Ocak, 2011 için arşiv

Meslek gruplarında yapılan işe, çalışma düzenine bağlı olarak bazı hastalıklar daha sık görülüyor. Örneğin öğretmenlerde, çok konuşmak zorunda oldukları için kronik faranjit, kronik laranjit, ses teli nodülleri gibi hastalıklar görülüyor hatta bu hastalıklar öğretmen rahatsızlığı olarak da biliniyor.

İş stresi, yüksek sorumluluk, aşırı rekabet ve hedef baskısının çok olduğu meslek gruplarında kalp ve damar hastalıklarına, masa başı çalışanlarda mide ve bağırsak hastalıklarına, vardiyalı işlerde ise hormonal bozukluklara rastlanıyor. Uzmanlara hangi mesleklerde hangi hastalıkların görüldüğünü sorduk.
Üst düzey yöneticiler, borsacılar, bankacılar, gazeteciler, avukatlar, doktorlar, hemşireler, öğretmenler…  Bu mesleklerin ortak sorunu olan aşırı  stres, düzensiz beslenme ve hareketsizlik birçok riski de beraberinde getiriyor. Kilo fazlalığı, kalp damar hastalıkları, kan yağları yüksekliği, şeker metabolizması bozukluğu oranı, mide bağırsak hastalıkları bu mesleklerde çalışanları tehdit ediyor. Yine bu grupta anksiyete bozukluğu, depresyon gibi hastalıkların sıklığının biraz daha fazla olduğu görülüyor.
Amerikan Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Bülent Yardımcı, son yıllardaki yoğun büro çalışmalarının, başarı hedeflerinin yüksek tutulmasının, mesai saatlerinin uzamasının stresi arttırdığına dikkat çekerek, “Bu durumda çalışanlar huzursuz, mutsuz, sürekli endişeli oluyor ve özgüvenleri azalıyor. Bunun sonucu olarak kolay sinirlenme, dikkat bozuklukları, yorgunluk hissi ve sonunda iş verimi düşüşüne neden oluyor. Yöneticilerin, çalışanlarının hangi düzeyde strese girdiklerini saptayarak önlem alması gerekir. İş yoğunluğunun dönem dönem azaltılması, izinlerin sağlıklı kullandırılması, iş dışı aktivitelere ortam sağlanması, dönem dönem psikolojik destek verilmesi ilk akla gelebilecek önlemler. Yoğun çalışanlarda sık görülen kronik yorgunluk sendromu ve tükenmişlik sendromları atlanmamalı ve gerekli tıbbi destek sağlanmalı. Kurumlar ve kişiler meslekler ile ilgili hastalık riskleri konusunda sağlık profesyonellerinden danışmanlık hizmeti alabilirler. Düzenli yıllık kontroller, işyerinin daha sağlıklı bir ortama dönüştürülmesi, stresin azaltılmasına yönelik şirket politikaları geliştirilmesi, iş sağlığı konusunda olumlu yaklaşımlardır” diyor.

Stres, mental hastalıklara da neden oluyor
Gaziosmanpaşa Hastanesi Dahiliye Bölümü’nden Uz. Dr. Ş. Kamil Basmacıoğlu, stresin yoğun olduğu finans sektörü, sağlık sektörü, güvenlik gibi alanlarda çalışanlarda mental hastalıkların sıklığının arttığına dikkat çekiyor: “Stres organizmanın hastalıklara doğal direncini olumsuz olarak etkileyerek psikosomatik hastalıklar, alerjik hastalıklar, kanserler, peptik ülser, huzursuz bağırsak sendromu  gibi hastalıklara zemin hazırlayabiliyor.”
Diğer taraftan masa başı işler beraberinde hareketsizliği getirdiğinden metabolik hastalıklar, kas-iskelet sistemi hastalıkları masa başı çalışanlarda daha çok görülür.
Beyaz yakalılarda mesleklere göre en sık rastlanan hastalıklar şöyle:
Üst düzey yöneticiler: Üst düzey yöneticiler, aşırı stres ve sorumluluk nedeniyle kalp krizi riski ile karşı karşıya kalıyorlar. Memorial Şişli Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, özellikle bulunduğu sorumluluğun eğitimini almamış ve yeterince deneyim kazanmamış birinin bu stresi çok üst seviyelerde yaşayabileceğini söylüyor: “Üst düzey genç yöneticilerde bu çok görülür. Özellikle çok zengin ailelerin çocuklarında ortaya çıkan bir sorundur. Belli bir aile geleneği, çok büyük bir holding ve evin genç oğlundan beklenen çok büyük sorumluluklar. 20’li yaşlarda yurt dışından çok iyi bir eğitim almış olarak dönen çocuk, başlaması gereken en alt seviye yerine en üst düzey yönetici olarak holdingi yönetmeye çalışıyor. Yanında ve altında çalışan insanlar yaptıkları işi çok iyi bilirken, o sadece teorik bilgi ile onlarla mücadele ediyor. Öncelikle kendisini, ailesine kabul ettirmeye çalışıyor. Bu kişilerde öncelikle ülser, kolit ve erken enfarktüsler görülür. Köklü ailelerin çocukların çok erken yaşta enfarktüs ve bypass ortaya çıkıyor. O insanlara deneyimlerinin çok üzerinde sorumluluklar yüklenmesi, bu tür sorunları da beraberinde getirir.” 
Öğretmenler: Meslek gruplarının çalıştığı ortam da önemli. Öğretmenler kalabalık ortamlarda çalıştıkları için solunum yolu ile bulaşan infeksiyon hastalıkları açısından risk altındalar. Sürekli konuşmak zorunda olduklarından ses telleri ve boğazla ilgili hastalık oranları yüksek. Op. Dr. Pınar Korlu, öğretmenlerde, çok konuşmak zorunda oldukları için kronik faranjit, kronik laranjit, ses teli nodülleri, ses telleri polipleri görülebildiğini hatta bu hastalıkların “öğretmen rahatsızlığı” olarak da bilidiğini söylüyor. Ses sanatçılar tiyatrocular da seslerini zorladıkları için, bu tarz hastalıklara karşı daha dikkatli olmalılar.  Okullarda tüm öğretmenlerin kullandığı tebeşir de alerjik reaksiyonlara neden olabiliyor. Korlu, “Alerjik nezle ve kronik faranjit için tebeşir risk faktörü oluşturur. Tebeşir tozu, burun ve ağız yoluyla solunduğu zaman alerjik reaksiyonlar yaratabilir. Şimdi okul dönemi başladı ve kış dönemi geldiği için kulak burun boğaz hastalıkları artış gösterir. Özellikle okulların başladığı bu dönemde öğretmen hastalarımız artış gösterir” diyor.
Bankacılar: Banka ve borsacılar ise daha az güneş gören, kalabalık, gürültülü ortamlarda çalışırlar. Bu durum hastalık sıklığını arttırabilir.
 Prof. Dr. Bingür Sönmez, kendilerinin olmayan paranın bankacıların kalbini yorduğunu söylüyor: “Özellikle bankacıların kalp hastalıklarına daha çok yakalandıkları düşünülür. Başkalarının parası onların kalbini yorar gibi bir anlayış var. Bankacıların hesaplarında çıkan bir açık, “bir lira” bile olsa, bir milyon lira gibi hesap sorulabilir. Bu nedenle para ile uğraşan banka sektörü kalp hastalıkları ve erken yaşta enfarktüsler açısından ciddi olarak risk altında.”
Gazeteciler: Gazeteciler zamana karşı yarışan ve iş stresini çok yüksek ölçüde yaşayan meslek gruplarından. Adrenalinleri maksimum seviyede. Gazetecilerin ağır çalışma koşullarının yanı sıra beslenme alışkanlıkları da onları kalp hastası adayı yapıyor. Stres nedeniyle; yoğun sigara içimi, çay ve kahve tüketimi, fast food tarzı hazır ve çabuk yiyecekler kalp ve damar hastalıklarına zemin hazırlıyor. Kafein alımı da ritim bozukluklarına yol açıyor.
 Doktor ve hemşireler: Kalp ve damar hastalıklarının en önemli adaylarından biri de doktorlar. Özellikle cerrahlar, adrenalin tehdidi ile karşı karşıyalar. Doktor ve hemşireler ise hem yoğun çalışmaları, hem de bir çok bulaşıcı hastalıkla karşı karşıya kalmaları nedeniyle yüksek risk grubunu oluşturuyorlar. Sürekli ayakta çalıştıkları için varis en büyük düşmanlarından. Uzun gece vardiyaları ise hormonal bozukluklara neden oluyor.
 Varis hangi meslek gruplarını tehdit ediyor? 
Varis sadece kadın hastalığı olarak bilinse de, özellikle ayakta çalışan insanlarda en çok görülen meslek hastalığı. Ayakta çalışan; postacı, öğretmen, cerrah, diş hekimi ve kuaför gibi meslek gruplarında da varise sıkça rastlanıyor. Varis, bu kişilerin mesleklerinin bir parçası oluyor. Bu meslekte olanlar; uzun süre oturmamalı ve ayakta durmamalıdır. Kişi oturmak zorundaysa, ayaklarıyla bisiklet pedalı çevirir gibi hareketler yapmalı, eğer ayakta durması gerekiyorsa da yürümelidirler. Bir öğretmen çok rahatlıkla yürüyerek dersini anlatabilir. Ancak bir cerrahın ya da bir kuaförün bunu yapması zordur. Doktor ve öğretmenlerin eğer yürüme şansları yoksa, mutlaka varis çorabı kullanmaları gerekir.
 Vardiyalı çalışanlarda hormonal bozukluklar ortaya çıkıyor
İnsan vücudu gün ışığına göre düzenlenmiş bir biyoritme sahip olduğundan vardiyalı çalışanlarda ciddi hormonal bozukluklar ortaya çıkabiliyor. Özellikle güvenlikçilerde ya da hemşirelerde gece vardiyaları çok uzunsa risk artıyor. Güvenlikçilerde dikkat dağılması, kilo alma hemşirelerde de adet bozuklukları görülüyor. Prof. Dr. Bingür Sönmez, ”Uyku sırasında salgılanan bazı hormonlar örneğin; melatonin ve endorfin gibi, karanlıkta salgılanır. Kan kortizol seviyesi sabaha doğru daha yüksektir. Bu durum güneşin batımı ile ilgilidir. En sağlıklı uyku, güneşin doğuşundan 4 saat önceki uykudur. Biyoritmimiz buna göre ayarlanmıştır. Bütün gece uyumayan, ertesi gün uyumak için yatan ancak perdeleri ne kadar çekerse çeksin gece karanlığını sağlayamayan kişilerde, melatonin ve kortizol düzeylerinde çok ciddi düşmeler olmaktadır. Bu da hormonal dengeyi bozduğu gibi, iştah dengelerini olumsuz etkiler. Psikolojik sorunları beraberinde getirir. En iyi uyku, saat 23.00-05.00 arasındadır. Bunu, güneşin doğuşu ve batışına göre ayarlamak gerekir” diyor.

Ofisteki gürültü en büyük stres kaynağı                                                                                                             Ofisteki gürültü en büyük stres kaynaklarından. Önceki yıllarda ofis çalışanlarının her birinin kendi odası, telefonu, bilgisayarı ve ofis malzemeleri varken, açık ofis yaşamına geçince bu özellikli durum da ortadan kalktı. İnsanlar gürültülü bir ortamda iş hayatını sürdürüyorlar. Gürültü ve etraftan gelen rahatsızlık ise stresi tetikliyor. Bu da, sinir bozukluğu, depresyon ve kavgaya eğilim yaratıyor. Bu faktörler de kalp sağlığını ciddi şekilde etkiler, tansiyonun yükselmesine neden olur. Özellikle kadınlarda bu ortamda çarpıntı görülüyor.

Gözlere dikkat
Gözlerini yoğun olarak kullanan ve bilgisayar başında uzun saatler çalışmak zorunda olanlar göz sağlıklarına dikkat etmeliler. Borsacılar, bankacılar, reklamcılar, öğretmenler, mühendisler sürekli yakın okuma ile yoğun olarak çalıştıkları için gözlük kusurları çok küçük bile olsa çok ciddi rahatsızlıklar ile karşı karşıya kalabildiklerini söylüyorlar. Ayrıca tüm bu mesleklerde; yoğun bilgisayar kullanımı nedeni ile; gözlerde kuruma, göz kenarlarında çapaklanma, kapak iltihapları görülür. Op. Dr. Mustafa Temel, bilgisayar başındayken dikkat edilmesi gereken noktaları sıralıyor:
 Gözler sık sık bilinçli olarak kırpılarak nemlendirilmeli
* Ekrana çok fazla yaklaşılmamalı
* Genellikle büyük font ve puntolar kullanılmalı
* Çalışma sırasında her 45 dakikada bir 5 dakika mola verilmeli.
 
Ofis çalışanlarına tavsiyeler
Op. Dr. Murat Öztürk, ofis yaşamında hareketsizlik ve uzun süren çalışma saatleri nedeniyle ortopedik şikayetlerin görülebileceğine dikkat çekerek, ofis çalışanlarına mutlaka esneme hareketleri yapmalarını tavsiye ediyor: “Yarım saatlik aralar ideal olsa da, saat başlarında el bileği omuz, boyun ve sırt için esneme hareketleri 5 dakikalık aralarda yapılabilir. Her bir esnemeyi 15 sn-1 dk devam ettirin.”
Omuzlar ve sırt: 
* Ellerinizi başınızın arkasında birleştirerek dik bir şekilde oturun.
* Pozisyonunuzu koruyacak şekilde dirseklerinizi yapabildiğiniz kadar arkaya doğru yavaşça çekin.
Üst gövde:
* Sandalyenin ucuna doğru oturup sandalyenin arkasını sıkıca tutun.
* Kollarınızı kırmayın.
* Belinizi dik tutup, omuzlarınızı, sırtınızı ve göğsünüzü esnetmek için gövdenizi ileriye doğru çekin.
Bacaklar:
* Oturun.
* Ayaklarınızı esnetirken sandalyenin oturma yerini sıkıca tutun ve bacağınızı havaya kaldırın.
* Bacağınızı yavaşça önce dışarıya doğru, daha sonra geri, orta ve aşağıya doğru hareket ettirin. Bu bacağınızın uyluk kısmını kuvvetlendirir.
Öztürk, “Temel amaç kısa süreler ile esnemek ve her işi bir hareket bahanesi olarak görmektir. Bu sizin günde ekstradan 400-450 kcal/gün yakmanızı sağlar. Günlük ihtiyacınızın 2.000-2.500kcal olduğu düşünüldüğünde, yenilen bir iri dilim pastanın yakılması demek” diyor.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK 

Reklamlar

Aile şirketleri el değiştirecek

Yayınlandı: Ocak 16, 2011 / Yazılar

PwC’nin yaptığı araştırmaya göre Türk aile şirketleri önümüzdeki 5 yıl içinde el değiştirmeyi hedefliyor. Krizde aile şirketi olmanın bir avantaj sağladığı görüşünde olan şirketlerin yüzde 82’si önümüzdeki 12 ayda büyüme bekliyor. Bu süreçte kendilerini en fazla zorlayacak şirket içi riskler konusunda ise nitelikli işgücü yetersizliğini birinci sıraya koyuyorlar.
Türkiye’de 600 bin şirket olduğu ve bunun yüzde 95’inin aile şirketi olduğu tahmin ediliyor. Türkiye’deki aile şirketleri milli gelirin ise yüzde 75’ini oluşturuyor. 
Dünyada  ekonominin yüzde 75’i aile şirketlerinden oluşuyor, milli gelirdeki payları ise en az yüzde 50.
Uluslararası denetim, vergi ve danışmanlık şirketi PwC’nin Türkiye dahil 35 ülkede yaptığı 2010/2011 Küresel Aile Şirketleri Araştırması’na göre Türk şirketlerinin büyüme beklentileri oldukça yüksek. 
Türkiye’den araştırmaya katılan aile şirketlerinin yüzde 64’ü geçtiğimiz bir yılda büyüdüklerini söylerken yüzde 82’si önümüzdeki 12 aylık süreçte büyümenin süreceğini öngörüyor. Dünya genelinde ise bu oran yüzde 60. 
Yüzde 56’lık oranla Türk şirketleri; hem 2007 yılında yapılan bir önceki araştırmaya (yüzde 34), hem de küresel ortalamaya (yüzde 27) göre çok daha yüksek oranda, önümüzdeki 5 yıl içinde şirket mülkiyetinde bir değişiklik öngörüyor. Değişiklik öngörenlerin yüzde 53’ü halka arz veya başka bir şirkete satış ihtimaline ağırlık verirken, gelecek kuşağa devir yüzde 37’lik bir oranla çok daha düşük. Küresel sonuçlar ise tam tersi yönde; aile şirketlerinin yüzde 53’ü gelecek kuşağa devri, yüzde 20’si başka şirkete veya özel sermaye fonuna satışını ve yüzde 5’i halka arzı önceliklendiriyor.

Grundig ve Godiva’nın örnekleri artacak
Araştırmayı yorumlayan PwC Türkiye Kıdemli Ortağı Adnan Nas, “Türkler ortaklığa uzak, hatta yurtdışında çatışma bazlı toplum olarak görünürler, masaya uzlaşmak için oturmazlar, çatışmak için otururlar diye bilinirler. Bu zihniyet uzlaşmaya doğru kayıyor. Krizden sonra uzlaşmacı olduk. Şirketlerin yüzde 56’sı el değiştirmeyi planlıyor, bu çok doğal ve olumlu, Türkiye’nin gelişmeye ihtiyacı var. Türkiye’deki aile şirketleri hisselerinin bir kısmını satıp işin başında olmak istiyor. Bunu en çok da pazarlamada yapıyorlar, yurtdışı piyasalara hakim ortak arayışındalar. Sermayenin el değiştirmesini istiyorlar. Şirketin yüzde 50’sinden fazlasını satıp yine şirketin başında olabilir. Satın alan pazarı bilmediğinde aileden şirketin başında kalmasını isteyebiliyor” diyor.
Denetim Hizmetleri Direktörü Mehmet Karakurt ise yurtdışında görüştükleri ekonomistlerin sık sık “Türkler heryerde” dediklerini söylüyor: “Şirket alımlarında çok ciddi artış var. Grundig ve Godiva’nın örnekleri artacak. Türk şirketleri bir taraftan ortak almaya diğer taraftan kendileri ortak olmaya bakıyorlar” diyor. 

Krizde aile şirketi olmak avantajlı

Küresel sonuçlara paralel bir şekilde, Türk aile şirketlerini zorlayacak dışsal risklerde ilk sırada yüzde 56’lık bir oranda piyasa şartları yer alıyor. 2007 yılında yapılan araştırmada en çok kaygı duyulan şey hükümet politikaları ve mevzuattı. 
Araştırmaya göre, Türk aile şirketlerinin yüzde 73’ü aile şirketi olmanın krizde koruyucu etki yaptığını düşünüyor ve iyi ki aile şirketiyiz diyorlar. Bununla birlikte küresel sonuçlara paralel olarak, Türk aile şirketlerinin yüzde 85’i stratejik iş planlarını güncellediklerini dile getiriyorlar.

Türkiye’de 1. ve 2. kuşaklar işi yürütüyor

Türk şirketlerinin birinci kaygısı büyüme. Büyümeye odaklandıklandıkları için gelecek kuşakların yetiştirilmesi geri planda kalıyor.
Türkiye’de halen 1. ve 2. kuşakların ayakta olduğunu oysa yurtdışında 5. ve 6. kuşaklara çokça rastlandığını söyleyen Nas, “Türkiye’de halen ayakta olan 1. ve 2. kuşaklar zaten girişimci kuşaklar, atılım istiyorlar. Örneğin 3-4 sene önce Anadolu’da özel sermaye fonlarına olan ilgi çok azdı, şimdi bu sayı çok arttı. Türk şirketlerinin dışarıya açılmak istemesi daha fazla, içeride bir farkındalık var, satışa isteklilik söz konusu. 1. kuşağın ağırlıkta olması kurumsallaşma açısından bir dezavantaj. Ama daha müteşebbis oldukları içinde bir avantaj” diyor.

Yüzde 82’si büyüme hedefliyor

Araştırmaya göre aile şirketleri önümüzdeki 12 aya çok önemli bakıyorlar. Aile şirketlerinin yüzde 64’ü son 12 ayda ürün ve hizmetlerine olan talepte artış olduğunu söylüyorlar. Bu sene yüzde 64’ü büyüme yaşadıklarını söylüyorlar. Krize rağmen oranın yüzde 64 olması şaşırtan bir rakam. Önümüzdeki 12 ayda yüzde 82’si büyüme bekliyor, bu 2007’de yüzde 68’di.

En çok nitelikli işgücü zorlayacak

Türk şirketleri, önümüzdeki 12 ay içinde kendilerini en fazla zorlayacak şirket içi riskler konusunda ise en önemli üç konuyu küresel sonuçlara paralel olarak;
– yüzde 44 oranı ile nitelikli işgücü yetersizliği, 
– yüzde 35 oranı ile nakit akımı/maliyet kontrolü  
– yüzde 38 ile firmanın yeniden yapılandırılması olarak görüyor. Küresel sonuçlardan en fazla farklılaşan risk faktörleri ise kar marjları, finansman ve teknoloji konularında ortaya çıkıyor.

İnsan kaynaklarına yatırım

Aile şirketleri bu nedenle olsa gerek insan kaynaklarına ciddi yatırım yapmayı aynı zamanda yurtdışında da güçlenmeyi hedefliyorlar.
Önümüzdeki 12 ayda rekabetçilik amaçlı yatırım öncelikleri konusunda insan kaynakları/eğitim (yüzde 91) ile yurtdışı iş geliştirme (yüzde 65) küresel ortalamanın çok üzerinde öncelikler olarak görülürken yönetim yapısı, araştırma geliştirme ve lojistik de daha ağırlıklı vurgulanan alanlar olarak öne çıkıyor.
Aile şirketlerinin çalışanları elde tutmak için kullandıkları yöntem ücret artışı ve yıllık primler. Yurtdışında yaygın olarak kullanılan hisse senedi opsiyonları burada yaygın değil.

Yüzde 69’u halefini seçmemiş
Aile şirketlerinin 4’te 3’ünün stratejik planı var. Birçoğu bu planı aile içinde paylaşmıyor. Daha çok patronun kafasında.
Liderler haleflerini seçmemiş, yüzde 69’u kendisinden sonra kimin başa geçeceğini seçmemiş fakat önemli pozisyonlarda haleflerin aile üyelerinden olacağı kabul ediliyor.
4 şirketinden 3’ün de patronun ölmesi, görevden aniden ayrılmak zorunda kalması vs durumunda bir acil durum planı yok. Aile üyeleri karar alırken yönetim dışındaki aile üyelerine çok danışmıyor.

Araştırmanın künyesi
Araştırmaya Türkiye dahil 35 ülkeden 15 sektörden 1.606’nın üzerinde aile şirketi katıldı. Araştırma Mayıs 2010 – Kasım 2010 tarihlerinde yapıldı. Türkiye ve Japonya’da yüz yüze, diğer ülkelerde telefonla görüşüldü. Türkiye’den de 300 aile şirket seçildi, 50’si ile görüşmeler yapıldı.
Bu şirketlerin yarısı 500 milyon üstü ve altı. Türkiye’den araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 82’si 1. ve/veya 2. kuşak tarafından yönetiliyor.

Kalıcı ailelerin 3 sırrı
Şirketler kalıcı aile şirketleri kurmak istiyorlarsa bu 3 maddeye dikkat etmeli:  
– Şirket, aileler ve ortakların kesin hatlarla birbirinden ayrılması. 
– Aile meselerinin yönetim kurulu toplantılarının dışında konuşulması.
– Şirkette yer alamayn aile üyelerine ayrı ama adil finansal olanaklar sağlanması.

Türkiye’nin en eski aile şirketleri
Türkiye’de 1900 yılından önce kurulan halen faaliyetini sürdüren 18 aile şirketi var. En eskisi 1777’de kurulan Hacı Bekir Lokumları. PwC’nin  basın toplantısında verdiği  bilgiye göre Türkiye’nin en eski 20 aile şirketi: 

Şirket                                             Kurucu                                         Kuruluş
Hacı Bekir Lokumları                    Hacı Bekir                                     777
İskender                                          Mehmetoğlu İskender Efendi    1860
Ziraat Bankası                                Mithat Paşa                                 1863
Hafız Mustafa                                  İsmail Hakkızade                         1864
Vefa Bozacısı                                  Hacı Sadık                                   1870
Karaköy Güllüoğlu                         Hacı Mehmet Güllü                       1871
Kuru Kahveci Mehmet Efendi      Mehmet Efendi                             1871
Sabuncakis                                     İstiraki Sabuncakis                      1874
Erden Gıda Sanayi                        Mahir ve Kamil Kardeşler            1878
Komili                                               Komili Hasan                               1878
Çögenler Helvacılık                       Rasif Efendi                                   1883
Cemilzade Şekerci                        Udi Cemil Bey                               1883
Hacı Abdullah                                 Abdullah Efendi                             1888
Hacı Şakir                                        Hacı Ali                                          1889
Teksima Tekstil                              H. Mehmet Botsalı                         1893
Tuzcuoğlu Nakliyat                         Fehmi, Mustafa Tuzcuoğlu           1893
Konyalı Lokantası                          Ahmet Doyuran                               1897
Alevli A.Ş.                                         Yuda Levi                                      1898
Arkas Holding                                 Gabriel Arcas                                 1902
Bebek Badem Ezmecisi               Mehmet Halil Bey                           1904
Burcu ÖZÇELİK/Hürriyet İK

 

Mobbing mağdurları yasayı bekliyor

Yayınlandı: Ocak 9, 2011 / Mobbing

Mobbingin yani diğer adıyla psikolojik tacizin bilinirliğinin artmasıyla açılan dava sayısında da ciddi bir tırmanış var. Konu Meclis’in de gündeminde. Yasalaşması beklenen Borçlar Kanunu Tasarısı’nın 416. maddesinde ilk kez ‘psikolojik taciz’ kavramına yer verilmesi, mobbingin aynı zamanda Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun altında kurulan Mobbing Alt Komisyonu’nda incelenmesi, bu konuda önemli adımlar atıldığını gösteriyor. Eğer yasa geçerse mobbing davalarında patlama yaşanacağı kesin.
Geçtiğimiz ay, Meclis’te mobbingi anlatan Mobbing Eğitim ve Destek Merkezi kurucusu Çağlar Çabuk; 20’ye yakın mobbing mağduruna hukuki destek veren, şu anda bir mağdur için işkence davası açan Avukat Metin İriz ve bir mobbing davasında bilirkişilik yapan psikolog Derya Deniz ile mobbingi konuştuk.
Mobbing diğer adıyla işyerinde uygulanan psikolojik taciz genelde küçük düşürme, azarlama, işyerinde kişiyi yalnız bırakma, şirket aktivitelerine çağırmama, dedikosunu çıkarma, kişiye seviyesinin çok üstünde ya da altında işler yüklenme gibi çeşitli şekillerde kendini gösteriyor. Asıl amaç sizi yıldırıp, işten ayrılmanızı sağlamak. Bu yıldırma politikaları siz işten ayrılana kadar sistematik bir şekilde devam ediyor; o nedenle mobbingi iş stresi, anlık öfkeler, gerginliklerle karıştırmamak gerek.
Mobbingi yapan kişiye genelde ‘zorba’ veya ‘mobbingci’, hedefteki kişiye de ‘kurban’ adı veriliyor. Aslında bir çoğumuzun yaşadığı, tanık olduğu mobbing konusunda açılan davaların sayısı her geçen gün artıyor.
Konu şu sıralar Meclis’in de gündeminde. Bu ay Meclis’ten geçmesi beklenen Borçlar Kanunu Tasarısı’nın 416. maddesinde ilk kez mobbing (psikolojik taciz) kavramından bahsediliyor. Eski kanun ‘işveren kadın ve erkek işçileri cinsel tacize karşı korumakla yükümlü’ derken, yeni kanun tasarısında işverenin, işçileri hem psikolojik hem de cinsel tacize karşı korumakla yükümlü olduğu söyleniyor. Kanun geçtikten sonra ise açılacak davalarda bu maddeye atıfta bulunulabilecek. Mobbing aynı zamanda Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun altında kurulan Mobbing Alt Komisyonu’nda da ele alınıyor. Komisyon mobbingin ne olduğunu, nasıl teşhis edileceğini, hukuki ve yasal anlamda nasıl bir gözetime sokulabileceğini araştırıyor. Bu konuda uzmanların görüşlerini dinleyen komisyonun Şubat sonunda bir rapor çıkarması ve konunun Mart ayında Meclis’in gündemine gelmesi bekleniyor.

Davalara referans teşkil edecek
Ayrıca şu anda Başbakanlık’ta olan “Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu Kanun Tasarısı”nda ise tacizle ilgili şöyle bir tanım yapılıyor: “Psikolojik ve cinsel türleri de dahil olmak üzere insan onurunun çiğnenmesi amacını taşıyan veya böyle bir sonucu doğuran yıldırıcı, onur kırıcı, düşmanca, aşağılayıcı ve saldırganca bir ortam yaratan veya kişi tarafından bu şekilde addedilen ve istenilmeyen her türlü davranış.” Bu kanun tasarısı geçerse – ki hem Birleşmiş Milletler, hem Avrupa Birliği tarafından desteklenen bu standart artık “dünya standardı” haline dönüştüğü için er veya geç kabul edilmesi kaçınılmaz gibi görünüyor – mobbing davaları konusunda hukukçuların da ellerini güçlendirecek bir referans olacak.
Şu anda mobbingin ne olduğunu, nasıl teşhis edileceğini, hukuki ve yasal anlamda nasıl bir gözetime sokulabileceğini inceleyen Mobbing Alt Komisyonu geçtiğimiz ay iki uzmanı dinledi. 2006’da ilk mobbing davasını kazanan Jeoloji Mühendisleri Odası’nda (Ankara) görevli Tülin Yıldırım’ın avukatı Ayşe Altıparmak ve Mobbing Eğitim ve Destek Merkezi kurucusu Çağlar Çabuk, Meclis’te vekillere mobbing hakkında bilgiler verdi. Altıparmak kendi davasında nasıl bir yol izlediklerini anlatırken Çabuk’ta mobbingin ne olduğunu ve çözüm yollarını anlattı.
Mobbingin multidisipliner bir konu olduğunu, hukuk, psikoloji, psikiyatri, kriminoloji, insan kaynağı yönetimi, işletme biliminin hep beraber çalışması gerektiğini vurgulayan Çağlar Çabuk, en büyük sorunun ise ispat konusunda yaşandığını söylüyor: “Şahit var, ama kimse şahitlik yapmıyor. Çözüm olarak Almanya’da sistem uygulanabilir. Almanya’da şahidin 1 yıl işten çıkarılmama durumu var. Yolda giderken birisini dayak yerken gördüğünüzde içinizden ona destek olma ihtiyacı duymuyor musunuz? Aynı şey. Gözünüzün önünde birisinin canı yanıyor ama sesinizi çıkaramıyorsun” diyor.
Şirketlerin mobbingle savaşmak istiyorlarsa etik kurullarını da hayata geçirmeleri gerektiğini vurgulayan Çabuk, “KOBİ’sinde 250 kişinin altında olan işletmelerde bile mutlaka etik sistem kurgulanmalı. Şirket içinde de haklarımızı ancak bir etik yasayla savunabiliriz. O bizim klavuzumuz olacak. Etiğin içine de mobbingi eklememiz gerekiyor. Yaptığım eğitimlerde “mobbing nasıl engelleyebilirizi” konuşuyoruz, mümkün değil diyorlar. Hayır mümkün. Bir kişi bile başlatabilir. Önleyici ve koruyucu mekanizmalar düşünmek gerekiyor. Çalışma Bakanlığı’nın bu işin önünü açması gerekiyor. Çalışma Bakanlığı’nın bünyesinde, üniversitelerle veya yaşam boyu eğitim merkezleri işbirliğiyle mekanizmalar kurulabilir. Avrupa’da bu profesyonel yaşamda yapılan bir şey. Psikoloğa gider gibi, muayene olmaya gider gibi insanlar mobbing destek merkezlerine gidip, bu desteği satın alıyorlar” diyor.

En çok finans ve eğitimde
Mobbingin en çok görüldüğü sektörler ise finans, eğitim, sağlık, iletişim, bir de ordu. Performans üzerinden ve parça başı üretim yapılan yerlerde de mobbinge çok rastlanıyor.
Mobbingin yasada bir tanımı olmadığı için mobbing davaları genelde tazminat davası, hakaret davası, taciz davası şeklinde açılıyor.
Çağlar Çabuk, bütün özel sektörün mobbing yasasını beklediğini söylüyor: “Bu yasa çıktıktan sonra mobbingle ilgili açılacak davalarda çok daha büyük bir patlama yaşanacak. Şu anda bile el yordamıyla insanlar birşeyler yapmaya çalışıyorlar.”  

Daha çok kadınlar etkileniyor
1 yıl boyunca mobbinge uğrayanlara destek veren Mobbing Eğitim ve Destek Merkezi’ne gelenlerin yüzde 67’si kadınlar olmuş. Psikolog Derya Deniz, kadınların yardıma daha açık olduklarını, duygularını daha cok ifade ettiklerini söylüyor: “Ağlama onları rahatlatıyor. Erkekler, ‘başedemedi diyecekler’ düşüncesiyle saklıyor.”
Avukat Metin İriz, güzel bir örnek veriyor: “Mobinge uğrayan bir rehber öğretmen bana geldiğinde istifa yazısı cebindeydi, ben onu tayini çıkana kadar istifa etmemesi için ikna ettim. Bir gün Şile’ye mobbing eğitimi vermeye gittiğimizde kendisini de çağırdık konuyu anlatsın diye. Konuşmasına başladığında ‘Ben Metin Ağabey ile görüştüğümde istifa mektubum cebimdeydi’ dedi ve ağlamaya başladı. O zamana kadar hiç ağlamamıştı. Ben, bana gelenlere ‘kendinizi sıkmayın, ağlayın’ diyorum.”
Avukat Metin İriz, 20’ye yakın kişiye hukuki destek vermiş.

Boşanmaya bile neden oluyor
İriz, açacakları davaların caydırıcı olmasını hedeflediklerini söylüyor: “Kurumlar bu konuda destek alacaklar, bilgilendirecekler çünkü Avrupa Sosyal Şartı’nın 26. maddesinde de ilgili devletlere bu konuda yükümlülükler getirmiş. Bunu eğitecek, önleyecek, yasa çıkaracak. Biz de caydırıcı olması üzerine çalışıyoruz. Kime anlatıyorsak – mesela bu sabah iş mahkemesinde duruşma bekliyordum, bir avukat arkadaşa bir iddianame gösterdim, ben de yaşadım aynısını dedi, – kime anlatsak ben de yaşadım diyor.”
Mobbing sadece kurbanı değil kurbanın ailesini de etkiliyor. Avukat İriz, bu nedenle boşanan bir çift bile gördüğünü söylüyor: “Bir mobbing mağduru kadın vardı. Kadın, kocası ve ben bütün ifadelere, müffettişlere, hatta okula bile hep beraber gittik, üçümüz. En sonunda kadının tayinini başka bir okula çıkardık ve rahatladık. Ama sonrasında kadın bir gün gelip boşanmak istediğini söyledi. Nedenini sorunca ‘Ben bu baskıyı yaşadım, (kocam) yanımda olmadı’ dedi. Oysa ki nereye gittiyse kocası da yanındaydı.”
Derya Deniz, bu gibi durumlarda kişinin gerçeklikle ilişkisinin bozulduğunu, olayları objektif algılayamadığını ve çarpıttığını söylüyor.

En can alıcı noktanızdan vuruyorlar
Kadınlar erkeklere göre daha çok mobbinge uğruyorlar ya da bunu daha açık ifade ediyorlar. Mobbing Eğitim ve Destek Merkezi’ne 1 yıl boyunca aktif olarak 135 kişi ile görüşülmüş. Merkeze en çok gelen mobbing vakaları şöyle sıralanıyor; yapılan işin takdir edilmemesi, azarlanma, küçümsenme ve hakkında dedikodu çıkarma. Genelde mobbingci, kurbanın en hassas olduğu yeri bulup, oradan vuruyor. Mesela namus sizin için çok önemliyse, hakkınızda dedikodu çıkartılıp namusunuza saldırılıyor. İşinize çok özen gösteriyorsanız iş yapma biçiminiz hakkında yıpratılıyorsunuz. Saldırgan en can alıcı yerinizen vuruyor.
Gelen vakalardan bir kısmı hukuk tarafına gitmeye karar vermiş, bir kısmı psikolojik destek almakla yetinmiş, bir kısmı sadece ‘beni dinleyin’ diye talepte bulunmuş. Bunun yanında pek çok kişi mobbinge uğramadığı halde mobbinge uğradığını düşünüyor; hatta mobbinge uğradığını sanıp yaptıklarını anlatınca mobbingci olduğu orataya çıkanlar bile olmuş. 
 
Mobbinge uğradı işkence davası açtı
İstanbul’da bir meslek lisesinde öğretmenlik yapan F.İ. kendisine mobbing uygulayan müdür ve müdür yardımcıları hakkında işkence davası açtı. Dava iddianamesi geçen hafta Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Duruşma ise Mart 2011’de görülecek.
Mobbing konulu davalar çok büyük oranda tazminat davası şeklinde açılıyor. Fakat Avukat Metin İriz’in işkence suçuyla açtığı ve Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianame bundan sonra açılacak davalar için de örnek teşkil edebilir.
İstanbul’da bir meslek lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan, aynı zamanda tüm hayatını 2 kızının eğitimine adamış, dul bir kadın olan F.İ.’nin bu hayatta en çok değer verdiği şeylerin başında namus geliyor. Onu okulda istemeyen müdür ve müdür yardımcıları ise onu en can alıcı noktasından vuruyorlar, başka öğretmenlerle hakkında dedikodu çıkarıp onu işten uzaklaştırmak için her türlü yolu deniyorlar. Bu süreçte iki kez kalp spazmı geçiren F.İ. kızıyla birlikte avukat Metin İriz’in kapısını çaldığında o kadar kötü bir haldeymişler ki İriz, “Üçümüz beraber ağladık” diye özetliyor durumu.
İlk iş olarak, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı’ndan F.İ.’nin ”majör depresyon” ve “travma sonrası gözle görülür stres bozukluğu” yaşadığına dair rapor, sonrasında bir ceza hukukçusundan mütaala alan avukat Metin İriz, geçtiğimiz hafta işkence iddasıyla dava açtı. Mobbing davaları genelde tazminat davası şeklinde açılır ama Metin İriz’in açtığı işkence davası bu açıdan çok önemli. Metin İriz, eğer davayı kazanırlarsa, olay kamuda işkence olduğu için, sanıkların 8-15 yıl hapis cezası alabileceklerini söylüyor. İriz, aynı zamanda tazminat davası açmayı da hedeflediklerini söylüyor.

Sistematik bir şekilde dedikodu ürettiler
Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen dava iddianamesinde okul müdürü ve müdür yardımcılarının psikolojik baskılama ve yıldırma (mobbing) suretiyle manevi ezgi, acı ve ıstırap veren işkence eylemlerinde bulunduklarını iddia ederek suç duyurusunda bulunuldu. İddianemede,
* F.İ.’nin söz konusu okula ilk geldiği hafta şiir gecesi düzenlemek için idareye verdiği dilekçeyi kabul etmeyen şüpheli (mobbingci) okul müdürünün kendisinde olmayan özellikler yakıştırılarak ve bir kurgulama yapılarak, E.Y. ve B.E. adlı öğrenciler kullanılarak güya onlara “geri zekalı, boşsunuz siz” gibi sözler sarf edilerek hakaret edildiğinden bahisle aleyhinde okuldan uzaklaştırmak için bahane bulunarak tahkikat açtığı,
* Şüphelilerden müdür muavini S.T. ile hiç bir duygusal iletişimi bulunmadığı halde güya ona açılıp evlilik istediği şeklinde tüm şüphelilerin sistematik asılsız dedikodu ürettikleri,
* Şüphelilerin sürekli bilinçli şekilde herkesin F.İ.’den uzaklaşmasını sağladıkları,
* Bir zaman sonra iş arkadaşlarının birbirinin kulağına fısıldayarak, F.İ.’ye bakarak güldükleri,
* Okul müdürünün iş arkadaşı öğretmenlere kendisiyle konuşmaması ve iletişim kurmaması için böyle yaptığını bazı arkadaşlarından duyduğu, amaçlarının işyerinden kendisini bezdirerek başka yere atanmasını sağlamak olduğu ve
* F.İ.’nin tüm bunlara bir süre direndiği ama dayanacak gücü kalmadığı, bu psikolojik baskılar ve yıldırmalar sonucunda beden ve ruh sağlığının bozulduğu ve atama istemek zorunda kaldığı yazıyor.
Mobbing ya da işyerinde psikolojik şiddetin TCK’da bağımsız bir suç olarak tanımlanmadığını ama bunun mobbingi oluşturan kişilerin TCK’da cezalandırılmadığı anlamına da gelmediğini yazan iddianamede Fransa örneği veriliyor: “Fransız Ceza Kanunu’nda 2002 yılında yapılan ekleme ile bağımsız bir suç olarak düzenlenmiş olan mobbingin temel özelliği; belirli bir sürece yayılmış olması ve sistematik olarak gerçekleştirilen tehdit, şantaj, yaralama, hakaret, ayrımcılık ve görevi kötüye kullanmak gibi fiillerden meydana gelmesidir. Bir bütün olarak mobbing sürecinin parçaları olarak fiiller sistematik olarak işlenmektedir. Genel kastın yeterli olduğu ve faillerin insan onuruyla bağdaşmayan bedensel veya ruhsal acı veren, algılama ve irade yeteneğini ortadan kaldıran veya aşağılayıcı nitelikteki hareketler yaptığını bilmesi ve istemesi yeterlidir.”
Mobbingcilerin baskısı sonucu şu anda başka bir lisede görev yapan F.İ.’nin duruşması 21 Mart 2011’de görülecek.

Mobbinge uğruyorsanız…
* Önce kendinizin, duygularınızın, karşınızdaki kişinin farkında olun.
* Ne yapmak istiyorsunuz; orada kalmak mı, mücadele etmek mi, masumiyetinizi ispatlamak mı?
* Bu süreçte işinizi ihmal etmeyin, saygısızlaşmayın, dedikodu yapmayın, karşı tarafa zarar vermeyin.
* Öfke kontrolü, sabır bu gibi durumlarda şart. Eğer ihtiyacınız varsa psikolojik destek alabilirsiniz. İşyeri hekimi varsa işyeri hekimine gidebilir, işyeri psikoloğu varsa gidebilir, ona durumu aktarabiliriniz.
* İnsan kaynaklarına mutlaka gitmek gerekiyor; hiç birşey olmasa bile o günün ajandasına girmesi için. Yöneticilerle konuşabilirsiniz. Mutlaka kurumun içindeki önemli noktalardaki kişilerin haberdar olmasını sağlamak gerekiyor.
* Avukat Metin İriz, dava açmayı düşünen mobbing mağdurlarına siniri alınmış et gibi davranmalarını, herşeyi sakin sakin yazmalarını öneriyor: “Eğer o gün birşey yaşadıysan ‘Sevgili günlük’ diyerek yaz. O gün yaşadığını bir mektup haline getir, arkadaşına yaz. İleride gün olur devran döner, sen dava açmak istediğinde, arkadaşın nasıl olsa tanıklık yapmak istemeyince, “bana şu tarihte şunu şunu yaptı amirim, ben de oturdum bunu mektup olarak iş arkaşıma gönderdim” diyebilirsin. İş arkadaşın da ‘bana böyle bir mektup geldi’ diyecek ve dolaylı bir tanıklıktan yararlanabilirsiniz.” İriz, ispat konusunda çok zorlandığımıza, hukuk sistemimizin delil olarak 3 şeye baktığına dikkat çekiyor:
1) Beyan delili; sanık beyanı vs
2) Belge delili; ona verilen disiplin cezaları, e-postalar vs,
3) Belirti delili; mesela rahatsızlanmışsa doktor raporu alacak vs.
Mağdurun bu 3 türden delilleri saklaması, koruması çok önemli.

Karı koca öğretmen çiftin davası AİHM aşamasında
Okula vekaleten gelen müdür, okuldaki öğretmen yardımcısı ve eşine baskı yaparak işi bırakmalarını sağlamayı hedefliyor. Örneğin müdür, mobbing uyguladığı yardımcısını bir yere gönderiyor daha kapıdan çıkarken “sen niye hâlâ gitmedin” diye azarlıyor. Bir sürü disiplin cezası vererek sicillerini bozmayı amaçlıyor. Bir keresinde müdür, mobbing uyguladığı öğretmenin kapısını açıp “O… çocuğu” diyor ve kapıyı kapatıp odasına gidiyor. Öğretmen hışımla dışarı çıktığında müdürün kapısının önünde iki güvenlik görevlisi görüyor. Müdür şunu düşünüyor; “Ben ona küfür edeceğim, o da gelip bana yumruk atacak. Ben de şikayetçi olacağım.” Avukat Metin İriz, sendika yöneticisine, İl Milli Eğitim Müdürü’ne giderek, uzun uğraşlar sonucu öğretmenlerin tayinlerinin başka bir okula alınmasını sağlamış. İriz, davanın devam ettiğini, şimdi ise davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürme aşamasında olduklarını söylüyor.

Davada bilirkişilik yaptı
Yüksek lisans tezini mobbing üzerine veren Psikolog Derya Deniz, Bakırköy’de bir cinsel taciz davasında bilirkişilik yapmış. Bir medya kuruluşunda çalışan mağdur, amirinin cinsel isteklerini reddedince, hem amiri hem de orada çalışan diğerleri mağdura sırtını dönmüş. Mobbing bu şekilde başlamış. Bu süreçte mağdur, depresyona girmiş, travma sonrası stres bozukluğu yaşamış. İşten ayrılalı 1.5 yıl olmasına rağmen deri rahatsızlıkları halen devam ediyor; saçları dökülüyor, yüzünde kurumalar var. Organik ve biyolojik olarak vücudu iflas etmiş.
Deniz, davaya bakan avukat aracılığıyla mağdur ile görüşmüş. Görüşme yaptıktan sonra dava dosyasını inceleyen, hastane kayıtlarına bakan Deniz, “Bu tür durumlarda zaten her şey temeldir. Bu kaygıyla, panikle başlar bir takım sinirlilik halleri, irkilme ile devam eder, bunlar biraz daha basit fazlarıdır ama depresyon, depresif duygu durumu, travma sonrası stres bozukluğu ve bunun sonuçları çok ayırıcıdır. Mağdur ile görüşmemde bunları da gördüğüm için 2 yıl önceki bu davada mobbingi de ayrıntılı bir biçimde yazdım. Mobbing nedir, aşamaları nedir, ayırıcı olan noktaları nedir. Bu şekilde de bir rapor sunduk mahkemeye.” Dava halen devam ediyor.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

 

Bir sahil kasabasına yerleşmek

Yayınlandı: Ocak 9, 2011 / Yazılar

 

İşi, aileyi, trafiği, arkadaşları her şeyi ama her şeyi geride bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmenin hayalini kaç kez kurdunuz ya da bu hayali başkalarından kaç kez işittiniz? Kimimiz ara sıra sıkışınca, misal trafikteyken ya da stresli bir iş gününün ardından her şeyin boş olduğunu hissetiğinde, kuruyor bu hayali kimimizin ise hiç aklından çıkmıyor. Tabii bu cesareti göstermek de öyle herkesin harcı değil.
25 yaşından bu yana hayalini kurduğu güneye yerleşme fikrini 30 yaşında gerçekleştiren ve kendisi gibi İstanbul’dan kaçmak isteyenlere danışmanlık vermek için istanbuldankacmakistiyorum.com’u kuran Emre Bedizel ve yıllarca İtalya’da çalıştıktan sonra Ağva’ya yerleşip bir motel işleten Levent Fahri Güneş, bu cesareti gösterenlerden ve verdikleri karardan bir an bile pişmanlık duymayanlardan. Kaş’a yerleşen Yiğit Gürerk’in ise hayalleri planladığı gibi gitmemiş, tekrar İstanbul’a dönerek kendine yeni bir yol çizmiş. Onların tavsiyesi biraz cesaret ve iyi bir plan. 

Her şeyi bırakıp motoruna atladı ve Bodrum’un yolunu tuttu
Emre Bedizel (35) İstanbul’da farklı şirketlerde satış departmanlarında çalıştı. İstanbul’da yaşamaktan bunalan ve hep güney sahillerinin hayalini kuran Bedizel, 5 yıl önce işi gücü bırakıp ani bir kararla Bodrum’a yerleşti. Peki ama neden sorusuna Bedizel’in cevabı “çünkü mutsuzdum” oluyor. Evi Etiler’de, işi Dragos’ta ve satış departmanında çalıştığı için tüm gün trafikte cebbeleşen Bedizel, hayatı güzel bir şekilde yaşamadığına karar verince 25 yaşından beri hayalini kurduğu güneye yerleşme fikrini 30 yaşında gerçekleştirmiş. En büyük hayalinin müzik dinlerken motosiklet üzerinde güney sahillerini turlamak olduğunu söyleyen Bedizel, ilk iş olarak hayalini kurduğu motosikleti almış ve Bodrum’un yolunu tutmuş. Ardından yanına eşini almış.

İyi ki ailemi dinlemedim
Ailesi ise oğullarının güneye yerleşmesine başından beri karşı çıkmış. Engellemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bedizel, “Pek aile sözü dinleyen birisi değilim. Mutluluğumu aile sözü dinlememeye borçluyum” diyor.
Bedizel, Bodrum’a yerleşmeden önce işini de ayarlamış. Büyük firmalara yazılar yazarak Ege’de bölge müdürü olarak iyi işler çıkarabileceğini anlatmış ve sonuçta bir kozmetik firmasının İç Ege ve Akdeniz Bölge Müdürü olarak, iyi bir maaşla home office bir iş bulmuş kendine. Türkbükü’nde ailesinin yazlığına yerleşmiş. Bedizel, “Sahil kasabasına yerleşmek güzel bir hayal. Biz eşimle bu hayali 30’lu yaşların başında gerçekleştirdik. İş bulmak için epeyce uğraştım. Tavsiyem hayalin hüsrana dönüşmemesi için iyi bir planlama yapılması, iş bularak gelmek ya da belli bir birikim yapıp gelmek akıllıca olur. Eşlerin arasındaki uyum çok önemli. İki tarafın da isteğiyle bu kararı almak hatta çocukların da fikrini almak lazım. Yaşanılacak kasaba, belde, seçilecek ev, komşular, çocukların okulu, yuvası, iş konusu, kendi işini kurma konusu hepsi önemli. Başlangıçta yapılacak hatalar sahil kasabası hayalini hüsrana dönüştürebilir. Emekli olup buraya yerleşmek isteyenler bile iyi düşünüp, planlama yapmalılar. Diğer taraftan başarabilirseniz de yaşam burada hayallerdekinden bile güzel olabiliyor” diyor.

Kaçmak isteyene danışmanlık
Emre Bedizel daha sonra eşiyle birlikte kendi işini kurmuş. www.istanbuldankacmakistiyorum.com diye bir site kuran çift, İstanbul’dan kaçmak isteyen ailelere; çocukların okulu, sosyal hayat, araç ve ev bulma, kendi işini yapma vs konularında A’dan Z’ye danışmanlık veriyor. Her ay 3-4 aileye bu şekilde danışmanlık verdiklerini söyleyen Bedizel, “İstanbul’dan gelip de buraya yerleşmek çok basit bir karar değil, yanlış kararlar da verilebilir. Yaşayacağınız yeri çok doğru seçmek lazım bir hata yapmamak için. Sosyal hayat burada çok sınırlı, beldelerde yaşamak herkese uygun değil. Burada yaşamaya karar verdiğinizde almanız gereken, yapmanız gereken bir sürü şey var. Hedefimiz ayda 3-5 kişiye danışmanlık yapmak. Onlara burada hayatlarını kurma, uyum sağmala sürecinde yardımcı olmak. İnsanların bir iki hafta izinleri var o izinde de buraya gelip ev bulması, araştırması, karar vermesi mümkün değil. Biz bunu çok cüzi bir rakama yapıyoruz” diyor.

Reklamcıydı şimdi lavaş yapıyor
Emre Bedizel ve eşi sitenin ardından Bodrum’un girişine Çöp Şiş Bodrum’u açmışlar. Restoranda sabah kahvaltıları klasik müzik eşiliğinde akşam yemekleri ise Fransızca parçalar, Zeki Müren, Ayten Alpman eşliğinde yeniyor. Bedizel’in İstanbul’da reklam müdürü olan eşi ise burada lavaş yapıyor. Restoranı ve siteyi karı koca yürüten çiftin 3.5 yaşında bir de kızları var.

Önce deniz sonra iş
Emre Bedizel, “Keyifli bir hayatımız var, 6 ay boyunca sabah kalkar denize gideriz, gazetemizi okuruz, sonrasında çalışırız ama çalışma saati, pazartesi sendromu yok burada. 4 yıl oldu buraya yerleşeli, 4 yıldır çalışıyor gibi hissetmiyorum kendimi” diyor. Hiç pişman oldunuz mu sorusuna ise gayet içten, “Yoo, her gün şükrediyorum burada yaşadığıma. Geçen İstanbul’a geldik, sabahın köründe bile trafik vardı. İstanbul’dan nefret ediyorum” diyor.

Neden Bodrum?
Bedizel, Bodrum’u seçme nedenlerini  şöyle açıklıyor: “Bodrum sürekli yaşamaya çok uygun bir yer, çünkü bunaltıcı bir sıcağı yok, diğer yerlere kıyasla sosyal hayat daha kuvvetli, havaalanı yakın ve gelişime çok açık bir yer.” Bedizel, yaşayacağı yeri doğru seçemeyen ve yalnızlık hisseden, ya da işini oturtamadığı için geri dönen çok kişi olduğunu söyleyek, güneye yerleşecek çiftlere şu tavsiyede bulunuyor: “Karı kocanın birbirine uyumlu olması lazım, çünkü burada çok daha fazla görecekler birbirlerini. İstanbul’da olduğu gibi iş hayatı alışveriş vs bizi oyalayacak çok fazla şeyler yok burada.” 

Yaptığım iş işkence gibi geliyordu, Ağva’da ise sağlığıma kavuştum
Levent Fahri Güneş, 1982’de Ankara Gazi Üniversi-tesi’nden Müzik Bölümü’nden mezun oldu. 1984 yılında bir İtalyan ile evlenip İtalya’ya yerleşti. Kendi deyimiyle İtalya’da yapmadığı iş kalmamış. Orada aynı zamanda mimarlık okuyup, keman yapımı ile ilgilenmiş. En son 2007 yılında uluslararası bir firmanın depo sorumlusu olarak çalışırken işini bırakıp Türkiye’ye dönüş yapmış.
2007’de yaz tatili için çocukluk arkadaşının yazlığına Ağva’ya gelen Güneş, arkadaşına “burada bir arazi bulalım, otel yapalım” demiş. 1 Eylül 2007’de İtalya’ya dönmüş ve 1 Kasım’da arazi bulununca, 17 Kasım’da istifa edip eşini ve 3 çocuğunu bırakıp Türkiye’ye dönüş yapmış. Güneş, orada yaptığı işi sevmediğini ve kendisine işkence gibi geldiğini söylüyor: “Aklımda vardı hep ufak bir yerim olsun, kendi müziğimi yapayım, kendi kemanlarımızı yapayım diye. İtalya’yı, 3 çocuğunu bırakıp kalkıp çok ani bir kararla Türkiye’ye gelmek cesaret isteyen bir şey. Ama bir işi yapmak istiyorsanız o işin peşinden koşmanız gerekiyor. Oturup bekleyerek bir şey elde edilmiyor maalesef”. 
Güneş, ortağı ile birlikte kurdukları Tartaruga Motel’de yer alan ahşap evleri, iskeleyi kendi elleriyle yapmış. Yemeklerinden müziğine kadar da herşeyi kendilerinin yaptığını söyleyen Güneş, “Burada sağlığıma kavuştum. Stres yok, sabah kuş sesleri ile uyanıyorsunuz, burada mutluyum” diyor.

Tatil yapmakla orada yaşamak aynı şey değil
Önce Ankara’da, daha sonra İstanbul’da uluslararası bağımsız denetleme kuruluşlarından birinde 7 sene boyunca denetim işi yapan, ardından yine İstanbul’da perakende sektörünün önde gelen şirketlerinden birinde 3 yıl boyunca Türkiye, Rusya ve Ukrayna’nın finans, bütçe ve raporlamasından sorumlu olarak çalışan Yiğit Gürerk de hayalinin peşinde gidenlerden ama işler hiç de onun umduğu gibi gitmemiş.
Finansla ilgili işleri ve kurumsal hayatı ilk günden beri sevmediğini ama memur çocuğu olmanın verdiği tutuklukla 10 sene boyunca ayrılma cesareti gösteremediğini söyleyen Gürerk, en sonunda kesin olarak bu işleri yapamayacağını anlayınca arabasını satıp bir karavan ve bir motosiklet satın alıp yola çıkmış. İstikamet Kaş. Gürerk, “Senelerce tatile gittiğim, doğasına, yaşamına, denizine, güneşine, gün batımına, her yerde çalan güzel müziklerine hayran olduğum Kaş’a yerleştim. Çok kalabalık olmaması ve düzgün kitlesi beni çeken diğer özellikleriydi” diyor.

Kışın yalnızlığı sevmedim
Kaş’ta barmenlik yapan Gürerk, küçük bir otel almak için evini satılığa çıkarmış ama kriz yüzünden satamayınca istediği oteli de alamamış. Kaş’ta yazların çok güzel geçtiğini ama aynı şeyin kış aylarında geçerli olmadığını söyleyen Gürerk, “Yazları çok güzeldi, sürekli arkadaşlarım geliyordu, hiç sıkılmaya fırsat olmuyordu ama kışları bana göre değildi. Sanırım kışın hiç kimse yokken Kaş’ta yaşayacak kadar yalnızlığı istemiyormuşum. Büyük şehri terk edip bu hayatı yaşamak için daha erken olduğuna karar verip geri döndüm” diyor.
Şu anda Asmalımescit’te Novo Bar’ı ve Cevahir alışveriş merkezinde Julius Meinl Kaffehaus’u işleten Gürerk, sahil kasabasına yerleşeceklere çok önemli bir öğüt veriyor: “Sahil kasabasına yerleşeceklere, oralarda tatil yapmakla yaşamanın ve iş yapmanın farklı olduğunu unutmamalarını, planlarını yaparken bunu göz önünde bulundurmalarını, normalde gitmedikleri aylarda oraları görüp, biraz vakit geçirip ondan sonra karar vermelerini tavsiye ederim. Ama ne olursa olsun sevmedikleri işi yapmamalarını, ne kadar yaşayacağımız belli olmadığı için hayallerinin peşinden koşmalarını tavsiye ederim.”
Burcu ÖZÇELİK/Hürriyet İK

Yeni yılda terfi etmenin yolları

Yayınlandı: Ocak 2, 2011 / Yazılar

Yeni yılla ilgili hepimizin pek çok temennisi var. Meslek hayatımızla ilgili olanların başında ise hiç kuşkusuz terfi etmek ve maaşımıza zam yapılması geliyor. Eskiden olduğu gibi terfi etmek için çok çalışıp sonra da oturup keşfedilmeyi beklemek artık nafile. Devir kendini satma devri. Değişen iş dünyasında terfi etmek istiyorsanız en başta kendinizi pazarlamayı bileceksiniz. İşte size terfi etmek için 20 küçük tavsiye.
Yeni bir yıla girerken çalışan insanın en büyük beklentilerinden biridir terfi etmek ve maaşına zam yapılması. Terfi etmek istiyorsanız sabırlı olacaksınız, kimlerle takılacağınızı bileceksiniz. Öyle ‘Ben nasıl olsa deliler gibi çalışıyorum, e müdürlerim de kör değil ya görüyorlardır herhalde, artık bu yıl terfi ederim canım’ demekle olmuyor bu işler ne yazık ki, keşke bu kadar adil olsa, hak eden kazansa ama nerde… Bu çok ender bir durum. Genelde siz deli gibi çalışırken, kafetaryada oturup geyik yapan ve sizinle kıyaslanması bile mümkün olmayan birileri terfi eder, siz de şaşırıp kalırsınız. Bugünün iş dünyasında terfi etmek için kendinizi satmanız, yöneticilerinizle aranızın iyi olması, takım oyuncusu olmanız (ya da öyle görünmeniz) ve kendinizi göstermeniz gerekiyor.
PwC İnsan Kaynakları Direktörü Murat Demiroğlu günümüz iş hayatında ‘Elimden geleni yaparım nasılsa biri görür ve takdir edilirim’ beklentisinin pek gerçekçi olmadığını doğruluyor: “Özellikle finansal odaklı, başarının neredeyse sadece dönemsel rakamlarla ölçüldüğü, orta-uzun vadede sürdürülebilirlikten ziyade kısa vadeli bakış açısına sahip yönetimlerde beklentilerin her iki taraf için de net belirlenmesi daha kritik. Hele ki işin içerisinde maaş artışı ve terfi tarzı bir beklenti var ise, bunların, mümkünse rakamsal paylaşılması ve mutabakat gerekiyor. İnsan yönetimi uygulamalarının net olmadığı, sistem yaklaşımından ziyade yönetim takdirine ve kişisel görüşlere dayalı kararların verildigi kurumlarda, çalışanlar kendi haklarını daha fazla sahiplenerek peşine düşmeliler.”

Ya terfi ettirirsiniz ya da çeker giderim
Adisa şirket ortağı Hüseyin Adanalı, “Motivasyonda adalet teorisi denilen bir yaklaşım var. Çalışan verdikleri ile aldıkları arasında bir karşılaştırma yapıyor. Ne verdim, ne aldım? Kendi tartısında çıkan değeri daha sonra şirketteki diğer kişilerin değerleri ile kıyaslıyor. Kıyaslama sonucunda kendisinin hakkının yendiği düşüncesine kapılırsa, farklı tutumlar gösterebiliyor. Tutumlardan ilki, pembe gözlük takmak. “Hakkım yenmiyor, ben öyle algılıyorum” şeklinde kendini bir süre yatıştırmaya çalışıyor. Bir yıl geçmeden bu ruh hali geçiyor, şahsın gözleri açılıyor. İkinci tutum masaya yumruk vurup “ya bana zam yaparsınız/beni terfi ettirirsiniz ya da ben çekip giderim” resti oluyor. Bu davranışı herkes yapamıyor. Kişiliğinde talep etme özelliği olmayan çalışanlar bu yolu pek tercih etmiyorlar. Daha doğrusu beceremiyorlar. Denerlerse, yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Talep etme konusunda mahir olanlar ise karşısındaki kişiye bağlı olarak bu müzakereden istediğini alarak çıkabiliyor. Son seçenek de istifa etmek. Bu seçenek de her çalışan için tercih edilen bir yaklaşım değil. İş bulabilme potansiyeli ve cesareti olan kişiler bu riski alabiliyor. Kendini geliştirememiş ve/veya kendine güvenemeyenler ise istifa etmek yerine “ne kadar ekmek o kadar köfte” moduna girip şirkete verme musluklarını kapatıyorlar” diyor.

Önce istifa et, sonra daha iyi bir maaşla geri dön
Türk şirketlerinde yaygın olan bir diğer uygulama da istifa edip sonra aynı şirkete bir üst pozisyonda tabii ki çok daha iyi bir maaşla geri dönmek. Çalışanlara yapılan haksızlığı bir düşünün. Hüseyin Adanalı’ya bu durumun şirkette ne gibi zararlar doğuracağını sorduk: “Eğer bir çalışanın istifa sebebi yalnızca düşük ücretse ve istifa ettikten sonra maaş zammı alarak işinde kalmaya devam ediyorsa, bu bir şirket için çok vahim sonuçlara sebep olabilir. Her ücretinin düşük olduğunu düşünen karar vericilerin kapısına dayanır ve “bana da bana da” der. Çok süre geçmeden şirket ücret yapısı içinden çıkılmaz bir hal alır. Talep etmek, pazarlık yapmak, rest çekmek kurum kültürünün bir parçası haline gelir ki, bu noktadan sonra siz düşünün böyle bir şirkette nasıl iş yapılır.“
Gördüğünüz gibi, konu son derece karmaşık ve ‘ince’. Biz de yeni yılda, şu içinde bulunduğumuz yeni iş dünyası düzeninde terfi isteyenler için 20 ipucu derledik.

Patrondan nasıl zam istenir?
Patrondan nasıl zam istenir konusunu daha önce 10.10.2010 tarihli Hürriyet İK’da işlemiştik. O haberden özetle patrondan zam istemenin yolları: 
* Eğer patrondan zam isteyeceksiniz öncelikle ondan randevu isteyin. Bu arada sizinle aynı işi yapan kişilerin ne kadar maaş aldığını araştırın. 
* Ona neden maaş zammını hak ettiğinizi anlatın. Misal şirkete kazandırdığınız para, geliştirdiğiniz ürün ve hizmetler, müşteri memnuniyeti gibi. 
* Toplantı sırasında nazik ve güçlü durun, duygusal davranmayın. 
* Toplantıya giderken giyiminize, kuşamınıza özen gösterin. 
* Patronun karşısında dik durun, ezilip büzülmeyin. Özgüveninizin yüksek olduğunu hissettirin ona. 
* Eğer patronun zam isteğinize hayır derse, pes etmeyin, zammı hak etmek için ne yapmanız gerektiğini sorun, böylece kararlı olduğunuzu göstermiş olacaksınız. 
* Eğer zam alamadıysanız, o zaman giderim tarzında patronu tehdit etmeden önce iki kez düşünün, bunun geri dönüşü olmaz. 
* Baktınız beklediğiniz zam yapılmıyor o halde yan haklar, performasa dayalı prim, ek ödeme veya mesainizi istemeyi deneyin.

Terfi etmek için 20 tavsiye
1) Mentorluk ilişkilerinizi güçlendirin: Bir araştırmaya göre terfi eden her 5 kişiden 4’ü şirkette daha üst pozisyonda bulunan bir kişi ile mentorluk ilişkisi içinde. Bazı şirketler mentorluk programlarına sahip ama sizin şirketiniz değilse bile üst yönetimle güçlü ilişkiler geliştirmeyi deneyin. Mentorlar daima bilgi ve kariyer rehberliği için sağlam kaynaklardır.
2) Yaptıklarınızı sunun: Geçmişteki başarılarınızı bir kenara not edin ve detayları ile birlikte yöneticilerinize sunun.
3) Kendinizi pazarlayın: İş dünyasında mütevazı olmak size hiç bir fayda getirmez aksine zarar verir. Gün kendini pazarlama günü. Çevrenize şöyle bir bakın, etrafta sizin yaptığınız işin yarısını bile yapmaya aciz pek çok kişiyi üst pozisyonlarda göreceksiniz. Neden? Çünkü kendilerini pazarlamayı biliyorlar da ondan. Bu kişiler dünyaları fethetmiş büyük bir imparator edasıyla kendilerinin ne kadar başarılı, ne kadar bulunmaz olduğunu anlatırlar sağa sola ve amaçlarına da ulaşıp, bir üst pozisyona otururlar.
4) İşe yöneticinizden başlayın: Kendi yöneticinizin sizin terfinizin en önemli destekleyicisi olması için elinizdeki tüm fırsatları kullanın. Ona kariyer planlarınızı anlatın, işinizden bıkmış gibi bir tablo çizmeyin ve özel olarak istediğiniz bir pozisyon varsa karar vericilerin bunu bilmesini sağlayın. Müdürünüzle bir terfi için olabilecek engelleri bu engelleri nasıl aşabileceğinizi konuşabilirsiniz. Yine bazı kaynaklar yöneticinizle dostça bir ilişki kurmanızı, hobileri hakkında bilgi sahibi olmanızı, partilerde, konferanslarda onlarla sohbet etmenizi öneriyor.
5) Kendinizi geliştirin: Şirketiniz için kritik olan alanlarda kendinizi geliştirin. Teknoloji ve diğer çevresel etkenler çok hızlı gelişiyor, o nedenle pazarlanabilir kalmak için kendinizi sadece sorumluğunda olduğunuz iş açısından değil her açıdan geliştirmeniz gerekiyor.
6) Network’ünüzü geliştirin: Ne kadar çok kişi sizin isminizi, yeteneklerinizi, organizasyondaki değerinizi ve hırslarınızı biliyorsa, bir fırsat doğduğunda sizin isminizin gündeme gelmesi o kadar olası. Hem organizasyondaki diğer kişilerle tanışma, onlardan yeni şeyler öğrenme, şirket hakkında daha çok bilgi edinme açısından faydalı olacaktır. 
7) Daha çok sorumluluk yüklenin: Diğer departmanlar ya da takımlara gönüllü olarak yardım etmek kısacası daha fazla sorumluluk yüklenmek istemek şirket içinde değerinizi artıracaktır.
8) Her zaman profesyonel davranın: Şirkette güvenilir, profesyonel ve işbirlikçi olarak ün salın.  
* Her zaman, serbest kıyafet günlerinde bile, profesyonel ve temiz giyinin
* Farklı olma cesaretini gösterin 
* Zor durumlarda bile pozitif bir bakış edinin
* İşler sizin umduğunuz gibi gitmezse mızmızlanmayın, şikayet etmeyin, diğerlerini suçlamayın
* Kendi sektörünüzde, konferanslar, makaleler, konuşmalar yoluyla isim yapın 
* Mesaiyi doldurmak için dört gözle saati beklemeyin
* Problem çözücü olun, patronunuza problemlerle gitmeyin
9) Takım oyuncusu olun: Artık pek çok iş, takımlar, departmanlar tarafından yapıldığı için başarıları paylaşmak ve başarısızlıkları parmakla göstermek çok daha önemli hale geldi. Bir takım oyuncusu olarak, ününüze ün katabilir ve organizasyon içindeki değerinizi arttırabilirsiniz.
10) Kendi fırsatınızı kendiniz yaratın: Şirketinizinde ihmal edilmiş bir alan görüyor ve bu alanda çok önemli yetkinlikleriniz var ise, yeni bir pozisyon için teklifinizi yazın. Ve eğer şirket yeni bir pozisyon açmıyorsa, siz girişimlerinizi, yaratıcılığınızı ve değerinizi şirkete tekrar göstermiş olacaksınız, bu size gelecek sefer yeni bir terfi istediğinizde yardımcı olacaktır.

5 dakika erken gelip 5 dakikaka geç çıkın

11) İşinize konsantre olun:
Mükemmel bir performans bir terfi için yeterli değil ama gerekli. İyi bir katılım, dakiklik ve isteklilik size artı puan katacaktır. 5 dakika önce gelip 5 dakika geç çıkmayı deneyin. Böylece sizin gece gündüz işinizin başında olduğunuz düşünelecek.
12) Popüler olun: İdealinde tüm terfiler hak etme üzerine kurulu olmalı ama gerçek hayatta böyle olmuyor, kimin terfi edip etmeyeceğini ofis politikaları belirliyor. O nedenle insan ilişkilerini geliştirin ve kullanın. Çalışma arkadaşlarınıza nazik, yardımsever olun. Çalıştığınız kişilerle ilişkilerinizi geliştirin, patronunuzla golf oynayın, şirketteki karar vericilerle ilişki kurun. Şirket aktivitelerinde yer alın.
13) Şirket içindeki pozisyonlara başvurun: Daha önce de dedik. Armut piş ağzıma düş misali oturup terfi beklemek pek işe yaramaz. Yıllarca birilerinin sizi keşfetmesini bekleyip, yerinizde sayabilirsiniz. Bugün pek çok terfi, özellikle de büyük şirketlerde, başvuru veya görüşme yoluyla oluyor ve genellikle şirket dışından gelen adaylarla yarışmak zorunda oluyorsunuz.
Başvuru sürecini ciddiye alın. Kurum içi adaylar genelde yeni pozisyonu çantada keklik olarak görürler ama araştırmalar göre kurum içi adaylardan 1/3’ü aradıkları işi elde edebiliyor. Dışarıdan gelen adaylar oldukça rekabetçi olabiliyorlar, diğer taraftan şirketler de bazen taze kana, farklı bakış açılarına ihtiyaç duyabiliyorlar. 
14) Yerinize adam bulun: İşyerinde çok başarılısınız ve yeriniz doldurulamaz, öyle ki şirketiniz size o pozisyonda muhtaç. Çözüm, altınıza bir adam alıp, onu eğitmeye başlamak. Pek çok kişi işimi elimden alır endişeyle yerine birisini yetiştirmeye korkar ama diğer çalışanları eğitmek, yöneticilik yeteneklerinizin de geliştiğini gösterir.
15) Belki de dışarıya göz atmanın tam zamanı: Her nedenden dolayı olursa olsun eğer yöneticinizle kör bir noktaya geldiyseniz, belki de dışarıda farklı bir iş bakmanın tam sırasıdır. Araştırmalara göre çalışanların yüzde 75’i herhangi bir zamanda dışarıda iş bakıyorlar.
16) Bulduğunuz fikirler büyük olsun: Şirketinize büyük bir iş kazandıracak ya da maddi anlamda destek olacak bir fikir bulun. Gerekirse başınızı ortaya koyun ama fikri ortaya atın. Fikriniz işe yarasın yaramasın birileri tarafından fark edilecek ve ilgiyi üzerinize çekeceksiniz.
17) Stratejinizi değiştirin: Şirketiniz belirli bir alana yönelmişse siz de hareketin olduğu o alanda yer alın.
18) Fırsatları değerlendirin: Farz edelim işlerin yolunda gitmediği bir departman veya bir şubeniz var, herkes o projede veya şube çalışmaya karşı, görevden kaçmak için bin bir türlü bahaneler yaratıyor. İşte bu size kendinizi göstermeniz için müthiş bir fırsat olabilir.
19) Uzmanlaşın: Bir konuda uzmanlaşın ve o alanda en iyisi olmaya bakın.
20) Yöneticinize göre davranın: Yöneticinizin gözüne girmek için onun önem verdiği şeyleri yapın.  Söyleneni yapan, sözünden çıkmayan çalışanlardan hoşlanan bir yöneticinin altında böyle çalışanlar makbule geçiyor. Pohpohlanmaktan hoşlananların çevresinde de evet efendicilerim bitiyor. Diğer yandan çalışanlarını güçlendiren inisiyatif kullanmasını isteyen yöneticilerin gözünde de özgüveni olan inisiyatif kullanan çalışanlar prim yapıyor. 
(Kaynak, www.quintcareers.com ve www.wikihow.com)
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK