Aralık, 2010 için arşiv

Şirketlerin düzenlediği yılbaşı partileri kariyeriniz açısından bir fırsat da olabilir, işten kovulmanıza neden de. Siz siz olun eğlencenin, alkolün dozunu kaçırıp, sağa sola sataşıp, patronun karşısına geçip sonradan pişman olacağınız şeyler söylemeyin. İşte size şirket partilerinde nasıl davranmak gerektiği konusunda birkaç küçük öneri.
2008 yılında kriz nedeniyle şirket partilerine ara verilmişti. O dönem işten çıkarmalar ve kısıtlanan bütçeler nedeniyle parti düzenlemenin doğru olmayacağını düşünmüştü şirketler. Bu yıl ise şirket partileri eski hızına kavuştu.
Şirket partileri yöneticilerle, diğer çalışanlarla tanışma, konuşmalarınızla onları etkileme açısından size güzel fırsatlar sunabilir. Ama alkolü fazla kaçırıp, sağa sola sataşmak, küfür etmek, bir de gidip patrona ileri geri konuşmak kariyerinizin sonunu da getirebilir. Ne yaptığınızı hatırlamayacak kadar içmek, dans pistinde yere yığılmak ertesi gün ofise başınız önde gitmenize, dedikodulara maruz kalmanıza neden olabilir.
Fast Company’de yer alan bir haberde, Adecco’nun 1.000’i aşkın kişiyle yaptığı bir araştırmaya göre çalışanların yüzde 40’ı bu tarz partilerde küçük düştüklerini veya kendini küçük düşürücü davranışlarda bulunan kişiler tanıdıklarını yazıyor. Çok daha önemlisi çalışanların yüzde 23’ü de bu davranışlarından dolayı azarlandıklarını söylüyorlar.
Her 10 Amerikalı’dan biri bu partilerdeki uygunsuz davranışlarından dolayı işten kovulmuş kişiler tanıdıklarını söylüyorlar. Bu davranışların yüzde 7’si iş arkadaşlarına, yüzde 4’ü patrona uygunsuz bir şeyler söyleme, yüzde 20’si ise çok fazla içmek şeklinde ortaya çıkıyor.
O nedenle çok fazla içmekten, iş arkadaşınızla flört etmekten, patronunuzu küçük düşürmekten kaçının.
19 Aralık 2010 tarihli Le Figaro’da yayınlanan bir habere göre Fransa’da çalışanların yüzde 90’ı yılbaşı partilerine katılıyorlar. Fransa’da yapılan araştırma, şirketlerin yüzde 57’sinin yılda 4 kereden daha az, yüzde 23’ünün 2-3 ayda bir kez, yüzde 9’u en az ayda 1 kere parti düzenlerken, yüzde 11’i hiç parti yapmadığını ortaya koyuyor. 
Çalışanların yüzde 19’u bu partilerde alkolün sebep olduğu tatsızlıklara şahit olmuşlar. Bu kişilerin 
-Yüzde 67’si sataşma ve ağız dalaşı
-Yüzde 60’ı itiş-kakış ve kavga
-Yüzde 22’si parti çıkışı trafik kazası
-Yüzde 17’si parti çıkışı iş kazasına şahit olmuşlar.
Fransa’da yöneticilerin yüzde 91’i alkol yasağına karşı çıkarken ücretlilerin yüzde 83’ü alkol olmadan da iyi bir atmosfer olacağı kanaatindeler.

Şirket partisinde alkolü abartıp sağa sola sataşmayın
Mutlaka katılın: İşyeri partisine mutlaka katılın. Partiye katılmak istemeseniz de size sıkıcı da  gelse işyeri partilerinde görünmek kariyeriniz açısından faydalı. quintcareers.com’da yer alan bir bilgiye göre bu durumlarda en azından 30 dakika ortalıkta görünür olmak tavsiye ediliyor.
Alkolü abartmayın: Her ne kadar parti de olsa nihayetinde bir işyeri partisi. Davranışlarınızın sürekli gözlendiğinizi unutmayın. Alkole dayanıklı da olsanız durumu çok fazla abartmayın, insanların gözünde alkolikmişsiniz gibi bir algı oluşabilir. Sarhoş olup komik dans figürleri sergilemek veya iş arkaşınıza küfürler yağdırmak, patrona ileri geri konuşmak büyük sıkıntı yaratabilir, hatta işten kovulmanıza neden olabilir.  

İş arkadaşlarınızla flört etmeyin: Belki siz çok masumca flört ediyorsunzudur ama bu iş arkadaşlarınızın gözünde farklı algılanabilir, dedikodulara maruz kalabilirsiniz. Kariyerinizi bu şekilde bitirmeyin.
Network yapın: Kendinizi network yapmaya hazırlayın. Bunun için sağ elinizi boş tutun ki gelen diğer insanlarla tokalaşabilesiniz. İşyeri partileri kariyerinizi etkileyebilecek ama çok fazla görme veya konuşma imkanınızın olmadığı kişilerle, örneğin tepe yöneticiler, diğer departmanlardan yönetcileri veya çalışanlarla ilişkilerinizi geliştirmenizi sağlayabilir.
Sürekli iş konuşmayın: İnsanları etkilemek için bir konu seçin ama sürekli işten bahsedip insanları sıkmayın, unutmayın bu bir parti. Siyasi veya dini konulardan da kaçının. Daha yumuşak bir konu seçin, uzun uzun konuşup insanları boğmayın. 
İnsanların dedikosunu yapmayın: Sürekli işten konuşmak veya sürekli kendi başarılarınızdan söz etmek hoş karşılanmayacaktır, aynı şekilde asla asla başkalarının dedikosunu yapmayın, hatta buna niyet bile etmeyin.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK
Reklamlar

Home office avantaj mı dezavantaj mı?

