyun fıtığı, el bileğinde sinir sıkışması (karpal tünel sendromu), başparmak, el bileği, omuz ve dirsekte tendon iltihaplanması ve bel ağrıları olarak sıralanıyor. Bu hastalıkların belirtileri ise ağrı, kollarda ve parmaklarda uyuşma, karıncalanma, güçsüzlük, hareket güçlüğü, baş ağrısı, yorgunluk ve halsizlik, aile ve iş yeri fonksiyonlarında bozulma ve depresyon olarak kendini gösteriyor. Bu hastalıkların oluşmasındaki en büyük etkenler ise tekrarlamalı ve zorlamalı klavye ve mouse kullanımı, el bileği ve elin, dirsekler, omuzlar ve boyunun kötü pozisyonlarda kullanımı, uzun süreli aynı pozisyonda çalışma, koltuğun ve masanın uygun olmamasına veya kötü alışkanlıklara bağlı kötü pozisyonda oturma, ekranın, klavyenin ve mouse’un yüksekliğinin ve kullanımının çalışana uygun olmaması, aydınlatma, sıcaklık, nem gibi çevresel etkenlerin yetersizliğinin yanı sıra iş memnuniyetsizliği, ağır iş yükü, monotonluk ve yetersiz iş arkadaşı gibi psikososyal etkenler ile yaşın ilerlemiş olması, sigara içimi gibi nedenler de mevcut. İşyerlerinde sigara içiminin yasaklanması bu açıdan büyük bir adım oldu, çünkü sigara da kas ve iskelet hastalıklarını tetikleyen önemli bir unsur.

Bir saat çalışan birisinin 10 dakika ara vermesi, bilgisayarın başından kalkması tavsiye ediliyor. Ama aralıksız çalışma beklentisi eklemlere ve kaslara çok yoğun bir yük bindirerek kas ve iskelet hastalıklarına neden olan en önemli etkenlerden biri. Tabii bilgisayara olan uygun açı, klavyeyi nasıl kullandığınız da çok önemli. Fakat diğer taraftan teknolojinin de hızla gelişmesiyle insanlar neye dikkat edeceklerini şaşırıyor, tam ’artık nasıl daha ergonomik çalışacağımızı öğrendik’ derken yeni bir ofis ekipmanıyla karşılaşınca kafalar karışıyor. Masaüstü bilgisayarlarla nasıl çalışılacağı yeni yeni öğrenilmeye başlanmışken laptoplar yaygınlaştı. Laptoplar yüzünden insanlar daha küçük ekranlarla, hiç ergonomik olmayan klavyeler ve mouse’larla çalışır hale geldiler.

Bilgisayarın diğer ofis araç gereçlerinin hemen yanında durması, bir o yana bir bu yana dönüp çalışmak da duruş bozukluklarına neden oluyor. Diğer taraftan arkası boş kalan sandalyeler başta olmak üzere ergonomik olmayan ofis ekipmanları bel ağrılarını da ciddi şekilde tetikliyor. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Cihan Aksoy, bu nedenle daha önceden ayakta çalışanlarda rastladıkları bel fıtıklarının artık oturarak çalışan hastalarında da sıklıkla görüldüğünü söylüyor.

İstanbul Tıp Fakültesi’nde kurulan Kas İskelet Hastalıkları ve Ergonomi Birimi’nin bilgisayar kullanan 370 kişi üzerinde yaptığı araştırmaya göre, çalışanların yüzde 80’inde boyun, sırt ve bel ağrısı, yüzde 40’ında el ve el bileği hastalıklarına rastlandı. Çalışanların yüzde 65’inin klavye, mouse gibi ekipmanları yanlış kullandığı ve bu durumun hastalıklar için risk oluşturduğu tespit edildi.

Kimler risk altında

Prof. Dr. Cihan Aksoy, bankalardan çok hastaları olduğunu söylüyor. Reklam ajanslarında çalışan grafikerlerin ve diş doktorlarının da hepsinde kas ve iskelet hastalıklarının gözlendiğini belirtiyor. Hemşireler ve cerrahlarda ayakta çalışmaktan kaynaklanan bel ve sırt ağrıları çok sıklıkla görülürken, bilgisayar başında oturanlarda ön kol, tendom ve boyun ağrılarına rastlanıyor. Marmara Üniversitesi Fizik Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Gülseren Akyüz Prof. Dr. Gülseren Akyüz, bilgisayar başında 4 saattin üzerinde çalışanlarda bu ağrıların görüldüğünü söylüyor ve kronik ağrıların yaşamı çok olumsuz etkiledğini, kişiyi engelli hale getirdiğine dikkat çekiyor.

Ofis ve kas hastalıklarından korunmak eğitim ve ergonomik ofis düzenlemeleriyle büyük ölçüde mümkün olsa da ne yazık ki işveren de çalışan da bu konuda yeteri kadar bilinçli değil. Prof. Dr. Cihan Aksoy, bir fıtık hastası ve çalıştığı şirketle olan diyaloğunu anlatıyor: “Ciddi bel fıtığı olan bir hastam işyerinde ergonomik açıdan uygun olmayan bir koltukta oturuyordu. Katalogdan ona uygun bir koltuk seçtim ve bunu kullanacaksın dedim. O koltuk müdür koltuğuymuş, şirkete o koltuğu aldırabilmek için bizzat ben, 20 defa yazıştım. En sonunda almak zorunda kaldılar. Şirketlere bireysel düzenlemeler yaptırabilmek gerçekten çok zor.” Aynı sorunu çoğu kez yaşadığını söyleyen bir diğer doktor da Gülseren Akyüz: “Kişinin kendi vücuduna duyduğu saygı ve kendi kişisel haklarını araması gerekiyor. Kişi hekimden çalışma koşullarına yönelik bir rahatsızlığı olduğunu öğrenirse bunu işyeri ile konuşabilmeli. Örneğin bel fıtığı atağı geçiren bir hastamın, bel kısmı boşta kalan sanalyede oturması uygun değil. Ama hasta ben bunu işverenime anlatamam, koltuğumu değiştirmez diyor.”

İşveren de çalışan da ergonomiye gereken önemi vermiyor. Bir hastalığı olduğunda doktor doktor dolaşıyor ama bunun işyerinden kaynaklanabileceğini hiç düşünmüyor. Diğer taraftan çok ender de olsa uluslararası kurumsal firmalar çalışanları için ergonomik bir ortam hazırlamaya ve çalışanlarına ergonomi eğitimi aldırmaya başladılar. Prof. Dr. Gülseren Akyüz, bu eğitimlerin 30-35 dakikalık seminerler halinde değil de haftada 2 gün 3 saat gibi daha programlı bir şekilde verilmesinden yana: “Ama tabii bunlardan sonra da uygun çalışma şartlarının işveren tarafından sağlanması gerekiyor. Bu da bazen ciddi maliyet tutabiliyor. O yüzden bu işe çok kalkışmak istemeyebiliyorlar. Keşke baştan işyeri yapılırken ışık nereden gelir, kişi nerelerde oturursa daha verimli olur, klima nerede durursa kişileri olumsuz etkilemez diye düşünülseydi.”

Yasa var ama yaptırımı yok

Ülkemizde de ofis çalışanlarında ve bilgisayar kullananlarda çeşitli kas iskelet hastalıkları yasalarda meslek hastalığı olarak kabul ediliyor. Fakat çalışan, hekim ve işveren tarafından bu yönüyle yeterince tanınmadıkları için, iş dünyasında bu hastalıklara ve ergonomiye gereken önem verilmiyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2003 yılında yayınladığı ’Ekranlı Araçlarla Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik’ işverene çalışma merkezlerinde, ekranlı araçların kullanımından kaynaklanan zorlayıcı travmalara neden olabilecek riskleri belirleyecek ve bu riskleri ortadan kaldıracak sağlık ve güvenlik önlemlerini alma, ergonomi eğitimi verme ve ergonomik iyileştirmeler konusunda yükümlülükler getirdiği halde buna uyan şirket sayısı çok az. Prof. Dr. Cihan Aksoy, bu hastalıkların meslek hastalığı olarak tanınsa da ispatlanmalarının çok zor olduğunu söylüyor: “Örneğin vibratör kullananlarda, kamyon şöförlerinde bel fıtığı daha fazla. Çünkü belin üzerine çok fazla yük biniyor, onu ispatlamak kolay. Diğer taraftan karpal tünel, el bileğindeki sıkışıklık, bilgisayar kullanalarda çok fazla ama ev hanımlarında da aynı şekilde çok görülüyor. Dolayısıyla hastalığın ofisten kaynaklandığını kanıtlamak güçleşiyor.”

Uygulamalı Ergonomi Derneği kuruldu

Ofis çalışanlarında mesleki kas iskelet hastalıkları ve ergonomi konusundaki yetersizlikler göz önüne alınarak İstanbul Tıp Fakültesi’nde, yaklaşık 3 yıl önce Prof. Dr. Emel Özcan’ın sorumluluğunda Kas İskelet Hastalıkları ve Ergonomi Birimi kuruldu. Birimin amacı ofiste ve sanayide çalışanlarda kas iskelet hastalıklarını engellemek, iş memnuniyeti ve üretkenliğini artırmak. Birim işe özgü fizik tedavi ve rehabilitasyon, ofis çalışanları için ergonomi eğitimi, profesyoneller için ve yöneticilere yönelik eğitim ve konferanslar, ofiste ergonomik risklerin değerlendirilmesine yönelik çalışmalar yapıyor. Özcan, 15 gün önce de Uygulamalı Ergonomi Derneği’ni kurdu. Dr. Emel Özcan’ın başkanlığında, doktor, mühendis, işveren ve hukukçulardan oluşan bir yönetim kurulu olan dernek, sanayide ve ofiste çalışanlarda ve iş sağlığı ve güvenliği ile ilgilenen profesyonellerde ergonomi farkındalığı oluşturmak, kas iskelet hastalıklarını ve diğer sağlık sorunlarını önlemek için çalışmalar yapmayı ve en önemlisi başta çalışan kesim olmak üzere toplumda ergonomi konusunda bir farkındalık yaratmayı amaçlıyor.

OFiSTE ÇALIŞIRKEN

Monitörün üst kenarı göz seviyesinin hafifçe altında olmalı (Tavsiye edilen uzaklık 46-76 cm).

Masanın yerden yüksekliği 72-75 cm olmalı. Ayak açıklığı ise minimum 60 cm.

Sandalyenizin arkasını sırtınıza uyacak şekilde ayarlayın.

Uyluklar yere paralel olmalı.

Ayak yere düz basmalı. Gerekiyorsa ayaklar için bir dinlenme tahtası kullanın.

Ekrandan ışığın yansımasına ve gözünüze girmesine izin vermeyin.

Dirsekleri klavye ile aynı yükseklikte tutun.

Yazı yazarken veya dosyaları karıştırırken telofonu kulakla omuz arasında tutarak konuşmak boyun ve omuz ağrılarını artırır. O nedenle mikrofonlu telefonlar tercih edilmeli.

Hafif öne eğilmiş şekilde oturun ve gün içinde sandalye arkasının açısını ve oturma zemini açısını birçok kez değiştirin.
Burcu ÖZÇELİK, Hürriyet İK, 07/09/2008