Mayıs, 2011 için arşiv

19 Mart’ta Başba-kan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan mobbing genelgesinin ardında, bir kadın çalışanın mektubunun olduğunu yazmıştık. O kadın çalışan işyerinde yaşadığı mobbing sürecini 11 sayfalık uzun bir mektuba döküp Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na göndermiş ve genelgenin çıkışını hızlandırmıştı. O mektubu yazan M.F.Ç. ile konuştuk.
Geçtiğimiz hafta bir telefon aldım, telefondaki ses “Hani mobbing genelgesi ardındaki mektup var ya, o mektubu eşim yazdı” diyordu.
19 Mart 2011’de Resmi Gazete’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla “İşyerlerinde Psikolojik Tacizin (Mobbing) Önlenmesi” başlıklı genelge yayımlanmıştı. Bu genelgenin ardından mobbing mağduru bir kadının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’e yazdığı mektup çıkmıştı. Dinçer, bu mektubu okuduktan sonra mobbing genelgesine yönelik hazırlıkların hızlandırılması konusunda bürokratlarına talimat verdiğini söylemişti.
Geçtiğimiz cumartesi mobbing genelgesinin çıkmasına neden olan M.F.Ç. ve eşi G.Ç. ile Bakırköy’de bir kafede buluştuk. Görüşmemiz tam 3.5 saat sürdü, eğer başka randevularım olmasaydı bir 3.5 saat daha anlatabilirlerdi. O kadar doluydular ki, karı koca zaman zaman göz yaşlarına hakim olamadı. Yaşadıkları sadece M.F.Ç.’yi değil, eşini de çok etkilemiş, her ikisinin de psikolojilerini bozmuştu. İşte mobbbing genelgesinin arkasındaki o mektubun sahibinin anlattıkları:

İlk günden dışlandı
10 yıllık bankacı  M.F.Ç.’nin mobbingle tanışması 2009 yılında eşinin ikameti nedeniyle atandığı bir şubede oluyor. M.F.Ç. bu şubeye 2009 Şubat’ında başlıyor ve daha ikinci günü tatsız bir  olay yaşıyor. Şubeye operasyon yetkilisi olarak atanan M.F.Ç., müdürünün yanına çıkıp, satış yeteneğinin iyi olduğunu ve satışta çalışmak istediğini söylüyor ve insan kaynakları ile konuşması için müdüründen ricada bulunuyor. Müdürüne, satış yeteneğini analiz eden bir de kişilik envanteri sunuyor.
M.F.Ç.’nin iddasına göre şube müdürü, kendisine destek olmadığı gibi bunu insan kaynaklarına gönderirse de ona çok iyi gözle bakılmayacağını   söyleyip, “seni bankadan ayırırlar” tehdidinde bulunuyor ve “istiyorsan yine de gönder” diyor. M.F.Ç., bu kişilik envanterini insan kaynakları ile paylaşıp şube müdürünü de bilgilendiriyor.
M.F.Ç., “Bundan sonra da şubede bir bütün olarak planlı bir şekilde adını sonradan öğrendiğim mobbing denilen psikolojik taciz olayı başladı” diyor. M.F.Ç’nin mobbing’in ismini koyması, tesadüfen kitapçı da bulduğu Pınar Tınaz’ın kaleme aldığı bir kitap sayesinde oluyor.
Yine M.F.Ç’nin iddiasına göre, şube müdürü, satış, operasyon ve güvenlikteki 3 personelin çok eskilere dayanan bir arkadaşlığı varmış ve dışarıdan gelen birisini aralarına almak istem emişler, daha ilk günden onu dışlamışlar.
M.F.Ç’nin ilk hafta yaşadığı bir diğer olay da şöyle;  19.10’da işlerini bitiren M.F.Ç, eşiyle yemeğe ve sinemaya gideceğini söyleyerek şubeden çıkıyor. Ertesi gün bu nedenden dolayı şubede bir toplantı düzenleniyor. O toplantı da şube müdürü “Şubeden eşimle yemeğe gideceğim, sinemaya gideceğim diye kimse çıkamaz. İşi bitse de herkesle beraber çıkabilir. Herkesi beklemek zorundadır” diyor. M.F.Ç, bunu duyunca kafasından aşağı kaynar sular dökülüyor, büyük bir suç işlemiş gibi utanıyor.

Yetkileri elinden alındı
Bir süre sonra operasyondan gişe şefliğine atanan M.F.Ç’nin yetkileri elinden alınmaya başlanmış. Örneğin EFT onay yetkisi istediğinde kendisine yetki verilmemiş, başka bir şefin sicili ile çalışması istenmiş. Gerekçe olarak da “sana güvenmiyorum” yanıtını almış. M.F.Ç ilk hafta aldığı bu yanıt üzerine akşam eve gelince ağlamış. Ertesi gün bu psikoloji ile gittiği şubede baygınlık geçirmiş. Doktora gitmiş ve rapor almış. Yetkileri elinden alındığından müşteri ile de karşı karşıya gelmeye başlamış.

Sürekli kontrol ediliyor
Kılığı kıyafeti, kilosu sürekli eleştirilen M.F.Ç’ye bu arada bir sürü iş yükleniyor, aynı yetkiye sahip olduğu kişiler masasına dosyaları fırlatıp, “bunlar bu akşam bitecek” diyorlarmış.
M.F.Ç, bu dönemde sürekli kontrol altında olduğunu söylüyor: “Güvenlik görevlisi, çaycı bile beni kontrol ediyordu. Ekrana girdiğimde sürekli güvenlik görevlisi geliyor ya da çay işlerine bakan hizmetli ne yapıyorsun, bu ne işlemi diye soruyordu.”

Geçici görevlerde ilk sıradaydım
Geçici görev olduğunda, yani başka bir şubeden personele ihtiyaç olduğunda, M.F.Ç gidecekler arasında hep ilk sıradaymış. Müdürü, onu geçici göreve gönderirken, “Sen zaten bir iş yapmıyorsun. Ben de seni uygun buldum ve senin gidebileceğini söyledim” demiş. Geçici görev bitip de 7 gün sonra geri dönünce de “sen neden geldin ki?” diye sormuş. 
Sadece müdür değil, aynı yetkileri paylaştığı kişiler tarafından da azarlanan, emirler yağdırılan M.F.Ç, yemeklere de sürekli yalnız gider olmuş: “Yemeklere yalnız gittim, aralarına katıldığımda muhabbetleri kestiler, yokmuşum gibi davrandılar. Ben masalarına oturduğumda sanki  düşman oturmuş gibi herkes konuşmayı kesiyor, yemekler yeniyor, sessizce kalkılıyordu. Ben rahatsızlık hissediyordum. Sanki masalarına gitmemem gerektiği bana söyleniyor du. Ben de kendi huzurum için yalnız yemek yemeye başladım. En azından istenmeyen kişi olduğumu hissetmiyordum yalnız yemek yediğimde.”

Yemeğe davet edilmedi
Bir gün başka bir şubeden arkadaşları arayıp, ‘akşam yemeğe geliyor musun’ diye sormuşlar. Meğer o akşam tüm şefler bankanın en tepe yöneticisi ile bir araya gelecekmiş ama şube müdürü kendisine hiçbir şey söylememiş. Öğleden sonra şeflerden biri süslenip püslenip karşısına geçip, “yoksa sen gelmiyor musun, biz hepimiz gidiyoruz” deyince M.F.Ç baygınlık geçirmiş. Ambulans çağırmışlar, gözlerini açtığında eşi ağlıyormuş başında. Şubede birlikte çalıştığı şeflerden biri hastanede kendisine geçmiş olsun demek yerine, “sana daha önce de söyledim, bir psikiyatra git, tedavi gör” deyince iyice fenalaşmış. 
Tüm şube kendisiyle iletişimi kesmiş, hatta günaydın ve iyi akşamlar selamlaşmaları bile karşılıksız kalmış. Yaptığı işler, özel yaşantısı sürekli eleştiriliyor, kimse onunla konuşmuyor, dedikodusu yapılıyor,  bir psikiyatra gitmesi öneriliyormuş.

Kimse geçmiş olsun demedi
Tam bu sırada şube müdürü aniden emekliliğe ayrılmış. M.F.Ç yeni şube müdürü gelecek diye umutlanmış, ona yaşananları anlatıp bu psikolojik tacizden kurtulabileceğini düşünmüş. Fakat yeni müdür, eski müdürün, diğer şeflerin ve satış ekibinin etkisiyle kendisi ile görüşmeyi reddetmiş. M.F.Ç’nin tüm çabalarına rağmen müdür hiç bir şekilde kendisinin görüşme taleplerini kabul etmemiş. Bu müdür de adeta eski şube müdürünün kopyasıymış.
Bu şubede çalışırken ayağından rahatsızlanan ve ameliyat olan M.F.Ç, 45 gün sonra raporu bitip işinin başına döndüğünde kimse kendisine bir geçmiş olsun bile dememiş, kimse kendisine iş vermemiş, yerine de yeni şef gelmiş.   

Mobbing dedin, sen bittin
İki kişisel gelişim kitabı olan ve bu kitapları bankanın genel müdürüne vermek için randevu isteyen M.F.Ç’ye cevap şube müdüründen gelmiş.  Şube müdürü kendisini çağırıp, ilgili birim müdürünün kendisini aradığını ve M.F.Ç’yi kast ederek  ‘-ipini mi çekelim? -Kötü bir yere mi sürelim? -Ne yapalım’ diye sorduğunu söylemiş. Bunun üzerine M.F.Ç, şube müdürüne mobbing uyguladığını söylemiş. Şube müdürü de M.F.Ç’yi, yüksek ses tonu ile “bu kelimeyi kullandın ya sen bittin” diye tehdit etmiş.

Beklenen tayin geldi ama…
Bu arada tayinini isteyen M.F.Ç, yeni açılan bir şubeye gişe yetkilisi olarak atanmış. Ama yeni gittiği şubede durum farklı olmamış. M.F.Ç o şubenin daha önce çalıştıkları şubelerde mobbinge maruz kalmış ve atamasını isteyen kişilerden oluştuğunu iddia ediyor.
Bu şubede de şube müdürünün kendisini sürekli azarladığını, kendisi ile konuşmayıp e-mailleştiğini söylüyor. Bir önceki şubede başlayan mobbing sürecinin artık o bankadan istifa edene kadar süreciğini anlamış.
1.5 yıl boyunca yaşadığı her şeyi 11 sayfalık bir mektup haline getirip, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na ileten M.F.Ç, tüm bu yaşadıklarını anlatmış. Mektubunun sonuna da “Mobbing’e karşı çalışanların tam korunabilmeleri için hukuktaki boşlukların giderilmesi ve nitelikli iş gücünün korunması için yasa çıkarılmasını istiyorum” diye eklemiş. (Fakat genelge 19 Mart 2011’de çıktığında M.F.Ç, ne yazık ki artık orada çalışmıyordu. )
M.F.Ç.’nin işine 21 Kasım 2010’da son verilmiş. İşine son verilmesi şöyle olmuş. M.F.Ç, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na mektup yazdığı gibi bankanın genel müdürünü de yaşadıklarından haberdar etmek için bir mail göndermiş. Genel müdüre bir çözüm beklediğini yazmış. Ardından kendisini arayıp genel  müdürlüğe çağırmışlar. Genel merkeze vardığında M.F.Ç’ye toplantının yapılacağı yere kadar bir güvenlik görevlisi eşlik etmiş. O an işten çıkarıldığını anlamış. İnsan kaynakları kendisine “Genel müdüre yazdığınız mektubu istifa olarak kabul ediyoruz” demiş. M.F.Ç istifa etmediği söyleyip oradan hiçbir şey imzalamadan ayrılmış ve ertesi gün şubeye gitmiş. Şubeye gittiğinde ekranını açınca sicilinin olmadığını, böyle bir çalışan bulunmadığını görmüş. Kredi kartlarını açtığında “istifa etmiş mensup” yazısını görmüş. Bu arada bölgeden birisi M.F.Ç’nin işte olmadığını tespit etmek üzere şubede bulunuyormuş.
M.F.Ç, insan kaynaklarını arayıp sicilini açtırmak istemiş ama “sen istifa etmişsin”  yanıtını almış. Bunun üzerine M.F.Ç avukatını arayarak durumu anlatıyor ve avukatının önerisiyle, kendisinin itirazı kayıt düşülürek işten çıkarma bildirimini imzalıyor. M.F.Ç’nin görevine 21 Kasım 2010 itibarıyla son veriliyor.
M.F.Ç’nin şu anda işe iade, alacak ve mobbing olmak üzere 3 ayrı davası devam ediyor. İşe iade davası 25.11.2010’da İstanbul 5. İş Mahkemesi’nde, alacak davası (kıdem, mesai vs) 08.12.2010’da 6. İş Mahkemesi’nde ve mobbingden kaynaklı manevi tazminat davası 29.04.2011 tarihinde İstanbul 4. İş Mahkemesi’nde açıldı. Alacak davası şimdilik 12.300 TL, mobbing davası ise 20 bin TL tutarında.
Burcu ÖZÇELİK SÖZER / Hürriyet İK

Reklamlar

Bankacılık bir yanılsamaymış

Yayınlandı: Mayıs 2, 2011 / Yazılar

Bankacılığın insanların gözündeki imajı nasıldır? Şık giyinen, saat 17.00’de şube kapanınca işi biten, haftasonu çalışmayan, iyi de para kazanan bir meslek grubu. Yeni mezunlar bir bankaya kapak atıp modern binalarda çalışmanın hayalini kurarlar. Fakat banka çalışanlarının anlattıklarına bakılırsa durum hiç de dışarıdan göründüğü gibi değil.
Başta şubelerde olmak üzere banka çalışanları son 5 yılda ve bilhassa son 1.5 yılda aşırı hedef baskısının altında eziliyorlar. O kadar ki şubede herkesten hatta güvenlikçilerden bile satış yapması bekleniyor. 21.00’den önce işten çıkamıyor, öğle yemeği yiyemiyorlar. Geçtiğimiz hafta Banka-Sigorta İşçileri Sendikası (BASİSEN) bir ilan yayınlayıp ilgili kurumları göreve çağırdı.
Son yıllarda başta şubelerde olmak üzere banka çalışanlarının tamamı aşırı hedef baskısından şikayetçi. Çalışanlara her sene ulaşılması neredeyse imkansız yıllık hedefler veriliyor. Bu yıl 100 birim satacakın deniyor, yerine getirirsen bir sonraki yıl bu sayı 200 birime çıkıyor.
Fazla mesaiye kalıp, canla başla çalışan, sürekli tepeden gelen baskılar altında ezilen çalışanlar, son 1.5 yıldır çok mutsuz.
Yeni mezun bankacı U.Ö., “Bankacılık yanılsamaymış. Oysaki mesleğin dışarıdaki algısı farklı. Bankacı deyince akla şık giyinen, iyi para kazanan, 9-5 çalışan kişiler gelir ama gün içinde inanılmaz baskılarla mücadele edersiniz, saat 21’den önce işten çıkamazsın. İş çıkışı arkadaşlarınızla randevulaşmak mümkün değildir, ne böyle bir zamanınız vardır, ne de fiziken ve ruhen buna gücünüz vardır” diyor.
Banka-Sigorta İşçileri Sendikası (BASİSEN) 20 Nisan’da Hürriyet, Cumhuriyet, Habertürk’te bir ilan yayımladı. Banka çalışanları üzerindeki aşırı hedef baskısına, mesai saatlerinin belirsizliğine, öğle izinlerinin kaldırılmasına dikkat çeken ilanda, Türkiye Bankalar Birliği, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı göreve çağrılıyordu. BASİSEN Genel Başkanı Metin Tiryakioğlu, “Hedef baskısı dünya sendikacılarının en çok şikayetçi olduğu konu. Avrupa’da da çok yaygın ama çalışma saatleri içinde. Bizim ülkemizde ise çok acımasız bir şekilde yapılıyor. Bu tamamıyla banka işverenlerinin gözlerini kâr hırsının bürümüş olmasından kaynaklı, kârdan başka bir şey düşünmüyorlar. Kâr elde edebilmek için ürün sat da nasıl satarsan sat. Bana günde 10 bin liralık kâr getiren iş bul, nasıl bulursan bul, böyle hedefler veriliyor. Bu çalışanların psikolojisini korkunç şekilde bozuyor. Hedefi tutturamadığınızda terfi edemiyorsunuz. Hedef sistemi ile yükselmek köleliktir” diyor.

Güvenlik görevlisinden satış yapması bekleniyor
Bankada hedefler genel müdürden bölge müdürlerine, oradan şube müdürlerine oradan da şube çalışanlarına yansıyor. Dolayısıyla baskının şiddeti altlara indikçe git gide artıyor. Yatarken, yemek yerken, tatil gününüzde hep bu tutturmak zorunda olduğunuz hedefleri düşünüyorsunuz. Artık eskisi gibi sadece satış ekibinden satış yapması da beklenmiyor. Şubede operasyonda görevli kişiden de veznedeki personelden de satış yapması bekleniyor. Tiryakioğlu, güvenlikçilerden bile satış yapılmasının beklendiğini söylüyor: “Şimdi bankadaki güvenlik sorumlusuna ‘sen de satacaksın’ diyorlar, haftasonu kıraaathaneye gittiğinde kredi kartı sat, poliçe sat, sat da ne satarsan sat. Bu kâr açlığıdır, 1860’ların vahşi kapitalizmidir.”

Mevzuat dışı işlemler yapılıyor
Tiryakioğlu bu baskıların çalışanları mevzuat dışı işlemler yapmaya yönelttiğini de söylüyor: “Bu yarış 2000’li yıllardaki finans krizine sürükler bankacıları. O zaman da bankalar kârlı olmamasına rağmen kendilerini kârlı gösterdiler, faizlerle oynayarak, müşteriyi kandırarak bir yerlere gelmeye çalıştılar ama sonuçta 2001 krizi patlak verdi. Kontrol de yoktu o zaman, şimdi ise BDDK’yı dolambaçlı yollardan aşmaya çalışıyorlar. Dolambaçlı yolların en büyüğü de çalışanlara baskı yaparak mevzuat dışı işlem yaptırıyorlar. Mesela müşterinin haberi olmadan hesabından emeklilik poliçesi almak gibi. Yakalandığı zaman da o talimatı verenler ‘bizim haberimiz yok’ diyor. Bu olayın boyutları büyükse hemen savcılığa intikal ediyor, işin ucu tepelere kadar çıkıyor.”

Akşam 6’da işten çıkmak ayıp hale geldi
Daha kârlı olabilmek için bankaların gittiği bir diğer yolda istihdamı daraltma. Az istihdamla, daha çok satış baskısıyla iş hacmi artıyor. Bu durumda saat 21.00’e kadar mesaiye kalmak, haftasonu çalışmak kaçınılmaz oluyor.
15 yıllık bankacı B.K., “Öğle tatillerini kaldırdılar. Akşam 18.00’de işten çıkmayı ayıp hale getirdiler. Eğer 18.00’de çıkmak durumundaysan utana sıkıla, hastalık izni ister gibi izin istiyorsun. Bu şekilde hissetmenizi, sanki bunlar normalmiş gibi görmenizi sağlıyorlar” diyor.

Antidepresan kullanımı ve boşanmalar çok yaygın
Tiryakioğlu, Türkiye’de banka çalışanlarının yüzde 70’inin antidepresan kullandığını söylüyor: “Şu anda bankacılık sektöründe evlilikleri sona eren çiftler günden güne artıyor, anne, baba çocuğunu göremiyor. Saat 22.00’de, 22.30’da eve geliyor. Akşam 9’da çıkacağı zaman, müdür bey ‘nereye gidiyorsun’ diyor, işim bitti cevabını alınca ‘al şu listeyi müşteriye telefon aç’ diyor. Saat 22.00’de müşteriye telefon açıyor, müşteri de telefonu kapatıyor.”
Birçok kişi şube kapandıktan sonra bankacıların da işlerinin bittiğini sanır. Oysaki şube kapanınca bankacıların müşterilerle yapılan işlemleri biter. Banka kapandıktan sonra ise şubenin günlük işleri toparlanır, bireysel ve ticari talepler, telefonla satışlar başlar, firma analizleri, kredi çalışmaları gibi işlemler yapılır. Şube toplantısı, randevuların ayarlanması, satış görüşmesi hazırlıkları da mesai saati sonunda yapılır.

Modern köleler
Krizden sonra ise göz korkutmalar başlamış, sürekli ‘dışarıda bir sürü kişi var, memnun değilsen çeker gidersin’ tarzında söylemler başlamış. Çalışanlar bu sektörün çok vefasız olmasından yakınıyor. 8 yıllık bankacı E.S. “Çalışanların hiç kıymeti bilinmiyor bu sektörde, kimse de umursamıyor. Eskiden bankalar vefalıydı. Eğer ki kendi istemiş oldukları seviyede değilsen çalışanı rahatlıkla çıkarabiliyorlar.  18. yüzyıldaki kadın ve çocuk işçilerin modern haliyiz” diyerek anlatıyor durumu.

Bankacının bir günü var: 31 Aralık
Bankacıların en çok şikayet ettikleri bir diğer problem de doğal olarak iş-özel yaşam dengesini tutturamama. Uzayıp giden mesailerin ardından, gördüğü baskılardan posası çıkmış bir halde İstanbul trafiğinde evine giden çalışan kendisinde ancak yemek yiyip, yatağa gidecek gücü buluyor.
Meslekte 12. yılını dolduran T.D. “Bankacının 1 günü vardır, o da 31 Aralık. Sana 1 Ocak’ta verilen hedefler 31 Aralık günü bitmiştir. Ne kadarını tutturdun, ne kadarını tutturamadın hiç önemli değil. Hedef baskısı yaşamadığın tek gün, 31 Aralık” diyerek özetliyor hisettikleri baskıyı.

Bankalar müşteri değil satış odaklı
HRM Danışmanlık Kurucu Ortağı Aylin Coşkunoğlu Nazlıaka, “Günümüzde bankacılık sistemi müşteri odaklılık yerine daha satış odaklı bir yaklaşımı benimsiyor. Bu da çalışanların performansının hedeflerle ölçümlenmesini beraberinde getiriyor. Genellikle sabit maaşlarda düşük ücret politikasının benimsenmesi ve hedeflere göre prim verilmesi, çalışma saatlerinin uzun olması, şubecilikte farklı ve zor müşteri profilleri ile iletişim halinde olunması, banka çalışanlarının mesleğin ‘zor tarafları’ olarak nitelendirdikleri konular” diyor.
Nazlıaka diğer taraftan bankacılığın, rekabet yoğun olmakla birlikte gelişim alanlarının, fırsatların ve kariyer yollarının çok çeşitli olduğu bir sektör olduğunu da ekliyor: “Finans sektörünün devamlılık arz eden ve gelişen yapısı, bankacılığın güvenilir ve yoğun istihdam yaratan bir iş alanı olarak değerlendirilmesini sağlıyor.”
Nitekim bankacılık sektörü özellikle son dönemde gençler arasında çok popüler, üniversite öğrencilerinin tercih ettiği sektörler arasında en başlarda geliyor.

44 bankadan 7’si örgütlü
BASİSEN’den alınan bilgiye göre banka ve sigorta çalışanlarının sadece üçte biri (yaklaşık yüzde 35’i) sendikalı. 44 bankanın sadece 7’sinde sendikal örgütlülük var. Türkiye İş Bankası, Yapı Kredi, Arap&Türk Bankası, Bank Mellat ve Şekerbank çalışanları BASİSEN’de, Vakıfbank çalışanları BASS’ta, Akbank çalışanları ise BANKSİS’te örgütlü bulunuyor. BASS ve BANKSİS daha çok işyeri sendikası niteliğinde, sektördeki diğer sendikalar BANK-Sİ-SEN ve BANK-SEN ise yüzde 10 olan işkolu barajının atında kaldığı için toplu iş sözleşmesi yapma yetkileri yok.
38 bine yakın üyesi olan BASİSEN sektörün en fazla üyeye sahip olan sendikası. BASİSEN’in toplu iş sözleşmesi yetkisine sahip olabilmesi için o şirketin yarıdan 1 fazlasının (yüzde 50+1’nin) örgütlenmesi gerekiyor. BASİSEN Genel Başkanı Metin Tiryakioğlu, “Diğer türlü işverenin duyması halinde o arkadaşımıza çok acımasızca davranıyorlar ve iş akitlerini feshediyorlar. O nedenle yüzde 50+1 çoğunluğunu sağlamak gerekiyor. Avrupa’da sendikalaşma çok yaygın ama Türkiye’de yok. Yabancı bankaların kendi ülkelerinde sendika var ama Türkiye’ye gelince yok. Örgütsüz bankaların sektörümüzde haksız rekabet yarattıklarını Rekabet Kurumu’na da bildirdik, cevap alamadık” diyor.
Tiryakioğlu, cumartesi günü veya öğle tatilinde çalışma gündeme geldiğinde bunu engellediklerini ama örgütsüz bankalar öğle vakti çalışmaya başlayınca sendikalı bankaların da “Bizim günahımız ne?” dediklerini söylüyor. Şu anda bankalarda öğle yemeklerinin dönüşümlü yendiğini söyleyen Tiryakioğlu, bazı bankalarda çalışanların simit almaya bile vakit bulamadıklarını söylüyor.

Teşmil için Hükümetten cevap bekliyorlar
BASİSEN, Bakanlar Kurulu nezdinde sektörün tamamı için teşmil talebinde bulunmuş ve bu konuda hükümetten cevap bekliyor. Teşmil, herhangi bir işkolunda en çok üyesi olan sendikanın yaptığı toplu iş sözleşmesinin sendikalı olmayan işyerine de Bakanlar Kurulu kararıyla uygulanması anlamına geliyor. Metin Tiryakioğlu, eğer teşmil uygulanırsa çalışma saatlerinin, haftasonu çalışma sürelerinin, mesai ödemelerinin bir kural altına alınacağını, bugünkü hedef baskısının bir nebze de olsa azalacağını söylüyor.

180 bin çalışan var
Türkiye Bankalar Birliği’nin Mart 2011 rakamlarına göre Türkiye’de katılım bankaları hariç 44 banka ve 9.581 şube var. Toplam çalışan sayısı ise 180.038. Çalışanların yüzde 50’si kadın. Bankacılık çalışanlarının çok büyük kısmı üniversite mezunu, lise mezunları ise çok önceden bu sektöre adım atanlar. Şu anda bankalarda çalışmak için üniversite mezunu olmak şart.
Burcu ÖZÇELİK SÖZER / Hürriyet İK