Yayınlandı: Aralık 19, 2010 / Yazılar

 

Home office yani evden çalışanların sayısı her gün artıyor. Artık şirketler, şirket binalarını sadece toplantı ve sosyalleşme mekanları olarak kullanıp, evden çalışma düzenine geçiyorlar. Şirketlerin işine geliyor da, çalışanların (ve ailelerin) işine geliyor mu acaba? Home office çalışanlara (ve bu arada eşi sabah çıkıp akşam dönmek yerine bütün gün evden çalışan ‘diğer eşlere’) sorduk: Evden çalışmanın artıları, eksileri neler?
“10 senedir evden çalışıyorum. Saat 05:00’te uyanıyorum. İlk iş olarak notebook’umu açıyorum. Eğer müşteri ziyaretine gitmeyeceksem o notebook hiç kapanmıyor. Saat 06:30’dan itibaren önce oğlum, sonra da kızımı uyandırma çabalarım başlıyor. Saat 07:30 gibi evden çıkıp kızımı servisine bırakıyorum. İşyerinin servisine binebilmesi için yaklaşık 8 km mesafe gitmesi gerekiyor. Bu transfer işlemi aslında uzun zamandır yapmayı unuttuğum sabah işe gitme gibi oluyor ve çok keyif veriyor. Ofise (eve) döndükten sonra ilk iş internetten bazı köşe yazarlarını okuyorum. Daha sonra da işe başlıyorum. Paydos saati aslında yok gibi. Evden çalışmanın büyük zararı, insanı iş atmosferinden uzaklaştırması. Sabahları kravat takıp işe gittiğim günleri özlüyorum. Bir de sabah kahvaltısından sonra TV’ye takılmamak gerekiyor. Böyle durumda çok vakit kaybediyorsunuz. En büyük avantajı ise maliyeti. İşe gitme masrafı ve özellikle de İstanbul gibi bir yerde trafik sıkıntınız yok. Bazen çok önemli bir kişi ile telefonla pazarlık yaparken pijamalı olabiliyorsunuz. İş sıkıntısının yoğun olduğu zamanlarda masa başında çalışmaya çalışmak yerine, kanepeye uzanıp TV seyretme arzusunu bastırmaya çalışmak evden çalışmanın en zor yanı. Bir de beni işyerimde ziyaret etmek isteyen müşterim olursa, o zaman sıkıntı olabiliyor. Evden çalıştığımı belirttiğimde yaptığım işi küçümseyenler oldu. Ama bu çok nadir.” Bu sözler 10 yıldır home office çalışan E.U.’ya ait.
B.S.’nin kimya mühendisi olan satış müdürü pozisyonundaki eşi ekonomik krizden sonra home office çalışmaya başlamış. Eşinin evde de büro saatlerindeki gibi çalıştığını söyleyen B.S. eşinin çok disiplinli olduğunu, o nedenle evde çalışıyor olmasından dolayı sorun yaşamadığını söylüyor: “Avantajları; evde olduğumuz için yalnızlık çekmiyorsun, evde birisi var konuşmak için. O da işle ilgili bir sorun varsa bana danışıyor, bir rahatlama oluyor. İşyerindeki sosyal ortam yok tabii. Kendisi evde çalışmanın daha verimli olduğunu söylüyor, bir kere gürültü yok evimizde, sakin. Eve misafir gelecekse önce sormam lazım, onun olmadığı güne ayarlamaya çalışıyorum, o benim için bir dezavantaj olabiliyor. Bir diğer dezavantaj da şu; insan bir ev ortamı istiyor ama home office olunca ofis havası eve taşınıyor. Bütün dosyalar eve geliyor, bu sefer ben de mecbur, dosyaları bir yere sıkıştırıyorum. Bazen kızıyorum şu dosyaları topla diye.”

Evden çalışma yaygınlaşıyor
Evden çalışanların sayısı her geçen gün artıyor. Hatta bazı firmalarda neredeyse ofisin yarısı evden çalışıyor. Misal HP’de çalışanların yüzde 40’ı evden çalışıyor, Siemens ise 1 ay önce Ankara ofisindeki tüm çalışanları için evden çalışma uygulamasını başlattı. Siemens Genel Müdürü Hüseyin Gelis, 2015’te beyaz yaka çalışanların yüzde 20’sinin evden çalışır hale geleceğini söylüyor. Gelis, satış-pazarlamadan, Ar-Ge’ye tüm çalışanların bu şekilde çalışabileceğini söylüyor ve 10 yıl sonra ofislerin yarısına gerek olmayacağını tahmin ettiğini belirtiyor. (Bkz: Hürriyet İK 28 Kasım 2010)
Evden çalışan insanların şirketlerinde ofisleri, masaları, telefonları olmuyor; genelde haftada bir gün ofise toplantı veya sosyalleşmek için gidiyorlar. Evden çalışmanın avantajlarının yanı sıra dezavantajları da var.
Örneğin maliyet tasarrufu sağlaması, çalışanı trafik işkencesinden kurtarması, çalışana esneklik sağlaması en büyük avantajları.
Dezavantajları ise iş özel hayat dengesinin tutturulamaması, gece gündüz çalışır vaziyette olmak, sosyalleşememek. O nedenle home office çalışanlara iş-özel yaşam dengesi için eğitim vermek, sistemin nasıl işlediğine dair bilgi vermek, çalışanların sosyalleşecekleri alanlar yapmak çok önemli.
Tabii bu avantajlar ve dezavantajlar home office çalışanların aileleri için de geçerli. Örneğin eşiniz evde çalışıyorsa o saatlerde eve misafir gelemez; eşiniz sizden öğlen yemek, gün boyu çay-kahve servisi bekleyebilir; evde gürültü yapmamak için özel çaba sarf etmeniz gerekebilir, vs.

