Ocak, 2010 için arşiv

Düşünün, eşinizle aynı işi yapıyor hatta aynı işyerinde çalışıyorsunuz. İlk aklınıza gelen cümle “Aman Allahım ne monoton bir hayat” olabilir. Ama durum hiç de öyle gözüktüğü gibi değil. Bir kere evli çiftler, aynı dili konuşuyor olmaktan, empati kurmaktan, birbirlerine destek olmaktan ve işe birlikte gidip gelmekten son derece memnunlar. En azından öyle diyorlar. Tabii çiftler işyerinde diğer çalışanların gözünde “tek bir birey” olarak algılanmaktan, birinin etkilendiği şeyden diğerinin de etkilenmesinden şikayetçiler, ama genel olarak aynı işi yapıyor olmanın sağladığı avantajlar, dezavantajlarından çok daha fazla diyorlar. 
Aynı işi yapanların veya aynı işyerinde çalışanların hayatlarının çok monoton olduğu düşünülür. 24 saat bir arada olmak birçok kişi için çok sıkıcı bir durum gibi gözükse de, aynı işyerinde çalışmak 24 saat beraber olmak anlamına gelmiyor. İş temposunda evli olduğunuzu unutuyorsunuz bile.
Forumlarda yazanlara, görüştüğümüz evli çiftlere bakılırsa, birlikte çalışmak hiç de sanıldığı gibi tüyleri diken diken eden bir şey değil. Evli çiftler de, etrafında evli çiftler olan diğer çalışanlar da gayet mutlu. Sıkıldığını söyleyen, sürekli beraber olmaktan yakınan yok, aynı departmanda dirsek dirseğe çalışılmadığı sürece. Bu kadar yakın çalışanların ise iş problemlerini kişiselleştirdikleri ve eve de yansıttıkları söyleniyor. O nedenle aynı departmanda çalışanların sorumlulukları ayırmaları, iş bölümü yapmak iyi bir fikir. Yine aynı işte çalışan çiftlere evde iş konuşmamaları da öneriliyor.
Eşi ile yaklaşık 1.5 sene aynı departmanda çalışan Serkan Vatansever, 24 saatini nasıl geçirdiğini şöyle anlatıyor: “Sabah beraber kalkıyorduk, bazen kahvaltıyı evde bazen de şirkette yapıyorduk. Servise beraber binip şirkete beraber geliyorduk, öğle yemeklerine de genellikle beraber iniyorduk. Her zaman beraberdik. Akşam da beraber gidiyorduk eve. Evde elimizden geldiği kadar işten konuşmamaya çalışıyorduk. Ama genede bir şekilde konu açılıyordu, açıldığını fark edincede hemen konuyu kapatıyorduk. Sevdiğiniz insan sürekli yanınızda, en yakın sırdaşınız. Eşiniz işyerinde iyi şeyler yaptığı zaman sanki kendiniz yapmış gibi mutlu oluyorsunuz. Ama arkadaş gibi olmaya çalışmak büyük dezavantaj, işyerinde öyle bir olmalısınız ki arkadaşlarınız bile sizin evli olduğunuzu unutmalı.”

Hem iş ortağım hem sevgilim
İletişim alanında eğitim ve danışmanlık hizmetleri veren ELC Consultants’ın yöneticileri Ebru ve Andy Kovacs, Londra’da tanıştılar. 2003 yılından bu yana evliler. Ebru Kovacs daha önce farklı işlerde çalıştıktan sonra, eşinin uzun zamandır yaptığı birlikte çalışma teklifini kabul ederek 2009 yılı başında eşinin yanında çalışmaya başladı.
Andy Kovacs, “Bir yılı geride bıraktık ve aldığımız en doğru kararlardan biriydi, beraber çalışmak benim hayalimdi ve gerçekleşti. Eşim benim en yakın arkadaşım, iş ortağım ve sevgilim. Beraber çalışmak benim her zaman hayalimdi ve başardık. Kritik yapmak, geri bildirim vermek ve farklı fikirleri paylaşmak çok önemli; biz de bunu sıklıkla yapıyor ve bu sayede de ilerliyoruz” diyor.
Ebru Kovacs ise daha önce farklı firmalarda çalışırken iş yoğunluğundan eşini görememekten şikayetçi olduğunu söylüyor: “Andy’nin programı çok yoğun, ofis dışında geçirdiği gün sayısı oldukça fazla, projeler için yurtiçinde ve yurtdışında oluyor, hele ki ürün geliştirme dönemlerinde akşamları da çalışır, 24 saati zor yeten insanlardan. Durum böyle olunca beraber çalışmak benim için çok iyi, gün içinde ofiste görüşebiliyoruz. Ancak ben başka firmada çalışırken, görüşememekten şikayetçiydim.”

Aynı dili konuşuyoruz
Aynı mesleğe mensup olmanın çok büyük avantajları ve dezavantajları var. En basitinden, izinleri beraber ayarlamak, eve birlikte gelip gitmek çok çok büyük avantaj; tabii birinin işi varken diğerinin onu beklemek zorunda kalmasını, her yere birlikte gidip gelmenin yarattığı o bağımlılık hissini hesaba katmazsak. Çünkü evli çiftler bir yere yalnız gitmek zorunda kaldıklarında çok bocalıyorlar, tabir yerindeyse sudan çıkmış balığa dönüyorlar.
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde 1997 yılında tanışan ve 2001’de evlenen Doç. Dr. Aslı Yapar Gönenç ile Doç. Dr. Özgür Gönenç, aynı işi yapıyor olmanın en büyük avantajının birbirleriyle aynı dili konuşuyor olmaları olduğunu söylüyor: “Birbirimizin sorunlarını, sevinçlerini çok iyi anlayabiliyoruz; bir makale üretme aşamasında yaşanan stresi, bir profesörlük kadrosunun çıkmasının ne demek olduğunu, bir doçentliği kazanamanın ne demek olduğunu, hem o stresi hem de sevinci anlıyoruz. Ama dışarıdan birisine doçentlik sınavına gireceğim deseniz, o size ’Eeee, ne var gir’ der.”
Özgür Gönenç, “Başka işlerde çalışsanız işle ilgili kafanıza takılan şeyleri karınızla paylaşamazsınız çünkü işten anlamaz. Burada işi bildiğinizden, aynı işyerinde çalıştığınızdan sorunlar daha kolay çözülüyor” diyor.

Bilgi paylaşımı yapıyoruz
Aynı işi yapmanın en büyük artılarından biri karşınızdakiyle empati kurabilmeniz, hatta bilgi paylaşmında bulunarak birbirinizin iş hayatına pozitif katkılar sağlayabilmeniz. Kendisi gibi bankacı olan eşi M.S. ile 7 yıldır evli olan A.S.: “Öğrenecek çok şey var. Eksikliklerimizle ilgili birbirimize danışabiliyoruz. İşle ilgili sıkıntılarda birbirimize daha rahat anlayış gösterebiliyoruz” diyor.
Eğer çiftler patronsa ve aynı odayı paylaşıyorsa aralarında işbirliği yapmak çok önemli. Kadın hazır giyim markası Koton’un sahipleri Gülden ve Yılmaz Yılmaz, Koton’un ticari hayatına başladığı 1988 yılından bu yana beraber çalışıyorlar. Halen de işyerinde aynı odadalar, ama aralarında iş bölümü yapmışlar. Gülden Yılmaz, koleksiyonun başında, Yılmaz Yılmaz ise mali konularla ilgileniyor. Her ikisi de şirketin tüm işleyişinde bilgi ve söz sahibi. Gülden Yılmaz, birlikte çalışmalarının en önemli artılarından birisinin yetişemedikleri toplantıları bölüp, günün sonunda birbirlerine aktarmaları olduğunu söylüyor. Gülden Yılmaz, birbirlerini eleştiren bir çift olmalarının da bir avantaj olduğunu söylüyor: “Aslında bu negatif olarak algılansa da birimizin aklına yatmayan bir karar alındığında biz birbirimizi çok eleştirebilen bir çiftiz. Bir taraf diğerini ikna edene kadar da bu tartışmalarımızı sürdürürüz. Çift olmanın en önemli artısı da bu galiba. Çünkü o tartışma bir fikir üzerinde anlaşılana kadar devam edebiliyor. Bu da karar alma süreçlerinde, alınan kararın sağlıklı olması açısından avantaj yaratan bir durum.”

Sizi tek kişi olarak algılıyorlar
Eşi Prof. Dr. Acar Baltaş ile çalışan Prof. Dr. Zuhal Baltaş, aynı yerde çalışıyor olmanın dezavantajını görmediğini, avantajlarının ise sayısız olduğunu söylüyor: “Bireysel ilişkiniz açısından gün içinde çok sık olmasa da yolunuz kesişebiliyor. Yemek yeme imkánınız olursa birlikte yeme şansınız da oluyor. Düşünme, geliştirme veya çözme için zaman avantajınız var. Günün değişen programlarına ayak uydurmak daha kolay. Örneğin bir sorun varsa çözüm için rol bölümü de var.”  
Aynı işyerinde çalışmanın bir de dezavantajları var. Bir kere herkes sizi aynı kişi olarak düşünüyor. Kocası öyle düşünüyorsa, karısı da ondan farklı değildir diye bakılıyor. Çalışma arkadaşlarınız sizi tek bir bireymiş gibi algılıyor. Aslı Yapar Gönenç, “Aynı kurumda çalışıyor olmanın bizden kaynaklanan bir dezavantajı yok. Ama dışarıdan bakanlar eşi öyle düşünüyorsa, o da öyle düşünüyordur diyorlar, oysa bizim aramızda da görüş ayrılıkları olabiliyor. Dışarıdan bakanlar bizi tek kişi olarak algılıyor, her bireyin ayrı olduğunu düşünmek lazım.”
Diğer taraftan kurum içinde yaşanan bir olayın diğer eşe yansıması da bir diğer dezavataj. Eşiniz bir tartışmadan, bir anlaşmazlıktan vs etkilendiğinde sizde etkilenebiliyorsunuz ister istemez. 

Rol çatışması
Pek çok şirket evli çalışanlara sıcak bakmıyor. Örneğin holdingler eşlerin aynı şirketlerde olmalarını tercih etmiyorlar. Gerekçe özellikle terfilerde, maaş zamlarında, işten çıkarmalarda sorun çıkacağının düşünülmesi, eşlerin birbirlerini kayıracakları fikri.
Zaman zaman işyerindeki rollerle evdeki rollerin çatışması da sık rastlanan bir durum. HRM Kurucu Ortağı Aylin Coşkunoğlu Nazlıaka, eşlerden biri amir rolündeyse bu tür çatışmaların daha sık yaşandığını söylüyor: “Amir rolündeki eşin verdiği bir görevi diğer eş yapmak isteyebiliyor. Aynı işyerinde çalışan eşler, akşam eve gittiklerinde iş yerindeki sorunlarını paylaşırken birbirlerini etkileyebiliyor. Örneğin amir konumundaki eş, diğerinin iyi geçinemediği bir kişi hakkında objektif bir performans değerlendirmesi yapamıyor. Ayrıca evlilikteki tartışmalar, özellikle iş hayatında çalışan kişiler tarafından daha kolay unutulurlar, ancak iki eş de aynı yerde çalışıyorsa, çatışmanın unutulması yerine daha da tırmandırılması söz konusu olabilir. Evli olan ve olmayan çiftlerin aşkının bitmesi de aynı iş ortamında çalışmayı zorlaştırıyor.”

İş arkadaşları ne diyor?
Evli çiftlerin bir arada çalışıyor olması, onlar için eve birlikte gidip gelme, benzinden tasarruf etme gibi bir takım avantajlar sağlıyor demiştik. Ama bu avantajlar diğer çalışanların dezavantajları olabiliyor. Nasıl olsa onlar evli, aynı saatte çıksınlar, aynı zamanda tatile gitsinler fikri diğerlerini rahatsız edebiliyor. Yine aynı şekilde eğer evli çiftler evdeki kavgalarını da iş dünyasına taşıyorlarsa bu da diğer çalışanların tepkisini çekiyor.
Nazlıaka, “Aynı işyerinde çalışan eşlerin işyerindeki diğer kişilerle ilişkilerinde eşlik konumunu işyeri düzenine karıştırmamaları gerekir. Bu eşlerin ilişki dengesini ne kadar sağlıklı tuttuğuyla orantılı olmakla birlikte, hem evde hem işte birlikte olan çiftlerin kendilerine eş ilişkisinden farklı bir özgürlük alanı yaratmak amacıyla iş arkadaşlarına sarılmaları, eşleriyle olan sıkıntılarını paylaşmaları iş arkadaşları açısından itici olabilir” diyor.
Avantaj ve dezavantajları neler?
Avantajlar
Eve birlikte gidip gelirsiniz, zamandan ve benzinden tasarruf edersiniz.
Biri yıllık izin alınca diğeri de otomatik olarak izinli sayılır.
Aynı dili konuşursunuz, sizin heyecanınızı, stresinizi çok daha iyi anlar ve ona göre davranır.
İş yükünüz çoksa eşinizden hiç çekinmeden yardım isteyebilirsiniz.
Asla yeteri kadar görüşememekten şikayet etmezsiniz.
Bugün iş uzadı, geç saatlere kadar ofisteydim… yalanı sizin için geçerli değil. (Diğer eş için bir avantaj.)

Dezavantajlar
Herkes sizi aynı kişi olarak görür, aranızda görüş ayrılığı olabileceğini hesaba katmazlar. Yani iş arkadaşlarınızın “karısı böyle düşünüyorsa kocası da aynı fikirdedir” bakışlarına maruz kalırsınız.
İşyerinde eşiniz birisiyle tartıştığında veya bir sorun çıktığında siz de mutsuz olursunuz, etkilenirsiniz.
Bütün gün evde iş konuşmak evlilik hayatınızı monoton hale getirebilir, tüm yaşamınız işten ibaret olabilir.
Evdeki tartışmalarınızı işinize yansıtma olasılığınız.
Bugün iş uzadı, geç saatlere kadar ofisteydim… yalanı sizin için geçerli değil. (Yalancı eş için bir dezavantaj.)
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

 

Reklamlar

Kıskançlık insanın doğasında olan bir duygu; azı karar çoğu zarar, özellikle de iş dünyasında. Kararında kıskançlık işyerinde motivasyonu artırırken, abartılı kıskançlık sizi kemirip, yok ediyor. Aynı şekilde şirkette de verim kaybına, huzursuzluğa neden oluyor. Çalışanlara adil davranmamak kıskançlığı körüklüyor. İşyerinde en çok yeni gelenleri, bizden daha başarılı olanları, patronla yakın iletişimde olanları kıskanıyoruz. İşyerinde önerdiğiniz fikirler sürekli eleştiriliyor, kimi zaman alay konusu oluyor, ya da sabote edilmeye mi çalışılıyor? İnsanlar arkanızdan fısır fısır sizi çekiştiriyor, ters ters süzüyor, içten içe size kıskançlık ve öfke mi duyuyorlar? Aynı şekilde siz de hiç çalışmayan ama sizinle eşit seviyede değerlendirilen, ya da sizin üstünüze tepeden inme bir şekilde getirilen yöneticinize karşı kıskançlık ve öfke mi duyuyorsunuz?
Yalnız değilsiniz. İşyerinde kıskançlık çok yaygın bir duygu; bu duygunun azı karar, çoğu zarar. 
Kıskançlığın genellikle eğitimli, 30’lu yaşlarda, kariyer hedefi yüksek kişiler arasında daha fazla olduğu söyleniyor. Örneğin iki kişinin birlikte yaptığı bir projede, birinin diğerinden bilgi gizleyip, projeyi daha çok bireysel çalışması haline getirip yöneticisini etkilemeye çalışması çok yaygın bir durum. Yine başarılı bir kadının özellikle de çekici ise başarısının dış görünüşüne bağlanması, hakkında türlü dedikodular çıkarılması çok sık rastlanan bir örnek. Bu durumda kişi çalışma hayatından soğumakla kalmıyor, depresyona bile girebiliyor. 

Rekabet kıskançlığı körüklüyor
Kıskançlık insanın doğasında olan bir duygu. İnsanın içini kemiren, mantıklı düşünmesini engelleyebilen bu duygu, çocukken aile içinde başlıyor, okul ve iş yaşantısında da kendini gösteriyor.
Rekabetin çok olduğu ortamlarda kıskançlık duygusunun artması doğal kabul ediliyor.
Günümüzde iş yaşamı en zorlayıcı rekabet alanlarından biri. Rekabet duygusu ile gelen kıskançlık insanı kamçılayan, çalışması için motive eden, üretken hale getirebilen bir ortam yaratabileceği gibi, tamamen yıkıcı bir duruma da sebep olabiliyor. Bu konuda şirketlere ve yöneticilere çok iş düşüyor.
Nisan Psikolojik Danışma Merkezi’nden Uzman Psikolog Feyza Bayraktar, “Eğer bir çalışan başka bir çalışanın başarısını kıskanıyor, bu durum onu daha çok çalışmaya ve kendi kariyerinde ilerlemeye itiyorsa, bu yapıcı bir kıskançlıktır. Yalnız, kişi durmadan kendisine haksızlık yapıldığını savunuyor, kendisine verilen olanakları başkalarınınki ile kıyaslıyor ve kendi durumundan durmadan şikayet ediyor, karşısındakine zarar vermek istiyor ve bu durum da onun çalışma motivasyonunu azaltıyorsa, iş yerinde kıskançlık yıkıcı hale gelmiş demektir.” O nedenle işyerinde kıskançlığı iyi yönetiyor olmak gerek.

En çok başarılılar ve yeni gelenler kıskanılıyor
Davranış Bilimleri Enstitüsü Kurumsal Gelişim Merkezi Müdürü Ayşegül Horozoğlu, haset, kıskançlık, büyük hedefler ve meydan okumaların psikolojik şiddetin de temel nedeni olduğunu söylüyor: “Kişi, iş arkadaşlarından birine daha iyi çalıştığı, daha çok sevildiği için içerleyebilir. Performansları kendilerinden daha iyi ve daha üretken olan birisiyle kıyaslanacağı için, yetenekli olanı kıskanır ve ona karşı psikolojik şiddet uygulamayı tek çıkar yol olarak görebilir. Bu nedenle kendi performanslarını yükseltmek yerine yukarıdakini kendi seviyesine çekmeye çalışabilir.”
Peki işyerinde en çok kimler kıskanılıyor?
İşyerinde çalışanlar en çok birbirlerinin başarısını ve yeni gelenleri kıskanıyorlar.
Hırslı, kariyer hedefleri yüksek olan, rekabet duygusunu daha yoğun hissedenler iş yerinde kıskançlık duygusuyla daha fazla yüzleşiyor.
Adaletsizliğe uğradığını hissedenler, çalışmayan ekip arkadaşıyla aynı kefeye konanlar,
Daha eğitimliler,
Yöneticilerle iletişimi iyi olanlar,
Yüksek maaş alanlar
Torpilliler en çok kıskanılanların başında geliyor.
Kadınlar duygularını genelde daha yoğun yaşadıkları ve daha çok belli ettikleri için kadınlar arası kıskançlık daha net algılanıyor. Feyza Bayraktar, “İnsanlar doğası gereği kıskandığı insanın eksik bir yönünü arayarak kendilerini rahatlatmaya çalışırlar. Dolayısıyla iş yerinde kıskanılan kişinin eksik bir yönü keşfedilemedikçe kıskançlık duygusu yoğunlaşır. Bu durum kıskanılan kişinin kişiliği, özel yaşamı ile ilgili dedikodu yapılmasına kadar gider. Bu da iş yerinde motivasyonu azaltır, gruplaşmaya sebep olur, kişiler arası güveni sarsar ve çalışma verimi düşürür” diyor.

Kıskançlıktan kurtulun
Kıskançlıktan kurtulmak için öncelikle kişi kıskançlık duygusunu kabul etmeli ve bunun bir problem olduğunun farkına varmalı.
Kıskançlık yaşayan kişiler, kıskançlıklarının nedenlerini araştırmalı, kendi kendilerini sorgulamalı ve hangi davranışlarını değiştirmeleri gerektiğini belirlemeliler. Bu kişilerin özellikle başarmak zorunda oldukları konulardan biri, ilişkiyi korumaya ve sürdürmeye çalışmak olmalı. Yapıcı yaklaşım sergileyerek daha yakın olmaya ve daha fazla şey paylaşmaya açık olmalılar.
Kıskançlık duygusunun sebebi üzerinde yoğunlaşmalı, örneğin kişi neyi kaybetmekten korkuyor, kendisi ile ilgili güvensizlikleri neler, gibi. Ve çözüm yolları ya da bu duygularla baş etme yolları aramalı, gerekirse psikolojik destek almalı.
Kıskançlık yaşayan kişiler yaşandığını düşündükleri rekabette yarışı kaybedeceklerini düşünerek kendilerini değersiz, önemsenmeyen, sayılmayan ve sevilmeyen bir insan gibi hissederler. Bu düşünceyi yok etmek için kendilerine olan güvenlerini sağlamlaştıracak tedbirler almalıdırlar.
Kendisini başkalarıyla kıyaslamaya son vermeye çalışmalı, çünkü kişi kendisini başkalarıyla kıyasladığı sürece eksik bir yönünü bulup bunun için üzülecektir. Dolayısıyla kişi kendi hedeflerini belirleyip onlara ulaşmak için verilen tüm imkanları kullanmalı, kendi eksik gördüğü noktaları geliştirmeye çalışmalı.
Kişinin kıskandığı kişiyle iletişim kurması, onun hakkında daha çok bilgi edinmesi ve onu başarısından dolayı kutlaması onu rahatlatabilir. Bilinmezlik genellikle daha rahatsız edici olabilir, kişiyi tanımak bu duyguyu azaltabilir. O kişiyi kutlayabilmek kişinin kendisini daha iyi hissetmesine yardımcı olabilir.
Kendinde kuvvetli yönler bulunmalı ve onlar üzerinde yoğunlaşıp bu yönlerin verimli hale getirilmesi için çalışmalı.
Kişi haksızlığa uğradığını düşündüğü noktada imkanı varsa yöneticilerine düşüncelerini ifade etmeli.
Kıskançlık duygusunu güvenilen biriyle paylaşmak omuzlardaki yükü bir parça hafifletebilir.
Kıskanılan kişinin diğer çalışanlarla iyi ilişkiler kurmaya çalışması kıskançlık hedefi olmasını engelleyebilir.

Açık ofiste durum daha zor
İşyerinde kıskançlık varsa çalışanlar sadece işle ilgili gerektiğinde diyaloga giriyorlar. Onun dışında birbirlerinden uzak durmaya çalışıyorlar. Yani ancak birine işi düşünce konuşur, kısaca “işimi yap, işini yapayım” felsefesini benimsiyorlar. Açık ofiste çalışılıyorsa durum daha da zor, çünkü kişi devamlı olarak kıskandığı kişi ya da kişileri görmek zorunda kalıyor. Sabah işe giriş, akşam çıkış ve yemek aralarında verilen selamların boşa gitmesi, sürekli süzen bakışlar, etraftayken alçalan sesler gibi yaklaşımlar kıskançlık katsayısının tahammül sınırlarını zorladığı durumlar. O zaman da bu durumda kalan kişi mutsuz oluyor ve işten ayrılıyor.

Adil bir insan kaynakları gerek
Yerine adam yetiştirmemek, bilgi paylaşmamak da kıskançlık sonucu oluşan davranışlar. Ayşegül Horozoğlu, işyerinde kıskançlığı körükleyen en önemli faktörün, adil insan kaynakları süreçlerinin ve sistemlerinin olmamasından kaynaklandığını söylüyor: “Bir şirkette çalışanı çalışmayandan ayıracak, herkes tarafından kabul edilecek, çalışanlar arasında adalet duygularını sağlamlaştıracak sistemlerin olması çok önemli. Yönetici bu sistemleri mutlaka uygulamalı. İnsanın insanı değerlendirdiği her yerde bir subjektiflik var. Değerlendiren insanların yani yöneticilerin de geçmişlerinden, yaşanmışlıklarından gelen pek çok önyargıları oluyor. Dolayısıyla sistemler olmadığında yanlış ve adil olmayan değerlendirmeler ile yoruma açık ve dedikodular yaratacak, benimsenmeyecek, kıskançlıklar doğuracak yorum ve yaklaşımlar söz konusu olabiliyor. Burada yöneticilere çok ciddi görevler düşüyor. Yıpratıcı, yoğun kıskançlıkları önlemenin yolu, çalışanlara adil davranmak ve her zaman savunulabilir sistemler oluşturmaktan geçiyor. Aynı zamanda açık ve dürüst iletişim kurmak da çok önemli. Yöneticiler gerektiğinde çalışanlarına olumlu ve olumsuz geribildirim vermekten kaçınmamalı. Herkes kendisinin güçlü ve zayıf yönlerini bilirse, hatta bunu yöneticisinin bildiğini de bilirse, o da başkalarına karşı daha adil davranmaya çalışır ve anlamsız kıskançlıklara girmez.”
Uzman Pskikolog Murat Sarısoy, önemli bir noktaya dikkat çekiyor. “Rekabeti arttırma iyi niyetiyle yapılan yersiz ve sistematik olmayan ödül/ceza sistemleri, kıskançlığın artmasına ve patolojikleşmesine çanak tutar. Bu nedenle şirket içi ödül/ceza politikaları sadece insan kaynakları uzmanları tarafından değil, alanında deneyimli endüstri psikologlarının katkısıyla da hazırlanmalı. Bu uygulamalarla ilgili bir iç denetim sistemi de kurulabilir.”

Kıskançlık öfkeyi getiriyor
Kıskanmakta haklı olduğumuz durumlar da var elbette. Örneğin gerçekten ayrımcılık yapılıyorsa, bir takım kararlar gizli saklı alınıyor ve bize eksik bilgi geliyorsa, çalışanlar arasında farklı uygulamalar yapılıyorsa, haliyle kıskançlık da oluyor.
Feyza Bayraktar, haksızlığa uğranıldığı durumlarda kıskançlığın yoğun bir öfke ile bütünleştiğini söylüyor: “Gece gündüz demeden çalışan, yorulan, aynı şirkete senelerini veren bir çalışanın terfi olmayı beklerken torpilli birinin gökten düşer gibi o göreve getirilmesi kıskançlıkla karışık öfke duygusunu haklı hale getiriyor. Çok çalışanla az çalışanın bir tutulması da haksızlığa uğramışlık, öfke ve kıskançlığı tetikleyebiliyor. Çalışan kişi kendisi kadar çalışmadığı halde aynı muameleyi gören kişiyi kıskanabilir. İçten kin besleyebilir.
Diğer taraftan kişi işini ileride kaptıracağı korkusu ile yeni gelen çalışandan bilgi gizleyebiliyor, her şeyi öğretmeyebiliyor. Yeni gelen elemanın daha önceki iş yerindeki başarılarını ya da eğitimini, enerjisini, potansiyelini kıskanabilir. Bildiklerinin hepsini öğretmemesi, yanlış yönlendirmesi de işlerin aksamasına sebep olabileceği gibi çalışanlar arası güveni sarsıyor. Güven ortamı sağlanmadığı zaman grup  üretkenliği düşebiliyor.”
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

 

Küçük hanedanlar 3

Yayınlandı: Ocak 23, 2010 / Yazı dizisi, Yazılar

Aile şirketleri yazı dizimizin son bölümünde ortopedik malzemeler satan Kifidis ve Antakya’da 4 kuşaktır zeytinyağı ve defneden sabun üretimi yapan Müftüoğlu Daphne ile konuştuk. 1919 yılında kamburluk sorunu (kifoz) yaşayan Tanaş Kifidis tarafından kurulan Kifidis; 1910’da Antakya’da Müftüzade Sakıp tarafından kurulan Müftüoğlu Daphne, pek çok krize ve olumsuzluğa karşın bugünlere gelmeyi başarmış ender aile şirketlerden ikisi.

KİFİDİS

İlk iki nesil zanaatkardı üçüncü nesil işi büyüttü
Ortopedik malzemeler üreten protez kliniği Kifidis’in kuruluşu 1919’a dayanıyor. Rivayete göre Kifidis soyadı şirketi kuran Tanaş Bey’in (Kifidis) yaşadığı kifoz yani kamburluk sorunundan geliyor. Tanaş Kifidis, dönemin Fransız demiryolları işletmesinde başteknisyenmiş. 1918’de Fransızlar gidince, demiryolları işletmeciliğinin de sonu gelmiş ve Tanaş Kifidis kara kara ne yapacağını düşünmeye başlamış. Bir gün cerrah arkadaşı Dr. Gurneos, felçi çocuklar için yürüme cihazı türü cihazlara ihtiyacı olduğunu söyleyerek, kendisinden bu tür cihazları üretme konusunda yardım istemiş. Tanaş Kifidis bu işi yapabildiğini görünce Almanya’ya gidip işin eğitimini almış. Tanaş Kifidis, ülkeye dönünce ilk ortopedi firmasını 1919 yılında Beyoğlu’nda kurmuş. Ortez Protez kliniği bugünkü İngiltere Başkonsolosluğu’nun karşısında hizmet veriyormuş. 20 yıl sonra ise İstiklal Caddesi ile Kallavi Sokağın kesiştiği yerde hizmet vermeye başlamış.
Tanaş Kifidis, oğulları Andrea ve Hristo’yu da Alman Lisesi’nde okutmuş. Ardından iki kardeş  Almanya’da eğitim görmüş ve baba mesleğine devam etmişler. Fakat kardeşler, bir süre sonra geçinemeyip ayrılmışlar. Andrea, babası ve ağabeyinden ayrılarak Yeni Melek sinemasının olduğu sokakta Modern Ortepedi’yi açmış; Hristo ise Türk Ortopedi adı altıda mesleğe devam etmiş.
Sonra Türk kelimesinin herkes tarafından kullanılması yasaklanınca mağazanın ismi de 1941’de Kifidis Ortopedi’ye dönüşmüş.
Andrea 1955’te 6-7 Eylül olayları nedeniyle Paris’e göç edip, mesleğe Fransa’da devam etmiş. Hristo ise 1972 yılında vefat etmiş. Bu tarihten sonra yeğen Laki ve Hristo’nun oğlu Çuli işi beraber yürütmeye başlamışlar. Fakat Çuli de 1974 yılında Kıbrıs olayları nedeniyle Yunanistan’a yerleşince Laki Vasiliadis şirketin tek yöneticisi olmuş. 
Laki Vasiliadis Paris’te gazetecilik ve uluslararası ilişkiler eğitimi almış, Türkiye’ye döndükten sonra bir süre gazetelerin dış haberler ve spor servislerinde çalışmış ama istediğini bulamayınca kendi işine geri dönmüş.

3 eczane ile başladı 12 bin eczaneye ulaştı
Laki Vasiliadis, Türkiye’ye döndüğünde ithalat yasağı varmış. O zaman 4-5 kişinin çalıştığı Kifidis’te Çuli hasta kabul ediyor, kendisi ise doktorlara tanıtım yapıyormuş. Laki Vasiliadis, Çuli’den bahsederken “Çuli sanatsal açıdan, ürün üretme açasından çok yetenekliydi; bense 4’ü 40 yapmanın peşindeydim” diyor.
Laki Vasiliadis bunu gerçekten de başarmış. Bu işin tek tek hastalarla yürümeyeceğini görüp eczanelere mal vermeye başlamış. İşe 3 eczane ile başlamış; İzmir’de Konak Eczanesi, Ankara’da Mithatpaşa Eczanesi ve Antalya’da Lale Eczanesi. Yün kemer, bel korsesi, mide düşüklük korsesi, tabanlık ve varis çorabı en çok vermeye başladığı ürünlermiş. Bu 3 eczane şimdi 12 bin eczaneye ulaşmış. 8-9 kalem olan ürün sayısı ise bugün 1.000’e yaklaşmış.

Al-sat modasını getirdi
Vasiliadis, “Birinci ve ikinci nesil zanaatkar olarak çalıştı. Ben 1975’ten itibaren işin hacmini büyüttüm, o zamana kadar tek bir mağazaydık. 1975’ten sonra al-sat modasını getirdim. Doğru ürünleri bulup getirmeye çalıştım. Hastane satın almalarına gittim” diyor.
Adetleri çok az olduğundan, bu ürünlerin her birini Türkiye’de imal etmenin sürüm açısından mümkün olmadığını söyleyen Vasiliadis, “Senede 4 tane sattığınız ürün oluyor. O nedenle üretimi 20 yıl önce bıraktım. Bizim işimiz diğer işlere benzemiyor, sürüm işi değil, know-how isteyen, Ar-Ge’ye çok para harcanması gereken bir iş. Türkiye’de bizim meslek çok yozlaştı. Yozlaşmasının tek sebebi sigortasız eleman çalıştırmak için işlerin evlere verilmesi. Dikiş makinesi olan korse türü ürünleri evlerde üretiyor. Yaptıkları tek şey    kopyacılık. Ben Ar-Ge’ye para harcayamadığım için 22 doktoruyla kocaman bir laboratuvarı olan 147 yıllık Fransız firması Thuasne’ın arkasına takıldım.”
Şu anda 6 kişilik bir atölyesi olan Kifidis, sadece basit olan veya ölçüyle sipariş edilen, ısmarlama tabanlık, ısmarlama korse gibi ürünleri üretiyor. Fakat Laki Vasiliadis’ten sonra işi devralacak olan oğlu farklı düşünüyor, şu anda 17 yaşında olan Viron, ileride üretim de yapmak istiyor.

Her şehirde bir Kifidis
Kifidis eczaneler ve hastanelere mal vermekle kalmadı kendi şubelerini açtı. Mal vermeye başladığı medikal firmaların çok iyi satışlar yapmalarına rağmen kendisine hiç ödeme yapmamalarına sinirlenen Vasiliadis, tutmuş, kendisini kızdıran ilk medikal firmanın yanına ilk mağazasını açmış. Şimdi franchise’larla 30 mağazaya ulaşan Kifidis’in 150 de çalışanı var. Vasiliadis’in hedefi Türkiye’nin her şehrinde bir Kifidis açmak.

İlk yürüyüş ayakkabısı
Kifidis Türkiye’de çocuklar için ilk yürüyüş ayakkabısını 1982’de üretti. Laki Vasiliadis, ilk yürüyüş ayakkabısına doktorların önce karşı çıktığını ama daha sonra kabullendiklerini söylüyor: “1982 senesi Ankara Trafik Hastanesi Ortopedi Bölümü Şefi Rıdvan Ege, TRT’de bir programda tüm çocukların taban düşüklüğünü yenmesi için ortopedik ayakkabı giymelerini öneren bir konuşma yaptı. Bunun üzerine tüm dükkanlar kapılarına ’ortopedik ayakkabı satılır’ yazmaya başladılar. Almanya’ya gidip bu işi araştırmaya başladım. Ortopedik ayakkabı sert olur diye bilinirdi, Almanya’ya gidince bu işin böyle olmadığını öğrendim. Türkiye’de ilk yürüyüş ayakkabısını önerdim. İlk yürüyüş ayakkabısı yumuşak olur, arka bölümünde hafif bir yükseltisi vardır. Oysa ortopedik ayakkabı seri üretilmez, kişiye mahsus özel üretilen ayakkabıdır, ikinci bir tanesi olmaz. Doktorların bir kısmı ilk yürüyüş ayakkabısına karşı geldiler, sadece ortopedik ayakkabı vardır dediler, ama daha sonra kabul ettiler.” Kifidis’in yaptığı bir diğer yenilik de, varis çorabının basınca göre verilmesini sağlamak oldu.

 MÜFTÜOĞLU DAPHNE

Zeytinyağlı ve defneli sabunları Tokyo’ya ihraç ediyor
Anadolu’da 4 ve 5’inci kuşak tarafından yönetilen aile şirketlerinden biri Müftüoğlu Daphne. 1910’dan bu yana Antakya’da zeytin yağı ve defne yağından banyo sabunları üreten Müftüoğlu Daphne bugün 4. kuşak tarafından yönetiliyor. Şirketin yöneticisi Reşit Müftüoğlu, 5. kuşağı da işi sahiplenmeleri için ikna etmeye çalışıyor.
Müftüoğlu ailesinin esasında 5 farklı işi varmış ama hem Antakya’nın hem de ülkenin yaşadığı krizler nedeniyle şu anda bir tek sabunculuk kalmış dedelerden yadigar.
Antakya’da yaşayan Müftüzade Sakıp, sabunculuğa 1910 yılında başlamış. 1918 yılında Almanya ile savaşı kaybedince, Antakya Fransızlar tarafından işgal edildi. Bu işgal hayatı Antakya’da tam 20 yıl sürdü. O dönem Antakya’da Atatürk’e yardım teşkilatları oluştu. Müftüzade Sakıp da bu teşkilatlara para toplamakla yükümlüymüş. Fakat birisi Fransızlara jurnalleyince zindana atılmış. Müftüzade Sakıp’ın oğlu Sıddık Müftüoğlu, (bugün 4. kuşaktan yöneticilik yapan Reşit Müftüoğlu’nun dedesi) babasını kurtarabilmek için varığını yoğunu son kuruşuna kadar satmış. Sonrasında herşeye sıfırdan başlamışlar.
Antakya’nın Fransızlar’dan çıkışı, Türkiye’ye geçişi sırasında Hatay Cumhuriyeti’nin kurulması, daha sonra tekrar Türkiye’ye bağlanması, yaşanan sayısız ekonomik krize ve Körfez Savaşı’na rağmen firma bugünlere gelmeyi başarmış. Bugün şirketi yöneten 4. kuşaktan Reşit Müftüoğlu, “Büyük firma olsaydık kurtulmamız mümkün değildi, küçük firma olduğumuz için daha esneğiz ve işimizi çok iyi biliyoruz, çok seviyoruz. Dedem için müessese çok önemliydi, şimdi yaşaydı da Tokyo’ya mal sattığımızı görseydi çok gururlanırdı, bu parayla ölçülecek bir şey değil. Onun için ben de iş devam etsin istiyorum.”
Antakya’da özellikle Körfez savaşı nedeniyle pek çok firma perişan olmuş. Sabunculuk haricinde zeytinyağı presleri olan, ipek böcekçiliği yapan, defne ve prina yağı üretip ihraç eden firmanın Irak’a olan ihracatı 1990’larda durmuş. İhracat durunca da aile diğer işkollarından elini çekmiş, sadece sabunculuk yapmaya başlamış.

Paris’te okudu şimdi sabun döküyor
Antakya’da Narlıca’da 2.5 dönümlük bir arazisi olan Reşit Müftüoğlu, eşi ve 2 yeğeni ile beraber üretimde de aktif olarak çalışıyor. Sabun mevsimlik bir iş, üretimi kışın yapılıyor, çünkü sabunun sergiye dökülüp, donması bekleniyor. Geçen yıl kriz senesi olduğu için 30-40 ton sabun yaptıklarını söyleyen Müftüoğlu, 6 yaşından beri işin içinde, o yaşında zeytinyağının asidine bakar, sabunlar arasında oynarmış. Paris Üniversitesi Siyasal Bilgiler’den mezun olan Reşit Müftüoğlu “Paris Üniversitesi’nde okumak yetmiyor buraya gelip sabun döküyorsunuz” diyor.
Ürettiği ürünleri zincir marketlere, toptancı şifalı bitki satan firmalara veren, Japonya, İsviçre, Kore ve Malezya’ya ihracat yapan Müftüoğlu, dedelerinden aldığı formülü de hiç bozmamış. Ne kadar zeytinyağı, ne kadar defne koyacağı aynı kalmış.
Reşit Müftüoğlu, bir anda değil fakat sağlıklı bir şekilde büyümek istediklerini söylüyor: “Krizlerde ilk batanlar büyük firmalar olur. Çünkü küçük firmalar esnektir. Biz sağlıklı büyümek istiyoruz, bir anda değil, her sene yavaş yavaş. Banka kredilerden kaçıyoruz, korkağız belki, büyüyeceksen agresif olacaksın. Biz çok fırsatlar kaçırdık, inşallah bir sonraki nesil kaçırmaz.”
Reşit Müftüoğlu’nun çocuğu yok ama işi kendisinden sonra yürütmeleri için yeğenlerini ikna etmeye çalışıyor.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

Küçük Hanedanlar 2

Yayınlandı: Ocak 15, 2010 / Yazı dizisi, Yazılar

Geçen hafta başladığımız, tarihi aile şirketleri haberinin devamı olarak bu hafta 1874’den bu yana çiçekçilik yapan Sabuncakis, Atatürk’ün smokinlerini diken İskender Smokin ve 1907’den bu yana helvacılık yapan, adını da İstanbul Laleli’de bulunduğu semtten alan Koska’nın hikayelerine yer veriyoruz. Her biri 4. kuşak tarafından yönetilen bu firmalar aile mirasını başarıyla bugünlere taşımayı başarmış ender firmalardan. 
Smokin ve frağın Türkiye’de yaygınlaşması Cumhuriyet’in ilanı ile oluyor. 4 kuşaktır smokincilik yapan Kordonciyan ailesinin de hikayesi aynı yıllara denk geliyor.
Hemşin’den gelen büyük büyük dede İskender, kuyumculuk yapıyordu, kordon ustasıydı ailenin soyadı de buradan geliyor zaten. İskender Kordonciyan’ın oğlu Levon Kordonciyan (1311 İstanbul doğumlu) yetişsin diye Sultanhamam’da bir ustanın yanına verilmiş; daha sonra Atatürk tarafından frak ve smokin eğitimi almak üzere Paris’e yollanmış. Cumhuriyetin kurulmasıyla Atatürk’ün eğitim için Fransa’ya gönderdiği altı kişiden biri olan büyük dede Levon Kordonciyan, beş yıl Fransa’da terzilik üzerine eğitim görüp staj yaptıktan sonra Türkiye’ye dönmüş ve oğluyla birlikte Havuzlu Han’da “şık takım elbise” ve smokinler dikmeye başlamış. Atatürk başta olmak üzere paşalara devlet adamlarına smokin ve frak hazırlamış.
Vefatından sonra oğlu Leons Usta Eminönü’nde, torunu İskender Bey de Beyoğlu’nda iş hayatına devam etmişler. İskender Bey’in oğlu bugünkü 4’üncü kuşak yönetici Levon Kordonciyan da 7 yaşında dedesinin atölyesinde işe başlamış. Levon Kordonciyan da ailedeki herkes gibi ilkokuldan sonra terziliğe soyunmuş. Hem dedesinin hem babasının atölyesinde iki farklı kuşağın eğitimini alan Levon Kordonciyan, alaydan yetişmiş. Şimdi 11 aylık olan kızının da ondan sonra bu işi devam ettirmesini istiyor.

James Bond’un smokinlerini de o dikmiş
Yüzde 70 smokin ağırlıklı çalışan, takım elbise de yapan Levon Kordonciyan, son 2 senedir frağı da ön plana çıkarmış. Geleneğe göre, sadece davet sahibinin giydiği bu “kuyruklu elbise” Türkiye’de, Orhan Pamuk’un Nobel ödül töreninde frak giymesiyle tekrar gündeme gelmiş. Son Cumhurbaşkanı seçimlerinde de Abdullah Gül frak giyecek mi giymecek mi, tartışması frağın popüleritesini artırmış. En büyük hayali Cumhurbaşkanı’na frak dikmek olan Levon Kordonciyan siyasetçilerden tiyatroculara, sinemacılara kadar pek çok kişinin smokinlerini dikiyor. Hatta Hollywood’a bile açılmış, James Bond’un Casino Royal filminin tüm smokinlerini de kendisi yapmış.
Okmeydanı’ndaki ve Kurtuluş’taki atölyelerinde üretim yapan Levon Kordonciyan’ın 1.800 adet kiralık, 800 parça da hazır satılık smokini var. Smokin kirası 200 TL’den başlıyor. Hazır smokinin satış fiyatı 800-1.000 TL arası. Dikim ise 1.500 TL – 2.000 TL arası değişiyor.  Levon Kordonciyan, dedesinden ve babasından aldığı mirası başkalarına da aktarıyor. Şu ana kadar 30’dan fazla çırağa terzilik eğitimi vermiş.

1874’ten bu yana çiçekçilik yapan Sabuncakis
Sabuncakis’ler dört kuşaktır çiçekçi. İstanbul’un en eski firmalarından biri. Eski İstanbullular’ın gözünde Sabuncakis firması çok özel bir yere sahip. Şirketin kuruluşu taa 1874’e dayanıyor.
Büyük büyük büyük baba İstavro Sabuncakis, sabun üretimi yaptığı için bu soyadını almışlar. İstavro Usta’nın 500 altın vererek farklı bir iş kurması için İstanbul’a yolladığı 13 yaşındaki oğlu İstirati sayesinde aile çiçekçilik işine başlamış. Pera’da çiçekçilik yapan iki dükkanda çalışıp işi öğrendikten sonra 1874’te soyadını taşıyan ilk çiçekçi dükkanını açan İstirati, kısa süre sonra, o zamanların Tatavla (bugünkü Kurtuluş) çayırlarından bir arazi satın alıp, çiçekleri burada kurduğu sera ve bahçelerde yetiştirmeye başlamış.  İstirati, 1890’a doğru, Beyoğlu’ndaki Aynalı Pasaj’da şube açmış. Daha sonra ise Pera’daki 366 ve 304 numaralı dükkanları alıp, Lorando Çıkmazı’nın başındaki dükkanları da kiralamış. İstirati’den sonra 5 oğlundan ikisi, Yorgi ve Konstantin çiçekçilik işine devam etmişler. İki kardeş babalarının ölümünden sonrada işleri beraber götürmüş. 1928’de Atatürk’ün teşviki ile Ankara Ulus’da ilk şubelerini açmışlar fakat Ankara’ya gitme fikri iki kardeşi bölmüş. Yorgi Ankara’da, Konstantin İstanbul’da kalmış. Sabuncakis o zamanın Ankara’sında bütün önemli olaylarını çiçekleriyle süslemiş. Ankara’da Gençlik Parkı’nı ve Hipodrom’u yeşillendiren ilk şirket olmuş. Bütün bunlar için Yorgi’nin Kurtuluş’ta ve Çengelköy’de kendi çiçek ve bitki yetiştirme yerleri varmış. Avrupa’dan ithal seralar getirmişler, aynı zamanda bitki, fide, çiçek soğanı ve kesme çiçek ithalatı da yapıyorlarmış.

Kurumsallaşma için çalışıyor
Yorgi’nin dört çocuğundan biri olan, ailenin yaşayan en yaşlı üyesi olan İstirati Sabuncakis ise 1929’da doğmuş. 1961 yılında İstirati Sabuncakis Kadıköy’de ve 1965 yılında Şişli’de iki dükkan açmış. 1952 yılından sonra Ankara’daki dükkanın kontrolü de İstirati Sabuncakis’e geçmiş ve 1967’de Kavaklıdere’de ikinci bir şube açılmış. 1970 ile 1980 yılları İstirati Sabuncakis, İstanbul’da Göztepe, Yeşilyurt, Bakırköy, Tarabya ve Caddebostan şube açmış. Toplam şube sayısı 11’e çıkmış. Artık Sabuncakis 100 senelik geçmişiyle gerçek bir marka haline gelmiş. İstirati Sabuncakis’in, Çiçekler Odası’nın kurulmasına katkısı olmuş, İnterflora ve Teleflora gibi çiçekçiler derneklerini kurmuş.
İstirati Sabuncakis’in kızı ve şirketin 4’üncü kuşak yöneticisi Evi Sabuncakis, şu anda şirketin kurumsallaşması için çalışıyor: “1980 yıllarına kadar çiçekçilik İstanbul’da altın yıllarını yaşadı. 1980’den 2000 yılına kadar İstanbul nüfusunun artmasına rağmen zamanın politik, kültürel ve ekonomi krizleri ve değişikleri mesleğin maalesef gerilemesine yol açtı. 1985 yılından sonra ekonominin zor zamanlarında şartlar onları bu dükkanları çalışanlarına devretmeye mecbur etti. Ancak isim hakkını kendileri elinde tuttu. Bu o zamanın zor şartlarını atlatmak ve markayı canlı tutmak için İstirati Sabuncakis’in yürürlüğe koyduğu ’zamanın şartlarına uygun’ bir tür franchise sistemi idi. Kendisi İstanbul’da bir dükkan Ankara’da bir dükkan tuttu. Ancak 2000 yılına doğru, marka parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı, bazı bilinçsiz kişiler tarafından izinsiz ve kontrolsüz Sabuncakis markasının kullanılması, dükkanlar arasında anlaşmazlıklar, dükkanlarda hizmet ve kalite düşüşüne ve Sabuncakis markasını ciddi bir yıpranmaya doğru götürüyordu. Bunun üzerine artık 75 yaşına gelen babam İstirati Sabuncakis, 2000 yılında benim firmanın başına geçmemi istedi.” Evi Sabuncakis, Sabuncakis markası ile çalışacak dükkanların kalite, hizmet ve konsept standardı altında çalışmalarını sağlamak ümidiyle yola çıkmış. Bugün Sabuncakis ismini taşıyan İstanbul’da 10 çiçekçi dükkanı var. Evi Sabuncakis kendisinden sonra da kızının bu mesleği devam ettirmesini arzu ediyor.

Adını bulunduğu semtten alan helvacı: Koska
Helva dedince akla ilk gelen markadır Koska. Koska’nın tarihi 1907’ye dayanıyor. Denizli’de yaşayan Emin Dindar, o tarihlerde tatlıcılık ve helvacılık yapıyormuş. Oğlu Halil İbrahim Adil Dindar da baba mesleğini devam ettirip, oğulları ile birlikte İstanbul’a gelerek Laleli’de Koska semtinde “Helva Evi” adıyla bir dükkan açmış. Zamanla ürettikleri helva ve tatlıların lezzetiyle ünlenmişler. Bulundukları semtten dolayı Koska Helvacısı olarak anılmaya başlamışlar ve “Helva Evi” de ondan sonra Koska adını almış.
Koska kısa sürede ününe ün katmış, üretim yetmeyince Adil Dindar, yine Koska’da daha büyük bir atölye kurmuş. Daha sonra 3 oğlu Mümtaz, Nevzat ve Mahir Dindar kardeşler üretimi büyüyüp, Merter’e tonlarca üretim ve ihracat yapan bir fabrika kurmuşlar. Fakat kardeşler arasında görüş ayrılıkları başlayınca Mahir Dindar ayrılıp kendi mağazalarını açmaya başlamış. Nevzat Dindar ile Mümtaz Dindar ve çocukları da birarada kalıp üretime devam etmişler. Mümtaz Dindar vefat ettiği için şu anda Koska’da Nezat Dindar, 3 çocuğu ve Mümtaz Dündar’ın 2 çocuğu kalmış.

Hepsi kendi alanında eğitim gördü
Zincir marketlere, yerli yabancı firmalara üretim yapan, Avcılar, Beylikdüzü, Bakırköy, Otogar ve Babıali’de dükkanları olan Koska’nın yönetim kurulu başkanlığını Nevzat Dindar yürütüyor. Şirketin üst yönetimde aileden 6 kişi bulunuyor; tüm aile bireyleri eğitimini aldıkları alanlarda çalışıyorlar.
Nevzat Dindar’ın büyük oğlu Faruk Dindar, işletme eğitimi almış, şu anda Mali İşler Genel Müdür Yardımcısı olarak çalışıyor. Elektrik mühendisliği ve aynı zamanda robot dizaynı okuyan Tarık Dindar Teknik İşler Genel Müdür Yardımcısı. Kızı Hande Eryiğit ise İngilizce sosyoloji okuduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde insan kaynakları alanında eğitim almış ve şirkete de insan kaynakları departmanını kurmak üzere katılmış. Şu anda İnsan Kaynakları ve Müşteri İlişkilerinden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı ve Mağazacılık Genel Müdürü. Mümtaz Dindar’ın çocukları Tülin Çantay, işletme okumuş, üretim planlamasında görev almış, şimdi Yönetim Kurulu Üyesi. Emin Dindar ise pazarlama okumuş, şimdi İhracattan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı, aynı zamanda halkla ilişkiler de onun sorumluluğunda.
4’üncü kuşak yöneticilerden Hande Eryiğit, aile şirketlerini başarıya götüren en önemli hususun görev ve sorumlulukların net çizgilerle belirlenmesi olduğunu söylüyor: “Aynı işi birkaç kişi yürütmemeli, çizgiler çok net ayrılmalı. Bir de iyi bir yöneticiye sahip olmak çok önemli” diyor.
Koska aynı zamanda 3 yıldır Prof. Dr. İlhan Erdoğan’dan aile şirketleri yönetimi konusunda danışmanlık alıyor. Prof. Dr. Erdoğan, Koska’nın aile anayasasını yazmış. Örneğin bir çocuğun aile firmasına, yönetime nasıl katılacağı, hangi kademelerde çalışacağı, yetkinlikleri, eğitimi vs A’dan Z’ye yazılmış.

Franchise verecekler
Bugün Avcılar-Ambarlı’da 18 dönüm kapalı üretim alanına sahip olan Koska, helva, krokan çeşitleri, pişmaniye, fındık kremaları, organik ürün çeşitlerinin (organik reçeller, organik tahin, organik bal, organik pekmez) üretimini yapıyor. Ayrıca mağazacılık için bunların yanı sıra pasta, baklava çeşitleri, şuruplu tatlı grubu, börek çeşitleri, kuru pastalar ve çikolatalar da üretiliyor. Koska, bu yıl hem mağaza açacak hem de franchise verecek.

Çalışanlarla da tam bir aile şirketiyiz
Koska’da 600 civarında çalışan var. Çalışanların da uzun yıllar kendileri ile birlikte olduğunu söyleyen Eryiğit, “Tam bir aile şirketiyiz, çalışanlar da öyle. Aslında doğru olan bu değil, çok fazla aileden kişilerin işe alınması doğru değil. Çünkü insanlar ister istemez bir takım duygusallıklar, sıkıntılar yaşayabiliyorlar, ama firma çok eski olduğundan ailece çalışanlar çok” diyor.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

Aile şirketlerinde iki nesil biriktirir, üçüncü nesil yer, derler. 3’üncü ve 4’üncü kuşağa kadar yaşayabilen aile şirketi sayısı çok çok azdır. 3’üncü kuşakta dağılmalar başlar, şirketler yok olmaya yüz tutar. İstanbul’un, bazıları bulunduğu semtle özdeşleşen bir kaç tarihi firmasıyla görüşüp, kuruluş hikayelerini dinledik. 
1800’lü yılların sonunda, 1900’lerin başında kurulan bu şirketler 3, 4 hatta kimi zaman 5’inci kuşak tarafından yönetiliyor. Pek çoğunda aileler arasında ayrılıklar olmuş, aynı isimde iki, üç ya da çok daha fazla marka türemiş, fakat hepsi kendi yolunda ilerlemeye devam ediyor. Onlarla kuruluş hikayelerini, nasıl bugünlere geldiklerini, markalaşma serüvenlerini konuştuk. Bu hafta Karaköy Güllüoğlu ve Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta’nın hikayalerine yer verdik. Önümüzdeki hafta İskender Smokin, Sabuncakis ve Koska’nın hikayeleri yer alacak.

250 yıllık bir sülale markası: Güllüoğlu
Güllüoğlu, kendi ifadeleriyle tam 250 yıllık bir “sülale markası”. Karaköy Güllüoğlu da 1871’de Güllü Çelebi’nin Gaziantep’te kurduğu baklava imalathanesinin uzantısı. 5 kuşaktır baklavacılık yapan ailenin 4’üncü kuşaktan mensubu Hacı Mustafa Güllü, İstanbul’un ilk fırınlı baklavacı dükkanını 1949’da Karaköy Güllüoğlu adıyla açtı. Şu anda Karaköy Güllüoğlu’nun işletmeciliğini 5’inci kuşaktan Hacı Mustafa Güllü’nün 5 oğlundan biri olan Nadir Güllü yürütüyor. Hacı Mustafa Güllü’nün diğer oğlu Ömer Güllü de Karaköy Güllüoğlu’nda üretimden sorumlu. Ama baba Hacı Mustafa Güllü de ailenin “manevi lideri” sıfatıyla, 85 yaşında, her gün iki saat dükkanda duruyor.
Karaköy Güllüoğlu 500 kilosu yurtdışına olmak üzere günde mevsime göre 1-2 ton civarında satış yapıyor. 4-5 bin müşteri ağırlanıyor. Tarihi havası nedeniyle de turistlerin uğrak yeri olan Karaköy Güllüoğlu’na gelen turistler kilolarca baklava almanın yanı sıra fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyorlar.
Karaköy Güllüoğlu hem gelenekselliği devam ettiriyor, mesela gazlı içecekler satılmıyor, hem de  diyabetik baklava ’diabak’ gibi inovatif ürünler çıkarıyor.

Galata Kulesi’ni amblem yaptı
Hacı Mustafa Güllü’nün diğer iki oğlu Nejat ve Faruk Güllü ise Karaköy Güllüoğlu’ndan ayrılıp hızla şubeleşmişler. İstanbul’da kardeşlerin, amca oğullarının ve onların çocuklarının açtığı Güllüoğulları’nın sayıları artınca, Karaköy Güllüoğlu da diğerlerinden ayrılmak için Galata Kulesi’ni sembol olarak almış, yönetim kurulu başkanı Nadir Güllü de kutunun altına fotoğrafını koymuş.  
Karaköy Güllüoğlu’nda Nadir Güllü’nün iki kızı da çalışıyor. Kızlarından biri insan kaynaklarından, diğeri finanstan sorumlu. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler okuyan oğlu ise eylül ayında İngiltere’de gıda işletmeciliği alanında master yapacak. Nadir Güllü, bayrak teslimi için hazırlığın oğlu üstünde olduğunu söylüyor, ama bayrağı 12S-1G kuralına uyan, bu işe ruhunu veren kişinin alacağını söylüyor. 12S yani saygı, sevgi, sorumluluk, sistem, sadakat, samimiyet, süreklilik, sözünün eri olmak, sahiplenme, sebat etme, sabretme ve savaşmayı simgeliyor, G ise gülümsemeyi.
Nadir Güllü kardeşi Ömer Güllü’nün henüz küçük yaşta olan çocukları için de 10 sene sonrasına şirkette yer hazırlıyor. Çocuklardan sonra sıra torunlara gelecek. Torunları da dedelerini ziyarete şirkete gelmeye başlamışlar bile. Nadir Güllü, “Herkese nabzına göre şirket vereceksin, babam var, torunum var, 4 kuşağı bir arada idare ediyorum” diyor.

Çalışanlar için kız istemeye gidiyoruz
Nadir Güllü aynı şekilde işçilerin de kendilerini aile olarak görmelerinin çok önemli olduğunu söylüyor. O her sabah üretime girip ahilik selamı verip işe başlıyor, ustaya saygıyı hep ön planda tutuyor: “100 çalışanınız var. Çalışan da baba oğul gidiyor. Onların düğünlerini yapmak, kız istemeye gitmek çok önemli. İşi bilen ehil ustalarla çalışıyoruz. 17-18 yaşında alıyoruz emekli edene kadar çalıştırıyoruz, hatta birçok ustamız ikinci emekliliğine geldi. Her 10 yılda 1 yıldız veriyoruz çalışanalara, 5 yıldızı olan var.”

Bir yerde bir baş olur
Şu anda 55 yaşında olan ve 36 yıldır baklavacılık yapan Nadir Güllü, “Bir yerde bir baş olur, iki baş olursa aile işletmeleri yürümüyor, herkes herkesin işine el atarsa olmuyor, tek söz sahibi olacak. Biri der ki fıstığı şu kadar atsak yeter, diğeri ne lüzumu var fıstık zamlanmış diyor. İkisi de haklı. Biri zanaat ölür diyor diğeri kárá geçmek istiyor. Burada iki tür ruh çarpışıyor: Tüccar ruhu ve esnaf ruhu. Tüccar ruhu kasayı, parayı düşünür, ama esnaf ruhunda ustalık ve zanaatkarlık ön plandadır, tabelayı düşünür, tabela ’marka’ demek. Ailelerde çatışmalar bundan çıkar. Bu tüm aile şirketleri için geçerli. Bu nedenle ayrılmalar oluyor.”

El sanatlarında kurumsallaşma olmaz
Nadir Güllü, aile işletmelerinde, özellikle el sanatlarına dayalı işletmelerde kurumsallaşmanın kesinlikle tam anlamıyla olmayacağını savunuyor: “Kurumsallaşmada şu mantık var: Sen sistemini kur kardeşim, adamları yerine oturt, sen uğramadan da dükkan döner. Ama dönmüyor işte, dönüyor diyenlerin hepsi kaybetti. Türkiye’de aile işletmelerinde devamlılık, süreklilik bundan kayboldu.  Başında durmadığın iş kendi işin değil.”
Şube açma planlarınız var mı, sorusuna, Nadir Güllü şu şekilde yanıt veriyor: “Şube ürün satmak için açılır, en güzel büyüme sabit işletme giderlerini aza indirgeyip, kendi içinde büyümek, en kárlı büyümektir. El sanatları işin ehli olmayanlara temsil edilmez. Geleneksel el sanatlarında kazan büyüdükçe lezzet küçülür. Biz 60 yıldır buradayız, tarihi ve lezzeti 60 yıldır Karaköy’de yaşatıyoruz. Bu nedenle de Özel Tesis Belgesi aldık. Buraya dünyanın her yerinden insan geliyor.” 

Tarihî Sultanahmet Köftecisi’nde 3 kuşak bir arada
Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta, 4 nesildir köfteci bir aile. İlk dükkanı Mehmet Seracettin Efendi, 1920 yılında Sultanahmet’te Divanyolu Caddesi’nde açmış. Üç oğlu İsmail, Selim ve Mustafa da babalarının yanında köftecilik yapmaya başlamışlar. Oğullarından İsmail ve Selim halen hayatta ama artık yaşlarından dolayı şirkete çok fazla gidip gelemiyorlar.
Şu anda İsmail Tezçakın’ın oğulları, Mehmet Tezçakın ve Cihat Tezçakın ile torunları İsmail Timur  ve Selim Sinan birlikte çalışıyor. Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta’ya günde bin ila 3 bin müşteri geliyor.
Mehmet Tezçakın ve Cihat Tezçakın’ın kızkardeşinin eski eşi de başka logo ve Sultahmet Köftecisi adıyla birçok dükkan açmış ve sonra başkalarına devretmiş. Fakat bu dükkanların Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta ile hiçbir ilgisi yok.
Bu arada Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta adı en çok taklit edilen markalardan biri. Gerçek Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta’nın Sultahmet haricinde sadece Kadıköy Selamiçeşme’de, Ankara Yıldız ve Erciyes Çarşısı’nda birer şubesi var. 

İsmi Turan Kebapçısı’ydı
Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta’nın açtığı dükkanın ilk adı Turan Kebapçısı’ymış. Dede Mehmet Seracettin Efendi, Çin Türkistan’ından geldiği için dükkanın adını Turan Köftecisi koymuş ama daha sonra turancılık meseleleri sebebiyle dükkanın ismi “Halk Kebapçısı”na çevrilmiş. Ardından “Meşhur Halk Kebapçısı” adını almış. 1982 yılında dükkanın ismi “Sultanahmet Meşhur Halk Köftecisi” olmuş.
Çünkü 3’üncü kuşak yöneticilik yapan Mehmet Tezçakın, farklı yerlerde dükkan açmaya karar vermiş ve Sultanahmet’te de meşhur oldukları için İstanbul’un çeşitli yerlerinde açtığı diğer dükkanlara (sonradan hepsini kapattı) bilinirlikleri artsın diye Sultanahmet ismini eklemiş.
Aynı şekilde Sultanahmet’teki dükkanın adı da Sultanahmet Köftecisi olmuş. Taklitler türemeye başlayınca başına “Tarihi” ve sonuna da “Selim Usta” eklenerek Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta haline gelmiş. Neden 2’inci nesilden İsmail değil de Selim’in ismi verilmiş derseniz, Selim Bey’in çocuğu olmadığından, ismini yaşatmak amacıyla ve işini de çok sevdiğinden onun isminin eklenmesi uygun görülmüş.

Biz işi amcamdan çaldık
Şu anda 4’üncü kuşaktan İsmail Timur da ortaokul zamanında haftasonları ve yaz tatillerinde dükkanda çalışmaya başlamış. Timur daha çok işletmenin imalat ve personel işletme bölümü ile ilgilenirken kardeşi Selim Sinan da muhasebe ve kasa kısmı ile ilgileniyor. 4’üncü kuşağın en genç üyesi Mustafa Mert de tatillerde ve işlerin yoğun olduğu dönemlerde babasına ve abilerine yardıma geliyor. Mehmet Tezçakın kendisinden sonra eğer tek bir yönetici olacaksa bu kişinin büyükoğlu Timur olacağını söylüyor: “Kendisinin tecrübesi herkesten fazla. İkincisi bu işi bir daha ki nesillere taşıyabilecek mesuliyeti almış olmasından.”
Oğullarını küçük yaştan itibaren yetiştirdiğini söyleyen Mehmet Tezçakın, “Bundan evvelki kuşaklarda biz bu konuda zorluk çekiyorduk mesela Selim Amcam, her işi kendisi yapmak isterdi, bizlere mesuliyet vermezdi, başkası yapamayacak diye düşünürdü, babam da mali işlere bakıyordu, ikisi yürütüyorlardı, bizlere ancak yaşlandıkları zaman sorumluluk verdiler. Biz mesleği amcamdan çaldık, öğretmiyordu, çoluğu çocuğu da yok onunla beraber gidecekti. Ben tam tersini yaptım; çocuklarıma mesuliyeti bıraktım, yukarıdan kontrol etmeye başladım. Hatta onlara karışmamak için bir müddet dükkandan uzaklaştım.  Şimdi denetleyici olarak vazife görüyorum. Dükkanı 4’üncü nesil olarak devam ettiriyorlar. ”
3’üncü kuşak yönetici Mehmet Tezçakın ile oğlu Timur en çok personelle ilgili konularda, yönetim kadrosunun doğru kişilere verilmesi hususunda fikir ayrılığına düşüyorlarmış. Timur Tezçakın, “Eskiler herşeyi kendileri yapmak istiyorlar. Müdürün, müdür yardımcısının olduğu bir çalışma sistemini istemiyorlar. Onlar herşeyde bizim işin içinde olmamızı istiyorlar, orada bir çatışma oluyor” diyor.
Mehmet Tezçakın ise “Bizim gibi yapamayacaklarını düşünüyoruz. Personel ne kadar yapsa bizim kadar yapamaz düşüncesi var” diyor.

Şubeleşmek istiyoruz
Kendisi işin başında duracak kişilerle ortaklık yapmak istediklerini söyleyen Mehmet Tezçakın, “Şubeleşmek istiyoruz ama franchising değil. İstanbul’un ve Ankara’nın çeşitli yerlerinde işletme bizden, yatırım onlardan olacak şekilde şubeleşmek istiyoruz” diyor.

İki nesil biriktirir, bir nesil yer
“Dünyada hep 2 nesil biriktirmiş, 1 nesil yemiştir. 3 nesilden sonra devam eden çok az müessese vardır, çünkü bu kuraldır: Hiçbir nesil yemese, üst üste koysa, dünyanın hakimi olur. Biz tüm zorluklara rağmen 4’üncü nesile girmeyi başardık. Bu sene 90’ıncı yılımızı kutluyoruz” diyen Mehmet Tezçakın, başarılı aile şirketlerinin sırlarını şu şekilde sıralıyor:
* Gelir aile fertleri arasında adil bir şekilde dağıtılmalı. Çalışanla çalışmayanı ayıracaksınız. Çoğunlukla aile üyeleri aynı mesaiyi harcamadan aynı parayı kazanmak istiyorlar, bu da onları çökertiyor.
* Hizmette kurumsallaşma olmaz, çünkü kurumsallaşmak şirketleşmek demektir, şirketlerin hepsi kár amacı güderler. Kár amacında olduğundan, kötü bir mal çıktığında, şirket kár etsin diye bunu paraya dönüştürmek mecburiyetindedirler. Fakat biz bu kötü malı müşterilerimize vermeyiz, atarız, bunun ağırlığını çekebiliriz, şirket çekmez bu ağırlığı.
* Biz sade kalemlerle en iyisini yapıp, az çeşitle çalıştık. Bir köftemiz,  kuzu budundan şişimiz, onun haricinde piyazımız, salatamız ve irmik  helvamız var.
* Selim Amcam’ın bir anısı: Müşteri amcama sigara uzatıp “Selim Abi buyur, yak” diyor. Amcam teşekkür ederim şimdi söndürdüm diyor, ama amcam hayatı boyunca sigara içmedi. Onu kırmamak için böyle söylüyor. Her türlü müşteriyi memnun etmek üzere eğitim gördük.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

Yeni yıl yeni planlar

Yayınlandı: Ocak 3, 2010 / Yazılar
 

2010’da zayıflayacağım, sigarayı bırakacağım, kendi işimin patronu olacağım, aileme ve arkadaşlarıma daha çok zaman ayıracağım, hobi edineceğim… Her yeni yıla yeni umutlar, yeni planlarla giriyoruz, fakat ne yazık ki Ocak ayının daha ilk bir iki haftasında bunların hepsini unutup rutine dönüyoruz. Hayalleri gerçekleştirmenin yolu ilk adımı atmaktan geçiyor. Ama işe nereden başlayacağımızı bilemiyoruz. İşte size en çok sözünü ettiğimiz 10 hayal ve her biri için atılması gereken ilk 3 adım. 
Yeni yıla girerken herkes hayaller kurar, planlar yapar. Çünkü yeni yıl yeniliği çağrıştırır. Birçok kişi yeni yılı bir değişim fırsatı, yeni bir ümit olarak görür.
En yaygın yeni yıl planları kilo vermek, spora başlamak, daha sağlıklı yaşamak, sigarayı bırakmak, iş-özel hayat dengesini daha iyi kurabilmek, sevgili/eş sahibi olmak, kariyerinde kendini daha mutlu edecek bir değişiklik yapmak, tabii (Yılbaşı Piyangosu’nun da umuduyla) kendi işini kurmak…
Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden (DBE) Uzman Psikolog Şirin Hacıömeroğlu, çoğu insanın kendisiyle ilgili değişim kararlarını genelde özel günlerinde (doğum günü, yıldönümü vs) aldıklarını, çünkü değişimin büyük bir motivasyon gerektirdiğini söylüyor: “Bazıları yeni yıl kararları alırken kendileriyle ilgili ’ideal bir benlik’ üzerinden bu hayali kurgularlar; ’yeni yılda daha zayıf bir insan olacağım, sağlıklı beslenip spor yapacağım’ gibi, fakat bunu derinden istemezler, sadece yeni yıla girerken içinde bulundukları değişim atmosferi içinde bunu söylerler. Bu durumda da alınan tüm kararlar bir iki hafta içinde belki daha uygulanamadan unutulmaya yüz tutar. Yapılan araştırmalar yeni yıl kararı alan kişilerin yüzde 52’sinin bunu başarmak konusunda kendilerine çok güvendiğini fakat aynı grubun sadece yüzde 12’sinin bir yılın sonunda bu kararları gerçekleştirdiğini gösteriyor. Alınan kararların hayata geçmemesi ve her yıl tekrar etmesi kişinin;
 – kendisini başarısız olarak algılamasına
 – kendine güveninin azalmasına
 – değişebilme becerisini küçümsemesine
 – ve hayal kırıklığı, stres, öfke gibi duygular hissetmesine de neden olabiliyor.
Ayrıca eğer bu kararlardan yakınlarına bahsettilerse de onlar tarafından yargılanma veya başarısız algılanma endişesi de yaşayabiliyorlar.”

Küçük, ulaşılabilir hedefler koyun
Uzman Psikolog Şirin Hacıömeroğlu’nun, planlarını gerçekleştirmek isteyenlere genel olarak tavsiyeleri şu şekilde: 
* Önce neyi değiştirmek istediğinize emin olun ve bununla ilgili bütün detayları içeren bir hayali vizyon oluşturun; nereden başlayacağım, nerede olacağım, bunu yaparken çevremde kimler olacak ve kimlerden destek alacağım, değişim olduğunda neler farklı olacak, neler aynı kalacak gibi.
* Sonra değişim için nelere, kimlere ve içinizdeki hangi kaynaklara ihtiyacınız olduğunu listeleyin. Bunu yaptığınız zaman daha derin duygularınızla temasa geçeceksiniz, kararınız daha gerçekçi ve uygulanabilir görünecek, motivasyonunuz artacak ve farkındalık kazanacaksınız.
* Eğer aynı hedefe ilerleme yolunda önceden başarısız olduğunuzu düşünüyorsanız, bu sefer neyi farklı yapmanız gerektiğini de göz önünde bulundurun.
* Unutmayın ki, alınan kararları uygulayabilmenin en önemli koşulu küçük ve belirli hedefler koymaktır. Başlangıç için sadece 1 hedef koymak daha mantıklıdır çünkü özellikle de yoğun bir hayatınız varsa 2 değişiklik kararına verecek enerjiniz olmayabilir. Örneğin yeni yılda ’spora başlayacağım ve 20 kilo vereceğim yerine’, ’İlk iki ay haftada bir spor yapacağım – örneğin Cumartesi günleri 1 saat yürüyeceğim – sonra bunu haftada 2’ye çıkaracağım’ gibi hedefler koyun.
* Sonra bu hedefe varmak için ilk adımınızın ne olması gerektiğine karar verin ve bir an önce, zihninizin bahane bulma sürecine girmesine izin vermeden, ilk adımı gerçekleştirin. İlk adımı atmak çok önemlidir. Bir davranışı değiştirmek için kazanmak istediğiniz davranışı 1-2 kere değil, en az 3 hafta yapmanız gerektiğini unutmayın; öğrenilmiş davranışların yerine yenilerini koymak ve yeni davranışın tadına varabilmek için en az bu kadar bir süreye ihtiyacınız var.
* Tabii bu süreçte bazen geri dönüşler yaşayabileceğinizi unutmayın ve kendinizi affedin, devam edin; aksi takdirde tüm motivasyonunuzu kaybedip kararınızı uygulamaktan vazgeçebilirsiniz.

EN SIK YAPILAN 10 PLAN
En çok duyduğumuz yeni yıl planlarını aşağıda listeledik. Ve her madde için konunun uzmanlarından, DBE’den Uzm. Psk. Şirin Hacıömeroğlu, Özyeğin Üniversitesi Girişimcilik Merkezi Akademik Direktörü Prof. Dr. Ali Beba, anne baba koçu Figen Kırca, imaj ve iletişim danışmanı Özlem Çakır, Natixis Pramex Türkiye Temsilcisi Dr. Rıza Kadılar, uzman diyetisyen Dilara Koçak, Bilgelik Enstitüsü Başkanı Dr. Lütfü Kaan Özdemir ve Özel Sektör Gönüllüler Derneği Koordinatörü Başak Güçlü’den bu hedeflere ulaşmak için 3’er maddelik tüyolar istedik.

Kendi işimi kuracağım
Oturmuş değerlerinizden kurtulmak için üç gün kendi başınıza kalın ve geçmişte kaçırdığınızı düşündüğünüz fırsatları yazıya dökün.
Kişisel misyon ve vizyon tanımlarınızı yapın. Bunu yaparken işinizin ’karşılanmamış hangi ihtiyaca cevap vereceğini’ açıklayan bir özet hazırlayın ve Ar-Ge’ye dayalı yenilikçi yönlerini vurgulayın.
İş fikrinizi sizi acımasızca eleştireceğine inandığınız dostlarınızla paylaşın ve mutlaka finans ve muhasebe, pazarlama ve satış gibi konuları irdeleyen bir iş planı hazırlayın.
İşyerinde daha iyi organize olacağım zamanımı daha iyi yöneteceğim.
İşte geçirdiğiniz bir günü düşünün. Sorumluluklarınızı, gün içinde yaptıklarınızı, yapamadıklarınızı listeleyin. Sonra bunları YAP-AKTAR-AT başlığı altında 3 kategoride gruplayın:
YAP: Gerçekten yapılması gerekenler
AKTAR: Başka birine aktarılabilecekler yani delege edilebilecekler.
AT: Boşu boşuna iş listenizde duran artık zamanı geçmiş ya da yapılmasının anlamı kalmayan veya zaten katma değeri olmayan (ve aklınıza geldikçe moralinizi bozan) işler.
Bu gruplamayı yaptıktan sonra, ideali, işlerinizin bir kısmını başkasına aktarabilecek ya da atabilecek hale gelebilmek. Yapmanız gerekenleri önceliklendirmelisiniz. Herşey acil ve önemli olamaz biliyorsunuz! Bu sebeple kime, neye, ne zaman hayır diyeceğinizi de bilmelisiniz.
Zaman hırsızlarını belirleyin: Verimsiz geçen uzun toplantılar, çok konuşanlar, uzun telefon görüşmeleri, gereksiz mail trafiği vb. Birçok şey işteki zamanınızı çalıyor. Ya da kişisel mükemmeliyetçiliğiniz, gereksiz detaycılığınız, öğle tatillerinden zamanında dönemeyişiniz!
Bu ve benzeri ’zaman yiyicileri’ belirleyin ve üstesinden gelmek için kişisel stratejilerinizi geliştirin.

Kendime yatırım yapacağım, (dil öğreneceğim  farklı yetkinlikler kazanacağım  vesaire…)

Öncelikle hedeflerinizi ölçülebilir, başarılabilir, gerçekçi bir şekilde, zaman çizelgesi yaparak çıkartın.
Belirlediğiniz adımları belirlediğiniz sürelerde uygulayın.
Aksaklıklar olduğunda çözüm üretip tekrar hedeflerinize devam edin.

İş-özel yaşam dengesini tutturacağım, aileme (sevgilime), arkadaşlarıma, kendime hobilerime daha çok vakit ayıracağım
İstediğiniz kadar iyi organize olun, iş yoğunluğunuz bir anda azalmayacaktır. Bu sebeple, iş – özel yaşam dengesini kurmaya çalışırken, pes etmeden çaba göstermeniz gerektiğini unutmayın. Ocak-şubat geçtikten sonra eski hamam eski tas havasına bürünmeyin!
Doğru yerden başlayın. Özel hayatınızda ihmal ettiğinizi düşündüğünüz ve daha çok zaman ayırmak istediğiniz alanları belirleyin. Kendiniz için yapmak istediklerinizin yanı sıra, eşiniz, çocuklarınız, yakınlarınız, arkadaşlarınız sizden ilgi bekliyor olabilir. Ama unutmayın herkesi her zaman memnun etmek imkansız. Bu sebeple birileri istiyor diye değil; gerçekten ihtiyacınız ne, siz ne istiyorsunuz bunu belirleyin, doğru yerden başlayın.
Başladığınız alanda yapacaklarınız için takviminizde mutlaka randevu zamanı belirleyin. Ve bunu işleyin. Bu eşinizle yiyeceğiniz bir yemek, çocuğunuza söz verdiğiniz bir oyun saati ya da hobiniz için gerekli zaman olabilir. Böylece o zaman aralığının kapalı olduğunu görür diğer işler ve randevularınız için başka zamanlar ararsınız.
Yıl içinde alabileceğiniz izinleri ve tatil planlarınızı son dakikaya bırakmadan yapın. Mutlaka iş durumunuzu,   yoğunluk dönemlerinizi ve ihtiyaçlarınızı göz önünde bulundurun ki hayal kırıklığına uğramayın; tatilden maksimum fayda sağlayın.

Network’ümü (çevremi) geliştireceğim
Önce en zevk aldığınız konuları belirlemek ve o konularda sizleri daha da aktif kılacak bir çevre edinerek yola çıkmak en doğrusu. İnsan en zevk aldığı şeyleri yaparken iç dünyası çok daha güçlü, renkli ve özgüvenli olur. İş amaçlı network’ünüzü geliştirmeye başlamadan önce böyle bir faaliyet alanında, belki de bir hobi çerçevesinde kendinizi daha iyi, huzurlu ve güçlü hissetmenizi sağlayacak bir ortam yaratmak ilk adım olmalı. Sonrasında bu ilgi alanınızda biraz daha yazıp, çizip, bir blog açmak ve mümkünse de belki belli ortamlarda konuşmacı veya eğitmen olarak rol almak gerek.
Özellikle iş ile ilgili olarak çevrenizi geliştirmeye karar verdiğinizde sosyal medyadan faydalanmanız artık şart.
Ve kişisel temas… Sonuçta “ya fark edil ya da yok ol!” diyor uzmanlar. Tanışma veya mevcut tanışıklığı ilerletme fırsatı kapınızı çaldığında kısa, net, açık ve akılda kalan bir şekilde kendinizi ifade etmeye hazır olun. Amacınız kesinlikle bir konuda karşınızdakini ikna etmek veya “kendinizi satmak” olmamalı.

Spor yapacağım, sağlıklı besleneceğim, sigarayı bırakacağım
Bu hedefinizi gerçekleştirmek için gerçekten sporu sevip sevmediğiniz önemlidir, bu yüzden kolayı seçin en sevdiğiniz aktivite ile başlayın. İlk haftalar zor gibi gelse de bedeniniz endorfin üretmeye başlayınca spor yapmanın sizi nasıl bedenen ve ruhen zinde tuttuğuna ve mutlu ettiğine inanamayacaksınız.
Beslenme planınızda kendinize yasaklar koymayın, hedefiniz ölçülü beslenmek olursa hayatın keyfini kaçırmadan her şeyi yiyerek de sağlıklı olabilirsiniz. Yediğiniz besinin ne olduğu önemli gibi görünse de aslında ne sıklıkta ve ne miktarda yediğiniz daha önemlidir. Miktar kontrolü ve beslenme çeşitliliğini sağlamak en kolay yoldur, her gün 100 kalori eksik beslenmek bile yıl sonunda 5 kg kaybetmenizi sağlar.
Sigarayı bırakmadan önce beslenme düzeni ve yeme alışkanlıklarını gözden geçirmenizde fayda var.  Sigarayı bırakırken destek almak iyi bir yol olacaktır.

Stresimi kontrol edeceğim
En çok nelerin stres seviyenizi yükselttiğini araştırın, bunun bedeninize nasıl bir etkisi olduğunu fark edin, stres seviyeniz yükseldiğinde fark edin, özellikle bedeninizde (mesela omuzlarımdan boynuma çıkan bir gerginlik hissediyorum gibi).
Nefes ve rahatlama egzersizleriyle ilgili bilginizi arttırın, sizi rahatlatan şeyler yapmayı ihmal etmeyin.

Mesleki görünüşümü düzelteceğim iş yerinde kılık kıyafetime daha çok dikkat edeceğim
Şu an bulunduğunuz pozisyon için değil, ulaşmak istediğiniz pozisyon için giyinin. Çalıştığınız kuruma, yaptığınız işe, müşteri hedef kitlenize, iş yemeklerine, toplantılara uygun giyinin. Sizinle özdeşleşmiş, size yakışan bir parfümünüz olsun.
Size ait, size özel dokunuşlarla giyiminizle farkınızı ortaya koyun. Örtünmeyin giyinin! Stil sahibi olmak için renk tonlamanıza uygun giyinin. Vücut yapınıza uygun giyinin.   Yüzünüze yakışan trendy bir saç modeli bulun, her zaman doğal ve hafif makyajlı olun.
Tüm bunları bir gün yapıp diğer günler boş vermeyin.

Bir sahil kasabasına yerleşeceğim
Bunu gerçekten istiyor musunuz, yoksa büyük şehirden kaçış fantezisi kurmak sizi rahatlatıyor mu, bunu belirleyin.
Eğer gerçekten istiyorsanız tatil zamanlarında, bu olası sahil kasabalarını ziyaret edin. Bir müddet yaşayın ve tanıyın.
Gitmeden önce orada kuracağınız hayatı detaylı bir şekilde kafanızda kurgulayın, orada ne yapacaksınız, nasıl geçineceksiniz, sıkılacak mısınız? Hala size uygun olup olmadığına bakın, uygunsa kararınızı verin ve uygulayın.

Herkese iyilik yapacağım, sosyal sorumluluk projelerinde rol alacağım
Öncelikle, ilgi duyduğunuz alanı belirleyin; çocuklar, eğitim, kültür-sanat, çevre, sağlık vb. pek çok alandan birini seçebilirsiniz.  Bu alanlarda çalışan birçok sivil toplum kuruluşu var. Onlarla iletişime geçin. 
Şirketinizde bir gönüllülük çalışması varsa dahil olun.
Gönüllülük çalışmalarında yalnız olmayın. İş arkadaşınızı, ailenizi, eşinizi, arkadaşınızı da katın.

Stresimi kontrol edeceğim
En çok nelerin stres seviyenizi yükselttiğini araştırın,
Bunun bedeninize nasıl bir etkisi olduğunu fark edin, stres seviyeniz yükseldiğinde fark edin, özellikle bedeninizde (mesela omuzlarımdan boynuma çıkan bir gerginlik hissediyorum gibi).
Nefes ve rahatlama egzersizleriyle ilgili bilginizi arttırın, sizi rahatlatan şeyler yapmayı ihmal etmeyin.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK