Nisan, 2011 için arşiv

Doktorlar çok mutsuz

Yayınlandı: Nisan 11, 2011 / Yazılar

Doktorlar 13 Mart’ta Ankara’da bir miting düzenledi. Bu miting Cumhuriyet tarihinde doktorların en fazla katılım gösterdiği miting oldu. Özel hastanede çalışan hekimlerden kamu ve üniversite hastanelerinde çalışanlara, muayenehane hekimlerinden tıp merkezlerinde çalışanlara, uzman doktorlardan asistanlara, hatta tıp öğrencilerine kadar her kurumdan her kademeden 30 bin kişi katıldı bu mitinge.
Eğer talepleri yerine getirilmezse 19-20 Nisan’da iş bırakma eylemi yapacaklar. Doktorların sıkıntıları çok. En büyük dertleri performans sistemi, emeklilik maaşlarının azlığı, şiddete maruz kalma, emeklerinin ucuzlaştırılması ve Tam Gün Yasası. Yapılanları emeklerine saygısızlık olarak gören hekimler sessiz sedasız çalıştıkları kurumlardan ayrılıyorlar. Böyle giderse hastanelerde iyi doktor bulmanın zorlaşacağı endişesi var. Doktorları dinledik, bir dokunduk bin ah işittik.
2003 yılında uygulamaya geçen “sağlıkta dönüşüm programı” ile önce kamu hastanelerinde, ardından sağlık ocaklarında ve son olarak Tam Gün Yasası’yla birlikte üniversite hastanelerinde performans sistemi uygulanmaya başlandı.
Yani hekim ne kadar çok hasta bakar ve işlem yaparsa o kadar para kazanacak. Kamuda çalışan ve kâr eden bir kurumdaki hekimin ortalama maaşı 1.700 TL civarında. Bu sabit maaş. Üzerine baktığı hasta kadar ücret alıyor ki bu durumda maaşı 5-6 binlere çıkıyor. Performansları emekliliklerine yansımıyor. Bir uzmanın aldığı emekli maaşı da 1.300-1.400 TL civarında.
Performansları kesilecek diye yıllık izne çıkamıyorlar, hastalık izni bile alamıyorlar. Akciğer kanseri olan bir doktorun, rapor alırsa performansı kesileceğinden kemoterapisini çalışarak yaptırmak durumunda kalması durumu özetliyor.
Performas sistemini bir örnekle anlaşılır hale getirelim. Örneğin devlette çalışan bir doktor ayda ortalama 35 bin puan biriktiriyor eline de ortalama 5 bin lira para geçiyor. Bir hastaya bakarsa 21 puan alıyor, bel fıtığı ameliyatı yaparsa 770 puan, beyin ameliyatı yaparsa 1.110 puan alıyor. Yani ayda 20 ameliyat yapıp, 1.000’de hasta baksanız ve 35 bin puan yapsanız ortalama elinize geçen rakam 5.000 TL oluyor. Bu rakamlar kâr eden bir devlet hastanesi için geçerli. 

Hastaneler işletme gibi görülmesin
Performans sistemi nedeniyle özelde olsun kamuda olsun çalıştıkları kurumları doktorlardan daha çok hastaya bakıp, daha çok işlem yapmasını dolayısıyla kuruma kâr getirmesini bekliyorlar. Gereksiz yere yapılan ameliyatlar, kör olan gözler, artan sezaryenler veya kuvöz ihtiyacını arttırmak için erkene alınan doğumlar, ellerinde dosyalarla o poliklinikten diğer polikliniğe gönderilen hastalar performans sisteminin bir sonucu olarak değerlendiriliyor hekimler tarafından.
Özel sektörde çalışan bir doktor isyan ediyor: “Hastaların hasta olarak değil ticari kazanç kapısı olarak görülmesi söz konusu. Daha çok iş yapayım daha çok para kazanayım haline dönüyor. Bu özelde zaten vardı, buna kamu da katıldı. Kalp damar cerrahisi uygulamalarına, anjiyo ve stent uygulamalarına, katarakt ameliyatlarına bakıyorsun gerekli gereksiz yapıldığı düşünülen bir sürü işlem var. Hiç bir hekim ister özel de ister kamuda çalışsın hastayı ticari bir kazanç kapısı gibi görmek istemez. Ama bu performans sistemi ne kadar çok iş yaparsan o kadar çok kazanırsına getiriyor işi. Çok üst düzey bilgi gerektiren, zor ameliyatlar ve işlemler doktorlar tarafından yapılmak istenmiyor. Çünkü doktorun buradan elde edeceği para ile vereceği emek arasındaki uçurum çok büyük. Hasta elinde dosya dolusu tetkiklerle kapı kapı geziyor. Herkes bir bahane uyduruyor.”
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi Dr. Hüseyin Demirdizen, “Sosyal Güvenlik Kuruluşu (SGK), kişilerin ve kurumların ne kadar gelir elde edebileceğini belirliyor. Misal ‘kan tahlillerine, EKG’ye para vermiyorum, bu standart paketin içine girdi’ diyebiliyor. Öyle olunca tabii siz muayene ediyorsunuz, bu muayeneyi mümkün olan en az maliyetle çıkarmak istiyorsunuz. Çünkü kurum yöneticiniz ‘çok tahlil istersen biz zarar ediyoruz’ diyor. Bu hekime bildiğini yapma demek” diyor.
Performs sistemi son olarak üniversite hastanelerinde de uygulanmaya başlandı. Üniversite hastanesinde çalışanlar üniversitelerin asıl işinin eğitim, araştırma ve hizmet olduğunu, performans sistemi ile tıp eğitiminin darbe alacağını söylüyorlar.

Sayıya değil sonuca bakılsın
2006’da kamudan özel sektöre geçen bir hekim ortalama 10 bin lira alırken 2008-2010’da bu rakam 4-6 bine düştü. Bunun da neredeyse 4’te 1’i sabit gelir, geri kalanı performans. Performans ücrette bu kadar etkin olunca direnme şansı da azalıyor ve doktorlar mesleğin değerlerine karşı geliyorlar.  Emekli beyin cerrahı Prof. Dr. Ahmet Çolak, “Alo 184 diye bir hat var. Doktor 100 hastanın 99’una baktı 1’ine bakmadı diyelim, arıyorsunuz ve ‘bu doktor bana bakmadı’ diyorsunuz. Ciddi soruşturmalar yapılıyor. 100 hastaya bakıyoruz 99’u iyileşmiyor kimse size bir şey demiyor” diyor.
Ne kadar reçete yazıldığına değil ne kadar kişinin sağlığına kavuştuğuna bakmak gerektiğini söyleyen Dr. Hüseyin Demirdizen, bu sistemin en çok ilaç sektörüne yaradığını söylüyor.

8 saatlik beyin ameliyatına 65 TL
Beyin cerrahı Prof. Dr. Ahmet Çolak, Eylül ayında 50 yaşında, mesleğinin zirvesinde emekli oldu. En son Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin dekanıydı, sağlıkta gidişatı beğenmediği için emekli olmaya karar verdi. Yüksek riskle çalışan beyin cerrahisi bölümünde bir hastanın 3 liraya muayene edilmesi, 8 saat uğraştığı beyin ameliyatı sonucu 65 lira alması onu emekliliğe sevketmiş. Çalıştığı dönemde en son klinik şefiyken, 1.800 lira maaş alan, döner sermayeyle ortalama 5 bin lira kazanan Çolak, ”Benim ederim o değildi. 40 yıl okudum, çalıştım. Ben bu mesleği çok sevmeme rağmen uzaklaşmak durumunda kaldım. İki tane musluk contası değişiyor 100 lira alıyorlar. Bir hasta muayene edip 2-3 lira alınca bunu kendi emeğime saygısızlık olarak gördüm. İyi doktor o fiyata çalışmaz, bu gidişle devlette de özelde de iyi doktor kalmaz” diyor. Şu anda 1.400 lira emekli maaşı alan Çolak, ciddi sıkıntılar olduğundan muayenehane açmayı da düşünmüyor. Çolak, “İnşallah düzelir de döneriz sağlık sektörüne” diyor.

Danıştay’dan Tam Gün Yasası’na kısmi iptal
Son olarak Danıştay 5. Dairesi’nin 6 Nisan 2011’de Tam Gün Yasası ile esastan verdiği karara göre kamuda çalışan doktorlar muayenehane açabilecek ama özelde çalışmayacaklar.
Tam Gün Yasası’yla kamuda çalışan hekimlerim muayenehane açma ve özel sağlık kuruluşlarında çalışmalarının önü kesilmiş, Türk Tabipleri Birliği karara itiraz ederek kararın iptali ve yürütmenin durdurulması için Danıştay’a dava açmıştı. Davayla ilgili ilk incelemesini yapan Danıştay 5. Dairesi, işlemin yürütmesini durdurmuştu. Karara Sağlık Bakanlığı tarafından itiraz gelince dosya Danıştay İdari Davalar Genel Kurulu’nun gündemine gelmişti. İtirazı görüşen Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Sağlık Bakanlığı’nın itirazını kabul etmiş ve üniversite öğretim üyeleri dışında kamuda çalışan tüm doktorların muayenehane açamayacakları ve özel sağlık kuruluşlarında çalışamayacaklarına ilişkin işlemi, hukuka uygun bulmuştu. Son olarak 6 Nisan’da davayı esastan görüşen Danıştay 5. Dairesi ise Sağlık Bakanlığı’nın ilgili işleminin, “Kamuda görevli hekimlerin muayenehane açamayacaklarına” ilişkin bölümünü iptal etti. Daire işlemin, “Kamuda görevli hekimlerin özel sağlık kuruluşlarında çalışmalarının mümkün olmadığına” ilişkin bölümünün iptal istemini ise reddetti.
Böylece 1.106’sı Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerde, 714’ü de üniversite hastanelerinde olmak üzere toplam 1.820 doktora muayenehane açma izni çıktı.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ , Danıştay’ın bu kararına itiraz edeceklerini açıkladı.

Hoca farkı kalktı
Tam Gün ile aynı zamanda “hoca farkı” uygulaması da ortadan kaldırılmış oldu. Sağlık Bakanlığı, yaptığı açıklamada hoca farkının ortadan kalkmasıyla üniversite hastanelerinde hastanın ihtiyacı olan hekimle (özellikle de hocalarla) buluşmasının amaçlandığını söylüyor. Bakanlıktan yapılan açıklamada “Sadece parası olan az sayıda hasta, profesör ve doçent olan değerli hocalarımıza ulaşabilmekteydi. Bu durum sosyal adalet ve eşitlik ilkesini de zedelemekteydi. Tam Gün uygulamasıyla bu durum sonlandırılmıştır” deniliyor. Hekimler ise her hastanın profesöre muayene olmak isteyeceğini, bunun da mümkün olmadığını söylüyorlar.

Hekime şiddet arttı
Hekimlerin bir diğer sıkıntısı şiddet olaylarındaki artış. Türk Tabipler Birliği bu konuda Sağlık Bakanlığı’nın kullandığı uslübu eleştiriyor. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi II. Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan, “Bakan, her şey mükemmel, profesörler sizi bekliyor diyor. Nasıl bakacak? Herkes ‘benim ameliyatımı sen yap hocam’ derse ne olacak? Hangi profesör yetecek. Sonra iş darp etmeye  kadar gidiyor” diyor.

Türk Tabipleri Birliği II. Başkanı
Prof. Dr. Özdemir Aktan:
Amaç özelleştirmenin önünü açmak
Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının hiçbiri mutlu değil. Bunun esas sebebi sağlıkta dönüşüm programı. Sağlıkta dönüşüm, Türkiye’de sağlığın özelleştirilmesi anlamına geliyor, bu eğilim esasında dünyanın birçok yerinde var, global bir proje. Bu özelleştirme içinde artık devlet kadroları yavaş yavaş ortadan kalkıyor, herkes sözleşmeli bir şekilde çalışıyor.
Şu anda komisyondan geçip Genel Kurul’da görüşülmeyi bekleyen Kamu Hastane Birlikleri Kanun Tasarısı, hem üniversite hastanelerinin hem de Sağlık Bakanlığı hastanelerinin özelleştirilmesinin yolunu açıyor. İleride kamu sağlıktan tamamen çekilecek. Bir süre sonra Türkiye’deki sağlık sistemini uluslararası hastane zincirleri yönetmeye başlayacak. Bu sistem içinde küçük işletmelere yer yok. Tıp merkezleri, muayenehaneler, bunlar hepsi küçük sağlık işletmeleri.
Bu zincir hastaneler kâr etmek zorunda. Kâr etmesi için koşullardan biri de giderleri azaltmak. Hastane zincirlerinde çalışacak ucuz emek gücüne ihtiyaç var aslında. Bu tam günün getirdiği şey, amaç hekimleri çaresiz bırakıp daha sonra bu zincir hastanalerde ve ağırlıklı olarak taşeron sistemiyle çalıştırmak.

Bu meslekte eğitim bitmez
Hekim olmak kolay şey değil. En düşük puanlı devlet üniversitesine girebilmek için binde 1’lik dilime girmek gerekiyor. Arkasından 6 yıl ağır bir tıp eğitimi alıyorsunuz, 2 yıl mecburi hizmet yapıyorsunuz, ardından Tıpta Uzmanlık Sınavı’na (TUS) giriyorsunuz. TUS’ta başarı oranı yüzde 10 civarı. Giren hekimlerin yüzde 10’u asistanlık kazanabiliyor. Kazananlar 5 yıl uzmanlık eğitimi yapıyor. Arkasından 2 yıl daha mecburi hizmete gidiyor, erkekse askerlik yapıyor, hem de uzun dönem. Uzmanlıktan sonra yan dal yapacak olursa 2 yıl daha eğitim, 2 yıl daha mecburi hizmet.

Doktorlar 19-20 Nisan’da eylemde
Hükümetin 4 ana başlıkta toplanan taleplerine bir yanıt vermemesi durumunda, doktorlar 19-20 Nisan’da eyleme gidecek ve 1 gün iş bırakacaklar. O 4 madde şöyle;
1) Katkı katılım paylarının kaldırılması. Çalışanların özlük hakları ve çalışma koşulları ile ilgili düzenlemeler. Bunlardan biri güvencesiz çalışmaya, sözleşmeli statüde çalışmaya son verilmesi.
2) Güvenceli ortamlarda çalışma. Hekimler, şiddet başta olmak üzere giderek uzun süreli ve kötü koşullarda çalışmaya bağlı olarak yüksek sağlık riskleri taşıyorlar.
3) Güvenceli bir gelir talebi. Hekimlerin maaşı kabaca maaşın 4’te 1’i sabit ücret, 4’te 3’ü de yapabildiği iş doğrultusunda oluyor. Hekimler, kurumun zarar edip etmemesine endeksli olmadan kendilerine temel bir ücret verilmesini, gelirlerinin en az yüzde 75’inin bu şekilde olmasını istiyorlar.
4) Mesleki bağımsızlık. Performans sistemi dolayısıyla doktorlar mesleki kararlarını istedikleri gibi veremiyorlar. Siz sezaryeni daha çok ücretlendirirseniz, çalıştığınız özel hastane daha çok sezaryen yapılmasını istiyor, dolayısıyla kararı siz vermiş olmuyorsunuz.
Türk Tabipleri Birliği, Cuma günü bu taleplerini Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile de paylaştı.

Muayenehaneler kapanmaya zorlanıyor
Sağlık Bakanlığı’nın çıkarmış olduğu Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik, muayenehane açmayı çok zorlaştırıyor, muayenehanesi olan doktorları da kara kara düşündürüyor. Yönetmelik muayenehanelerde asansörün giriş kapısından koridor genişliğine, yangın merdiveni mecburiyetinden, engelli girişi mecburiyetine kadar pek çok yeni koşul içeriyor. Ama doktorlar bırakın İstanbul’da istenilen nitelikte bina bulunmasını, hastanelerin bile bu koşullara sahip olmadığını söylüyorlar. 
25 yıldır muayenehane hekimliği yapan Estetik Tıp Derneği Başkanı Op. Dr. Hasan Subaşı, “Sanki bütün İstanbul engellilere göre düzlenmiş, bir muayenehaneler kalmış. Kötü niyet besbelli. Muayenehane, hekimin onurudur derlerdi hep, muayenehanelerle uğraşmak, hekimi alelade bir işçi gibi görüp, çok çalış çok prim al denek yanlış. Bu baskılar devam ederse bir gün gelecek kimse hekim olmak istemeyecek. Kim niye bu kadar uzun okusun, nöbetler yapsın, risk alsın ve de bu kadar horlansın. Şu anda horlanıyor hekimler, kötü muamele görüyorlar, baskı altındalar. Hastaneler basılıyor, hekimler dayak yiyor buna da kimse bir şey yapmıyor. Bir hekim bu kadar hor görülüp, ayak altına alındı mı 10 sene sonra Türkiye’de Türk hekimi bulamazlar. Bangladeş’ten, Pakistan’dan çağıracaklar heralde.”
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK

 

Reklamlar

Mobbing yemini tutar mı?

Yayınlandı: Nisan 11, 2011 / Mobbing, Yazılar

Meclis’te kurulan Mobbing Alt Komisyonu, mobbing’e karşı önlemlerini açıkladı. Buna göre çalışanlar işe başlamadan önce mobbing yapmayacaklarına dair bir yemin belgesi imzalayacak. Çalışma psikoloğu Pınar Tınaz, yeminin hiçbir bağlayıcılığının olmadığını, iş hukukuna da aykırı bir uygulama olduğunu söylüyor.
7 Nisan 2011’de (geçtiğimiz perşembe) TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu bünyesinde oluşturulan İşyerinde Psikolojik Şiddet (Mobbing) Alt Komisyonu, işçilere, işe başlamadan önce mobbing yapmayacağına dair yemin belgesi imzalatılmasını önerdi. Uzmanlar yemin belgesinin hiçbir işe yaramayacağını düşünüyor. Daha somut adımlar atılması, işçi ve işverenin karşı karşıya getirilmemesi, şahiti korumaya yönelik önlemlere de yer verilmesi gerektiğini söylüyorlar.
Raporda, yer alan önerilerden bazıları şöyle:
– Kamuda ya da özel sektörde çalışanlar işe başlamadan önce mobbing yapmayacağına dair yemin belgesi imzalayarak, imzalı belgenin bir sureti dosyasına bir sureti ise kendisine verilmeli,
– Türk Ceza Kanunu’nda psikolojik tacizin açık bir tanımı yapılarak, tacizi yapanlara ve yapılmasına göz yumanlara alt sınırı 2 yıl olmak üzere hapis cezası öngörülmeli ve mobbing suçu işleyenlere ayrıca en az 10 bin ile 20 bin lira para cezası verilmeli,
– Kimliğe, sosyal statüye, cinsiyete karşı mobbing yapılması durumunda TCK’nın 216. maddesinde belirtilen suçu oluşturduğuna istinaden savcılığa suç  duyurusunda bulunulmalı, kurumun personel müdürlüğüne bu durum bildirilmeli,
– Eğitim müfredatına işyerinde psikolojik taciz konusunda eğitici ve öğretici dersler eklenmeli,
– Olaylar, verilen anlamsız emirler ve uygulamalar yazılı olarak kaydedilmeli ve güvenilir, gerekirse tanıklık edebilecek kişiler harekete geçirilmeli,
– Yaşanılanlar, iş arkadaşları ile paylaşılmalı, daha fazla etkili olmak için grupça yetkili birim/kişiye başvurulmalı,
– Tanığın olmadığı bir yerde tacize uğranılırsa, en yakın arkadaşa anlatılmalı, daha sonraki gelişmeler için onların tanıklığı şimdiden  hazırlanmalı, tacizci ile yalnız çalışmayı gerektiren ortamlarda da diğer çalışanlar haberdar edilmeli,
– İşyerlerinde denetlemekle yükümlü olan teftiş personelinin, denetim  konuları arasında psikolojik taciz olgusu da yer almalı,
– İlgili tarafların katılımıyla Psikolojik Tacizle Mücadele Kurulu kurulmalı,
– Hastanelerin bünyesinde psikolojik taciz destek klinikleri oluşturulmalı,
– Mobbingin azaltılması yönünde benzer davaların açılması sağlanmalı,
– İşçisine psikolojik taciz yaptığı sabit olan işverenler, belirli sürelerde bazı kredi, teşvik ve bunun gibi olanaklardan mahrum bırakılmalı,
– Psikolojik taciz gördüğü için çalışma gücünü belli oranlarda kaybedenlerin durumu iş kazası ve meslek hastalığı olarak değerlendirilmeli, malulen emekliye ayrılabilme imkanı getirilmeli,
– İftira ve karalama amaçlı olarak kendisine mobbing yapıldığını iddia  eden ancak, iddiasının gerçek dışı olduğu açıkça ortaya çıkan kişilere de cezai yaptırım getirilmeli.

Mobbing magazinleştiriliyor
Yedi yıldan bu yana mobbing üzerine çalışmalar yapan, kitaplar yazan Marmara Üniversitesi çalışma psikoloğu Prof. Dr. Pınar Tınaz, mobbing konusuyla ilgili yaşananların bugün varılan noktada kendisini hem şaşırttığını hem de çalışanlar, kurumlar ve kısaca işçi-işveren ilişkileri adına ürküttüğünü söylüyor. Tınaz, “Zira bugün ülkemizde mobbing konusu, hiçbir ülkede olmadığı kadar magazinleştirilmiş; adeta frapan bir magazin malzemesi haline getirilmiştir. Her ne kadar mobbing konusuyla ilgili bir haber bombardımanı sürdürülüyorsa da kavram, toplumumuz açısından yeni olduğu kadar bilinmezi de çok fazladır” diyor.

‘Yemin’ iş hukukuna aykırı
Yapılan yanlış yönlendirmelerin, iş sürecine, işçi-işveren ilişkisine, işyerine ve nihayet bireye daha büyük zararlar verebileceğinin altını çizen Tınaz, “Kavramın yanlış kullanılması ve kimi zaman belirsizlik arz eden örneklerle toplumun cesaretlendirilmeye çalışılması, uzun vadede çok tehlikeli.
Mobbing yemini meselesine gelince, hukuki açıdan böyle bir yeminin hiçbir bağlayıcılığı yok. İşe girerken hiç kimse bu tarzda bir yemin etme veya bunu imzalamaya zorlanamaz.
Doktorluk, avukatlık, hakimlik, gibi mesleklerde meslek yemini kavramı vardır. Bu yemini etmenin, bazı hallerde örnekleriyle karşılaştığımız gibi neyi değiştirdiğini; kötü niyet varsa neyi önlediğini düşünmekte ayrıca yarar var. Bu, konumuz dışında. Çünkü mobbing yemini denilen kavramın, bu kapsamda da değerlendirilmesi mümkün değil. İş hukuku uygulamasına çok aykırı bir durumr. Böyle bir yaptırım şekli bulunmamaktadır. Karşılaştırmalı hukukta da emsal uygulaması olduğunu zannetmiyorum” diyor.

216. madde ile cezalandırmak çok ağır
Mobbing konusunda araştırmalar yapan, daha önce Meclis’te vekillere mobbing konusunda bilgiler veren Çağlar Çabuk, insanlara “yemin ettirmek” yerine onlara eğitimler verilmesi, etik kurullar oluşturulması gerektiğini söylüyor. Çabuk, önerilerde yer alan “Kimliğe, sosyal statüye, cinsiyete karşı mobbing yapılması durumunda TCK’nın 216. maddesinde belirtilen suçu oluşturduğuna istinaden savcılığa suç duyurusunda bulunulmasını” ise çok abartılı bulduğunu söylüyor: “Mobbing konusunu TCK 216’yla cezalandırmak tırnak kesmek için bahçe makası kullanmaya benziyor. TCK’nın 216. maddesi bir sosyal grubu diğer bir sosyal gruba karşı kışkırtmayı cezalandıran dolayısıyla da çok ağır yaptırımlar içeren bir madde. Örneğin, kendi geçmişimizde de Kahramanmaraş, Sivas gibi acı örneklerini yaşadığımız durumlar için söz konusu. Bir veya birkaç kişiye yapılan mobingde kullanılan unsur, ırk, din, dil, cinsiyet motifleri taşıyabilir ancak bunları bu en ağır kavram içinde değerlendirmek abartı olur. Şu andaki mevcut yasalarımızda bunları cezalandıracak maddeler bulunduğu gibi TBMM’den geçerek yasalaşan ve Temmuz 2012’de yürürlüğe girecek olan yeni Borçlar Kanunu ve yoldaki Ayrımcılıkla Mücadele yasası da mobingi caydırıcı ve cezalandırıcı bir dizi olanak sunuyor.”
Öneriler arasında şahidin korunmasına yönelik bir madde olmamasını eksiklik olarak değerlendiren Çabuk, mobbing yapan işverene kredi ve teşvik verilmemesinin de sadece suçluyu değil o kurumda çalışan herkesin cezalandırılması demek olacağının altını çiziyor.
Burcu ÖZÇELİK / Hürriyet İK