Memurlara da home office
Şu anda son derece popüler olan home office çalışma gelecekte daha da yaygınlaşacak gibi gözüküyor. Hatta devlet memurları için bile home office çalışmak gündemde. Memurlara evde çalışma imkanı getiren, özürlü memurlara farklı mesai uygulanmasını düzenleyen ve yüzde 25’i ödenen idari para cezalarının yüzde 75’inden vazgeçilmesini öngören kanun teklifi geçtiğimiz haftalarda TBMM Başkanlığı’na sunuldu. Memurların yürüttükleri hizmetin özelliklerine göre, bu madde uyarınca tespit edilen çalışma saat ve süreleri ile görev yerlerine bağlı olmaksızın çalışabilmeleri mümkün hale geliyor. Memurlara, teknolojik gelişmelere uygun olarak ve günün şartlarına göre, gerektiğinde evlerinde, özel ofislerde veya benzeri başka yerlerde çalışabilmelerine imkan sağlanıyor.

Home office çalışanlar anlattı
Evden çalışma fikri hoşuma gitti ama çok tereddüt ettim
HP Indigo MEMA Bölge Müdürü Seza Baboğlu, 10 ülkeden sorumlu. 2005’ten bu yana home-office çalışıyor. İşi gereği haftada en bir kez seyahet eden Babaoğlu, mobil çalıştığını söylüyor. Kendisi için çalışan 19 kişi ile de sürekli smart-phone, kurum içi msn, e-posta ve telefonla iletişim kuran Babaoğlu, günün 3’te 1’ini kendi çalışanları ve müşterileri ile telefonda konuşarak geçiriyor.
Seza Babaoğlu, pozisyonu böyle gerektirdiği için evden çalışmaya başlamış. Evden çalışma fikri onun hoşuna giden bir fikir olmuş ama şirkette sabit bir yerinin bulunmaması çok tereddüt etmesine sebep olmuş. Bu tereddütü şöyle açıklıyor Babaoğlu: “Çünkü bir alışkanlığın değişmesi söz konusu oldu ilk başta, buna herkes gibi ben de tepki gösterdim. Bu değişikliği yaşayan herkeste ben bunu gözlemliyorum. Son 5-6 senedir evden çalışan oranları çok ciddi arttı, bu yeni bir trend. Genelde satış rolü üstlenen herkes evden çalışıyor.”

Sürekli online olmak kötü
Seza Baboğlu, her sabah 7’ye doğru kalkıp, 10 yaşındaki kızını okula gönderiyor, sonra kendine bir kahve yapıp, bilgisayarın başına geçiyor, sorumlu bulunduğu ülkeler arasında 4-5 saatlik bir zaman farkı olduğundan sabahın köründe veya gece yarısı mail atanlar olabiliyor. Dolayısıyla ilk iş maillerini kontrol ediyor.
Sonra normal günlük programı başlıyor, eğer bir toplantısı varsa onu yapıyor veya seyahata çıkacaksa hazırlıklarını sürdürüyor. Akşam saat 8’e, 9’a kadar bilgisayar başından kurtulamıyor ve yatmadan öncede mutlaka mesajlar kontrol ediliyor, aynı şekilde telefonu da sürekli açık.
Babaoğlu evden çalışmanın en kötü tarafının sürekli online olmak olduğunu söylüyor: “Evden çalıştığınızı bilen yöneticileriniz, müşterileriniz sizden anında cevap bekliyorlar. Evden çalışma ortamının getirdiği en önemli dezavantaj çevrenizdekilerin zaman kavramı konusunda geri dönüş bekleme hızları çok hızlı.”

Kaliteli zamanı nasıl kullanacağınızı öğrenmelisiniz
Babaoğlu, home office çalışmanın en büyük avantajının, esneklik, kendi iş hayat özel hayat dengesini kendi programıma göre yapabilmek olduğunu söylüyor. Ama ilk iki sene bunu yapmakta çok zorlanmış. Evde olduğu için işe daha çok zaman harcadığını söylüyor: “Daha doğrusu kaliteli zamanı nasıl kullanacağınızı öğrenmeniz gerekiyor. Bunun için de belli bir süreçte tecrübe kazanmak gerekiyor. Tecrübe kazanıncaya kadar daha zordu ama şu anda iş değiştirmediğiniz müddetçe oldukça kaliteli zaman ayırabiliyorsunuz ailenize.”

Arkadaşlarla buluşmak için ofise gidiyoruz
En büyük eksikliğini çektiği şey ofis ortamındaki sosyalleşme imiş: “Evden çalışmak sizi daha asosyal kılıyor. Bunu yapmak için kendinizi zorlayıp sabah evden çıkıp ofise gitmeniz gerekiyor, eğer seyahat etmiyorsanız. Haftada 1-2 gün arkadaşlarımızı görmek için, ofiste buluştuğumuz günler oluyor, bir kahve içelim, öğle yemeği yiyelim istiyoruz. Türkiye’de olduğum zamanların yarısında ofise gidiyorum. Her katta 8-10 masa var, erken gelen o masalara oturuyor, bazen yer bulamıyorsunuz, erken gelen oturuyor o masalara.”

Giyinip evden çıkar, sonra hırsız gibi eve girip çalışırdım
www.okulariyoruz.biz global eğitim portalında direktör olarak görev yapan Işıl Tabağ, 2005 yılından bu yana evden çalışıyor. 2005 yılı Kasım ayında ikinci kızı doğdunda (ilk kızı henüz 19 aylıkken) evde çalışmak onun için kaçınılmaz olmuş. Tabağ saat 06.45’te kalkıp, kızlarını okula hazırlıyor. Eşiyle kahvaltı ettikten sonra 6 aylık oğlunu yardımcı ablasına verip alt kata ofisine iniyor.
SKYPE iş arkadaşlarıyla günü planlamak için en çok kullandığı araç. Yurtdışına hazırladığı makaleleri yazıyor, ekibin çalışmalarını kontrol ediyor, gelen öğrenci e-postalarını mümkün olduğunca cevaplamaya çalışıyor. Tüm işi internet ve telefon. Tüm bunların dışında Türkiye’deki liselere ve üniversitelere de çeşitli konularda danışmanlık veriyor, seminerlere gidiyor. Böyle bir organizasyonu varsa o gün bilgisayar başında olan işleri delege ediyor. Aslında esas işi tüm ekip arasında koordinasyon ve kontrol. Özellikle raporları her gün mutlaka inceliyor, istatistiklere bakıyor. Outlook ve cep telefonu yapılacak işler listesiyle dolu. Çünkü evde olunca ne pişirilecek, ne alınacak her şeyden de sorumlu aynı zamanda. Aralarda 6 aylık oğlunu emziriyor. Her tür işini saat 16.00’da, kızları okuldan geldiğinde bitiriyor. 

Büyümelerini kaçırmadım
Işıl Tabağ için evden çalışmanın en büyük artısı çocuklarının büyümelerini kaçırmadan çalışma imkanına sahip olmak: “Ofiste çalışıyor olsaydım muhtemelen günün belli bir vakti trafikte geçecekti. Hem zaman kaybedecektim hem de enerjim yorgunluk nedeniyle düşecekti. Ancak ofis ortamı çalışanı motive eden bir ortam. Ben çalışmayı çok seven ve de iş konusunda oldukça disiplinli olduğum için televizyon, rahat koltuklar, biraz uyku gibi kaçamaklarım olmuyor. Ama bu dengeyi kurmak çok zor. Home office çalışmaya başladığımda giysi dolabım gitgide farklılaşmaya başlamıştı. İlk başlarda iş kıyafetlerimi giyerek bilgisayar karşısına oturuyordum. Sonra gitgide olay bir kot bir bluza dönüştü. Ama o güne kadar hiçbir zaman işe kotla gitmedim. Şimdi ofis dışında da seminer, görüşme gibi işlerim olduğu için iş kıyafetlerimin tadını çıkarabiliyorum. Evin günlük koşuşturması da home office için dezavantaj olabiliyor. Yemeğimize yardımcı olan abla soğanı nasıl doğrayacağını sorabiliyor, kapıya kargo, siparişler geliyor, benim yukarı çıkıp ödeme yapmam gerekiyor. Sanki ben dışarıda çalışıyormuşum gibi davranalım diyorum ama öyle farklı bir konu oluyor ki ‘Ben evdeyim niye bana sormadınız’ diyebiliyorum.”

Eve hırsız gibi giriyordum
Eşini ve çocuklarını her zaman işinin önünde tuttuğunu söyleyen Tabağ: “Daha önceki evimiz katlı bir ev değildi. Ofisim de odalardan biriydi. Kızlar da henüz okula gitmiyordu. İsterse 5 yardımcı olsun anne evdeyse çocuklar annem versin, annem yapsın, annem silsin diyorlardı. Yurtdışıyla görüşürken zaman zaman kızlardan biri ağlama krizine tutulur “Şişşşşt” dedikçe ses daha da yükselir. O zaman evde olup da çocuğumuzu bir dakika deyip kenara koymanın bile onu mutsuz ettiğini anladım. Sonraki günler giyindim. Çantamı koluma taktım ve kızlara ben işe gidiyorum diyerek kapıdan çıktım. 3 dakika sonra hırsız gibi gizlice eve girdim ve odaya saklanarak çalıştım. İş dönüş saati yine dışarı çıkıp zili çaldım ve anne işten döndü. Sonra zaten okul dönemi başlayınca önce yarım gün sonra saat 15.30’a kadar çalışma şansım oldu.”

Avantajı çok ama kariyer fırsatları sınırlı
Ford Avrupa (FoE) bünyesinde Kuzey Afrika Bölge Satış Müdürü olarak görev yapan Serkan Yalçın, Fas, Cezayir, Tunus, Libya ve Mısır’da distribütörler aracılığıyla yapılan tüm Ford marka araçların satışından sorumlu. Mayıs 2007 tarihinden itibaren home office olarak evden çalışıyor. Sorumlu olduğu ülkeler ve bağlı olduğu ofisin bulunduğu Macaristan ile 1 saatlik fark nedeniyle, bu ülkelerde mesai 08:30’da başladığında zaman farkından dolayı çalısmaya 09.30’da başlıyor ve 18.30-19.00 arası bitiriyor. Bütün gününün bilgisayar ve telefon başında geçtiğini söyleyen Yalçın, “Ancak iş yoğunluğuna bağlı olarak zaman zaman boş vaktim de oluyor ama bu zaman içinde de daima e-postalara erişebilecek ve telefonla ulaşılabilecek ortamda olmaya dikkat ediyorum” diyor. Yalçın, evden çalışmaya başlayınca daha önce ofisinde kullandığı çalışma masası, dolapları ve koltuğu eve taşımış. Ayrıca hızlı bir internet bağlantısı ve IP telefon bağlantısı sağlanmış, ofis işlerinde kullanılma amacıyla da faks/yazıcı/tarayıcı satın alınmış.
Yalçın evden çalışmanın avantajlarını şöyle sıralıyor;
-Trafikle cebelleşmiyorsunuz, vakit kazanıyorsunuz.
-Her sabah iş için hazırlanmak zorunda değilsiniz, tıraş olmak, giyinmek gibi.
-İş yoğunluğu olmadığı zamanlarda ev ve bahçe işleriyle ilgilenebiliyorsunuz.
-Gerektiğinde arkadaşlarınızla buluşup, herhangi bir ortamda çalışmanıza 3G bağlantı ile devam edebiliyorsunuz.
-İş nedeniyle aynı gün içinde hem ABD hem de Tayland’la görüşmem gerektiğimden zaman sınırlaması olamadan çalışabiliyorum, gerektiğinde pazar günü çalışan Libya, Mısır ve Cezayir ile iş görüşmeleri yapabiliyorum.
-İşime çok daha iyi konsantre olabiliyorum. Geçen hafta Budapeşte ofisdeydim ve çalışmaya odaklanamadım. Çalan telefonlar, aynı ofiste çalışan başka dillerde konuşan arkadaşların gürültüsü, kahve teklifleri, uzun yemek molası vb.

Dezavantajları ise;
-Eğer ana ofisteki ekip destek vermez ise bilgi akışında kopukluklar olabiliyor.
-Kariyer fırsatları sınırlanıyor, büyük bir ekibin lideri olamıyorsunuz, home ofis olarak ekibi yönetemeyeceğinizden.
-Sosyal çevrenin azalması.
-Mesai saatleri dışında da maillleri kontrol etme gereği duyuyorum, evden çalıştığımı bilen herkes 7/24 beni arayıp iş görüşmek isteyebiliyor, bu nedenle ofiste çalışmaktan daha fazla çalışmaya zaman ayırıyorum.

Telefona oğlum çıktı
Serkan Yalçın’ın eşi avukat, 4 yaşında bir oğlu ve 1 yaşında da kızı var. 4 yaşındaki oğlu babaannesinde kalıyor, 1 yaşındaki kızı ise bakıcıyla evde. Yalçın’ın 4 yaşındaki oğlu çalışma ortamına saygılıymış ve 1.5 yaşından beri babası telefonla görüşürken sessiz olması gerektiğini biliyormuş:  “Birkaç hafta önce akşam saatlerinde telefon çaldı ve oğlum biraz konuştuktan sonra kapattı. Kim aradı dediğimde ‘Seni sordular, evde olduğunu ama meşgul olduğunu söyledim, sonra da kapattım’ dedi. Sonradan öğrendiğim, Budapeşte’den arandığım; nasıl olup anlaştıkları ise hâlâ muamma. Oğlum telefondakinin Türkçe konuştuğunda ısrarlı, çünkü ‘Serkan Yalçın’ demiş.”

İş hayatım boyunca karşılaştığım en büyük değişiklik
Siemens Ankara’da kurumsal iletişim bölümünde çalışan Burcu Önem, 1.5 ay önce home office olarak çalışmaya başladı. Önem, “Kendi adıma bu iş hayatım boyunca karşılaştığım en büyük değişiklikti. Masanız yok, telefonunuz yok, işyerinde size ait bir ofisiniz yok. Hem iş hayatıma hem de özel hayatıma etkisinin nasıl olacağına dair bir fikrim yoktu. Endişe sebebim buydu. Zaman geçtikçe, bu endişenin yerini heyecan aldı” diyor. Sabah saatleri onun için çok farklı olmamış, aynı saatte kalkmaya özen gösterdiğini söyleyen Önem, trafikten kurtulduğunu söylüyor. Ofiste sağlanan her türlü kolaylığın kendi evinde de kurulduğunu söyleyen Önem, “Bu sistemin en önemli noktası kişilerin zaman programını kendilerinin yapması. Mesai saatlerine paralel bir şekilde kendi işlerimi düzenlemeye çalışıyorum. Yapacağınız aktiviteye göre çalışma alanınızı kendiniz belirliyorsunuz, benim nerede çalışmak istediğimi belirleyen şey programım. Eğer ofiste bir programım varsa, bu durumda ofise geliyorum, toplantımı yapıyorum, arkasından bir sonraki adım neyse ona göre devam ediyorum” diyor.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

 

Samsung Türkiye’nin üst yönetiminde 16 Koreli 14 Türk yönetici var; hal böyle olunca şirketteki Kore kültürü ağırlığını hissettiriyor. Türkler’in de bundan bir şikayeti yok. Çalışkan, disiplinli Koreli yöneticiler, ofiste terliklerle dolaşmaları, ofis açılışında yaptıkları dua ritüelleri, yüksek sesle konuşmaları ile farklı bir portre çiziyorlar. Türk yöneticiler Korelilerin çalışkanlıklarını, Koreliler ise birbirimize ne kadar benzediğimizi anlata anlata bitiremiyorlar. 
Samsung 1984’den beri Türkiye’de. 1984-2000 yılları arasında temsilcilik ofisi olarak faaliyet gösteren, daha sonra pazarlama ofisi halini alan Samsung, 1 Ocak 2010’dan beri satış ofisi olarak hizmet veriyor. 210 kişinin çalıştığı Samsung Türkiye’nin üst düzeyinde 16 Koreli 14 Türk yönetici görev yapıyor. Rakamların da ortaya koyduğu gibi şirketin üst yönetiminde Koreliler baskın. Koreliler’in bir kısmını yurtdışından atananlar, bir kısmını da halihazırda Türkiye’de bulunan, Türkiye’ye eğitim için gelen veya bir Türk ile evlenip kalanlar oluşturuyor.
Son dönemde LG, Miele, Nokia gibi şirketlerden transfer edilen yöneticiler Samsung’da çok farklı bir kültürle karşılaştıklarını, iş yapış şekilleri arasında da dağlar kadar fark olduğunu söylüyorlar. 
Şirketin üst yöntiminde neden bu kadar çok Koreli olduğunu sorduğumuzda Samsung İnsan Kaynakları ve İdari İşler Müdürü Banu Öksün, diğer ülkelerde de aynı şekilde Koreliler’in sayısının benzerlik gösterdiğini, çok belirli pozisyonlarda Koreliler’in çalışmasının dilin kullanımı açısından önemli olduğunu söylüyor. Türkiye’deki ofiste ise Koreli oranının daha yüksek oluşunu, (Kore Savaşı’na dayanan) Türk-Kore dostluğuna bağlıyor. Öksün, “Merkez Seul ofiste İngilizce seviyesi çok yüksek olmadığı için işlerin aksamadan yürümesi için Korece bilen Koreliler’le entegre bir şekilde çalışmak bizler için avantaj teşkil ediyor” diyor.

Ofiste terlikle dolaşıyorlar
Korelilerin iş yapış şekilleri de bizimkinden farklılık gösteriyor pek tabii. Samsung ofisine taşındıklarında Koreliler’in yaptıkları dua ritüeli Türk çalışanları çok şaşırtmış. Koreli çalışanlar eşlerinin evde yaptıkları yiyecekleri, tütsülenmiş balıkları ofise getirip, dua seremonisi eşliğinde ofis bereketli olsun diye secde etmişler. Bu ritüele ilk şahit olduklarında Türk çalışanlar çok şaşırmışlar.
Türk çalışanlar da ofiste Korece günaydın demeyi, teşekkür etmeyi biliyor, tıpkı Kore kültüründe olduğu gibi ceketlerini ilikleyip sol elleri karınlarında eğilerek selamlaşıyorlarmış. 
Samsung ofisinde terlikle dolaşmak ise artık tamamen benimsenmiş, sıradan bir hal almış. 
Korelilerin özellikle iş ortamında strese girdiklerinde yüksek sesle konuşmaları ise ilk zamanlar yadırgansa da artık olağan karşılanıyormuş. Banu Öksün, Türk çalışanlara birçok Koreli’nin asker ailelerde büyüdüğü ve yüksek sesle konuşmanın yadırganacak birşey olmadığını anlatmaya çalışmış.
Yine göz göze gelmemek de Kore kültüründe yaygın bir şey. Asansörde birisiyle karşı karşıya geldiklerinde göz göze gelmemeye çalışan Koreliler’in bu davranışının sebebinin özel hayata saygı olduğu şirket çalışanlarına anlatılmış.

Alkole dayanıklı değilsen terfi edemezsin
Sofra kültürü ise Türkler ile Koreliler’in ortak paydası. Alkol ve balık her iki kültürün de vazgeçilmezi. Kendisi uzun yıllar batı kültüründe çalışan Banu Öksün, Samsung’a gelince kültür şoku yaşamış. Çünkü Koreliler içki içmeyi çok seviyormuş. Hatta iş görüşmesinde Kore’de adaya alkole dayanıklı olup olmadığı bile sorulurmuş. Bir yemekte sohbet ettiğimiz Türk yöneticilerden biri bana dönerek masanın karşı tarafında oturan ve ilk içkisinden sonra kıpkırmızı olan bir Koreli yöneticiyi göstererek, “5 yıldır aynı görevde, terfi edemedi, çünkü alkole dayanıklı değil” diyerek takılıyor. Bu esnada bir Koreli yöneticinin önderliğinde kadehler sürekli kalkıyor ve fondip yapılıyor. Bense bir seferde içkiyi bitirmemenin Kore kültüründe çok hoş karşılanmadığını hissediyorum.
Koreliler’in sağlam içmelerine rağmen, saat 8’de sektirmeden iş başında olmayı da başarabilmeleri, alkole ne kadar dayanıklı ve ne kadar disiplinli olduklarını gösteriyor. Türk yöneticiler buna hayranmış.
Internetten şöyle bir araştırdım, meğer Koreliler gerçekten de içkiye çok dayanıklı bir millet olarak tanınıyorlarmış, içki içmek Kore’de bir kültür, bir tür samimileşme yoluymuş.
İş görüşmesinde annen baban ne yapar diye sormak ise ayrı bir Kore geleneğiymiş. Banu Öksün de iş görüşmelerinde ‘annen baban ne iş yapar?’ diye sormaya başlamış. Çünkü Koreliler iyi aile altyapısına inanıyor ve bunu olumlu bir gösterge olarak kabul ediyorlarmış.

Koreliler çok çalışkan
Türk yöneticilere Korelilerin en karakteristik özelliklerini soruyorum. Hepsinin ortak görüşü Korelilerin çok çalışkan olması, bırakın 7/24’ü 8/25 çalışmaları. Kendilerine çalışmayı felsefe edinen, kaybettiklerinin yerine koymak için çok çalışan ve bundan da mutluluk duyan Koreliler, bizim 10 günlük bayram tatiline çok şaşırmışlar.
Tüketici Elektroniği Direktörü Lemi Paksoy, “Çok çalışkanlar, bence tarihlerinden de gelen bir şey, çalışmaktan başka şansları olmadığını düşünüyorlar. Çalışmaya, disipline çok önem verirler, uzun saatler çalışmaya hazırlar. İş hayatları normal hayatlarında çok önemli bir yer tutar. Aile hayatı kadar önemli iş hayatı. Haftada 6 gün işe gidiyorlar, hatta dönem dönem 7 gün çalışıyorlar.”
Türk yöneticiler, Korelilerin hayatlarının büyük kısmını iş olarak gördüklerini söylüyorlar.
Türk yöneticilerin dikkatini çeken bir diğer nokta ise aidiyet duygusu olmuş.
Kore’de insanlar bir işe girip oradan emekli olana kadar çalışabiliyor. Aynı şey Japonya için de geçerli. Japonya’da çalışanlar için şirket mezarları bile mevcut. Panasonic, Sharp, Nissan, Sony, Toyota gibi büyük Japon şirketleri sadık çalışanlarına meşhur Okuno-in Mezarlığı’nda özel yerler tahsis ediyorlarmış. (Bkz: Hürriyet İK 24 Ekim 2010)

Kendimi yabancı hissetmiyorum
Beyaz Eşyadan Sorumlu Müdür Jiwoong Kim ise Türk yöneticilerin aksine Koreliler’le Türk yöneticiler arasında büyük farklar görmediğini söylüyor. Diğer Avrupa ülkeleri ile kıyaslama yaptığında Avrupa’da takım olmanın çok zor olduğunu söyleyen Kim, “Avrupa’da insanlar biraz daha bencil, takım çalışmasının yerini kişisel beceriler alıyor. Türkiye’de böyle değil, bir takım halinde çalışıyoruz o nedenle çok benziyor Kore kültürüne.”
Kim, Koreliler’in en karakteristik özelliklerinin hız olduğunu söylüyor: “Yemek hızlıdır, içmek hızlıdır, takımımızla çalışırken hızlıyız, Türkler de öyle.” Kim, Türkiye’de kendini yabancı bir ülkede gibi hissetmediğini söylüyor. 
IT Ürün Grubu’ndan Sorumlu Müdür Dongju Yang, 75 milyon nüfusu ve yüksek potansiyeliyle Türk pazarının her yıl büyüdüğünü söyleyerek, “5 yıldır Türkiye’deyim, bundan önce 4 yıl da Kore’de Türkiye’den sorumluydum. İş arkadaşlarım yarı Türk olduğumu söylüyorlar. Türkler bence Koreliler’e çok yakınlar. İnsanlar daha samimi, aile odaklı, grup çalışmasına yatkın, saygılı, onurlu ve tutkulular. Pek çok ülkede deneyim edindim, kendime en yakın bulduğum ülke Türkiye oldu. Türkler’i Koreliler’e çok benzetiyorum” diyor.

Korece şarkı söyledim, yemek yaptım
Samsung İK ve İdari İşler Müdürü Banu Öksün, global liderlik programı kapsamında 1.5 hafta Kore’ye gitmiş, eğitim sırasında Kore’nin geleneksel yemeklerinden, Korece şarkı söylemeye pek çok şey yapmış Kore kültürüne dair. Bunun tamamen bir entegrasyon eğitimi olduğunu söyleyen Öksün, “Amaç, bir lidere Kore’de Koreliler’le nasıl çalışılır, Kore kültürü nedir özümsetip, buraya gelip burada bunun temsilciliğini yapmasını sağlamaktı” diyor.
Koreliler’in entegrasyon süreci ise çok daha uzun. Bir Koreli global bir göreve gelecekse, o ülkeye 2 sene öncesinden kendisine hiç bir iş yüklenmeden gönderiliyor. Bu kişiler evlerini kendileri tutuyor, pasaport dairesinin yerini kendileri öğreniyor, arabalarını kendileri kiralıyor, hiçbir yardım almadan kendi kendilerine o ülkede ayakta kalmaya çalışıyorlar. Türkiye’de şu anda bu şekilde çalışan 9 Koreli varmış. Fakat bu Korelilerin Samsung Türkiye ile alakaları yok, ofise gelip gidiyorlar, ama Samsung Türkiye’den herhangi bir iş talep etmiyorlar. Geldikleri andan itibaren Türkçe öğrenmeye başlayan bu 9 Koreli, Türkiye ya da bölge dahilindeki diğer ülkelerden birinde görevlendirilecek.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

Aşırı iş yükü, yaşanan krizler iş dünyasında rekabeti körüklüyor. Yükselmek için, işimizi kaptırmamak için sürekli birileri ile rekabet halindeyiz. Dozunda yapılan tatlı rekabet hem size hem şirketinize fayda sağlıyor. Aşırıya kaçtığında ise strese neden olduğu gibi takım çalışmasını da kötü etkiliyor.
İnsanın doğasında olan rekabet duygusu son yıllarda iş dünyasında aşırı derecede arttı. Özellikle kriz döneminde işlerini kaybetme korkusuyla çalışanlar daha yoğun bir rekabet ortamında buldular kendilerini. Rekabetin en yoğun yaşandığı alanlar; finans sektörü, satış ve pazarlama, medya sektörünü, hukuk, tıp ve akademik kariyer ortamı. Özellikle iş sonuçlarının rakamlarla ifade edilebildiği alanlarda, hedeflere ulaşmak için rekabet ortamı özellikle yönetim tarafından yaratılıyor.
Psikolog Feyza Bayraktar, Türkiye nüfusunun oldukça genç olduğu, daha eğitimli nesillerin yetiştiği ve iş olanaklarının fazla olmadığı göz önüne alındığında özel sektörde olan hemen hemen herkesin yükselmek ya da işini kaybetmemek için birileri ile rekabet içine girmek durumunda kaldığını söylüyor: 
Rekabet sağlıklı olduğu zaman;
* Üretimin artmasına
* İş kalitesinin artmasına
* İşlerin zamanında yetişmesine
* İş odaklı çalışmanın artmasına
* Satış ve kazancın artmasına neden oluyor.
Rekabet aşırıya kaçtığında ise;
* Stres ve baskıya
* Çalışanlar arası iletişimin sağlanamaması, sonuç odaklı bir iş ortamının oluşmasına
* Takım ruhunun gelişememesine neden oluyor.
Bayraktar, “Belli miktarda rekabet işyerinin gelişimi ve kişinin hedeflerini belirlemesi, o hedeflere ulaşmak için çalışması ve mesleki doyum sağlaması için sağlıklıdır. Fazla rekabetçi ortam ise çalışanlar arası problemlere yol açabileceği için çalışma ortamını etkileyebilir” diyor.

Takım ismi formanın önünde sporcunun ismi arkasında yazar
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Uzm. Endüstri ve Örgüt Psikoloğu Burcu Çanacık, rekabetin Türk toplumunda hep engellendiğini ama tatlı rekabetin verimliliğe katkı sağladığını söylüyor: “‘Koşma düşersin’lerle büyüyen bugünün işadamları ve işkadınları olarak bizler, rekabeti; kavga, agresiflik, saygısızlık, kendini beğenmişlik, hırs olarak betimleyen bu sistem içerisinde, rekabet eşittir risk mentalitesiyle yetiştik. Ancak, rekabet doğru yönetildiğinde, özellikle iş yaşamında verimlilik, performans ve üretkenliği olumlu yönde etkiliyor. Bu açıdan bakıldığında yöneticilere çok büyük görevler düşüyor. Kendi ekiplerinde yer alan çalışanların arasındaki rekabeti “tatlılıkla” verimliliğe dönüştürebilen koç yöneticiler ekip performanslarının yükseldiğini göreceklerdir. Tatlı rekabet, agresifliğe yer vermeyen ve sonuç odaklı olan hırstır. Rekabet, öncelikle diğerleriyle yarışıp onları geçebilmektir. Peki, birinci olduğunuzda ne yapacaksınız? Kendinizle yarışıp kendinizi ve kapasitenizi zorlayarak, ‘Asla başaramazsın, bu imkansız’ diyenleri aşmaya çalışacaksınız. Potansiyelinizi üstün performansa dönüştürürken de, rekabetin verdiği o tükenmez enerjiyi kullanıyor olacaksınız.”
Burcu Çanacık, aşırı rekabetin olumsuz etkilerine karşı yöneticilere bir uyarıda bulunuyor: “Yöneticiler, çalışanlarına şunu sık sık hatırlatmalı: “Takımın ismi formanın önünde, sporcunun ismi ise arkasında yazar. Ortak hedeflere koşamadığınız ve ekibinizden beklenen sonuçları getiremediğiniz sürece, bireysel rekabet yalnızca bir zaman kaybıdır.”

Liderler arası rekabet
Peki ya eğer rekabet liderler arasındaysa, bu durum çalışanlara nasıl yansır? Feyza Bayraktar, iki lider arasındaki rekabetin eğer adil ise, çalışanları motive ettiğini ama adil değilse rekabetten doğan çatışma ve gerginliğin çalışanları ikilemde bıraktığını, işlerin aksamasına, motivasyonlarının düşmesine ve kuruma güvenirliliğin azalmasına sebep olabildiğini söylüyor: “Liderler gruplarının başı olarak o grubun performansını en üst seviyeye taşımakla yükümlüdürler ve iyi bir lider bu performansın zedelenmemesi için kendi içinde bulunduğu rekabet ortamında da liderlik sorumluluğunu taşımalı grubun verebileceği tepkiye göre de davranmalıdır.”
Burcu Çanacık, ekipler arasında yaşanan rekabetin, daha yakından bakıldığında ekip yöneticilerinden kaynaklandığı söylüyor: “Çalışanların huzuru bozuluyor, sürekli gerginlikler liderler arasında iğneleyici sözler, kişisel saldırılar ve gereksiz tartışmalar yaşanıyorsa ekiplerin de huzuru kaçar. Yöneticiler, bu durumda çalışanlarının, ekip performansının, sonuç olarak şirket verimliliğinin zarar gördüğünün farkına varmalı ve ekipler arasındaki uyumu yeniden sağlamak adına onları ortak kurumsal hedeflere yöneltmeliler. Rekabet ortamı, yöneticilerin kişisel ‘kazanma’ arzularını tatmin etmek için değil, ekip performansını artırarak şirket verimliliğini sağlamak için kullanılmak üzere yaratılmalıdır.”

Hedefler bireylere veriliyor ama ekip çalışması bekleniyor
Hırsın iş hayatında hem kişiyi geliştiren hem de kuruma katkı sağlayan bir özellik olduğunu söyleyen Prof. Dr. Acar Baltaş, önemli olanın bu rekabetin, kişinin, ekibin ve kurumun hedeflerini geliştirmeye yardım etmesi olduğunu söylüyor: “Ancak bir çok durumda bazı insanlar, bütünüyle kişisel sebeplerden ötürü rekabet içinde olabilirler. Bunun yeterlilikleriyle ve iş amaçlarıyla ilgisi yoktur. Kişisel sebeplerden ötürü gerçekleşen rekabet ortamı sonucunda kurum içinde yaygın dedikodu görülür. Bunlar, işe katkısı olmayan yıkıcı davranışlardır. Yöneticinin bu durumu fark etmesi ve müdahale etmesi gerekir. Birçok durumda yöneticiler bu durumu görmezden gelir ve daha sonra ciddi krizlerle karşılaşmalarına sebep olur. Kişilik özelliklerine bağlı sebepler dışında kurumdan kaynaklanan sebepler olabilir. Birçok kurumda “tavşana kaç tazıya tut yaklaşımı” var. Hedefler bireysel verilir. Performans değerlendirmesi bütünüyle bireysel yapılır ancak insanlardan ekip çalışması yapılması istenir. Bu kurumsal bir tutarsızlıktır ve bu şekilde yaratılan rekabet ortamı kuruma yarardan çok zarar getirir.”

Siz hangi gruba giriyorsunuz?
Feyza Bayraktar, rekabetçi kişilerin 2 gruba ayrıldığını söylüyor: “Birinci grup rekabetçi olduğunu açıkça belli edip ortaya koyanlar, ikinci grup ise gizliden rekabet edenler.
Rekabetçi olduğunu açıkça belli eden kişiler 3’e ayrılıyor:
Süperstarlar: Verilen işi mükemmel derecede iyi yapmak, iş heyecanını yaymak, diğer çalışanlar içinde lider kimliği çizip, her işten sorumluymuş gibi davranmak ve ortamda takdir edilip, parlamak belli başlı özellikleri arasında sayılabilir.
Tüm yükü kaldıranlar: Kendi isteği ile fazla iş yükü alıp şikayetçi olmadan herşeyi zamanında ve tam yetiştirmeye çalışan, takım projelerinde tüm yükü taşıyan kişilerdir.
Hızlılar: Bu gruba dahil olan kişiler verilen işi herkesten önce bitirip teslim etmeye çalışanlardır.
Gizliden rekabet edenler ise rekabet içinde olduğu kişi ya da kişilerin yaptığı işleri takip eder ve o işleri gizliden sabote etmeye çalışarak bir adım önde olmaya çalışır. Örneğin gizliden e-postaları karıştırabilir, toplantı saatini yanlış bildirebilir.
Bayraktar, çalışanların açıktan rekabet eden kişilerden çok şey öğrenip motive olabileceklerini, çünkü onların bildiklerini saklamadıklarını, gizliden rekabet eden kişilerin ise çalışanları demotive edebileceğini söylüyor.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK