Temmuz, 2012 için arşiv

Değişen dünya ile birlikte kariyer düzeni de değişiyor. Artık iş hayatında pek çok kişi için fırsat eşitliği var. Kendinizi geliştirirseniz hangi okuldan mezun olduğunuzun, daha önce hangi şirketlerde çalıştığınızın eskisi kadar önemi yok. Şimdi farklı sektörlerde farklı alanlarda deneyim edinmek tercih ediliyor. Hatta yakın zamanda bir çalışan, tıpkı bir bağımsız üye gibi, aynı zamanda birden çok şirkette danışmanlık yapabilecek.

Üst düzey yönetici araştırma şirketi Stanton Chase Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılan Yeni Kariyer Düzeni (New Career Order) toplantılarında dünyada yaşanan siyasi, sosyal ve teknolojik dönüşümün kariyer düzenine nasıl yansıdığı ve yansıyacağı masaya yatırılıyor. Türkiye’nin önde gelen kurumlarındaki üst düzey yöneticilerin katılımıyla 2 ayda bir yapılan toplantılara şu ana kadar Turkcell, Doğan Holding, TAV, Shaya Group, Monster, Google, Darty, ING Bank, TBWA, TAV, Microsoft, Novartis’ten ağırlıklı olarak insan kaynakları alanındaki üst düzey yöneticiler katıldı. Toplantıların ev sahipliğini yapan Stanton Chase Türkiye Kurucu Ortağı Çağrı Alkaya, “Yeni kariyer düzeni  toplantılarında dünyadaki değişimin, kariyer ve yetenek yönetimine nasıl yansıdığını bulmak ve bunun çerçevesini çizmek istedik. Köşe taşlarına bakarsak, yeni kariyer düzeninde ortaya çıkan kavramlar; açıklık, şeffalık, yenilikçilik ve eşitlik” diyor. Çağrı Alkaya ile yeni kariyer düzeni toplantılarından çıkan sonuçları konuştuk.
– Yeni kariyer düzeni ne getiriyor?
Artık çok daha geniş bir profesyonel yönetici kitlesinden bashediyoruz. Kapalı çevreler içinde iş yapma, yöneticileri kapalı çevreler içinden bulma düzeni değişiyor. Eskiden üst düzey yöneticilerin çoğunluğu x, y, x üniversitelerinden a, b, c kolejlerinden ve muhtemelen de 3 şehirden olurlardı. Şimdi daha büyük bir fırsat eşitliği var. Toplantılara katılan 30 üst düzey yöneticinin yaklaşık yüzde 70’i yeni kariyer düzeninin şeffaflık, açıklık ve eşitlik getirdiği  konusunda hemfikirler. Bugün söylenen aslında değişimin başında olduğumuz. 10 sene sonra insan kaynakları diye bir departman kalmayacak. Çünkü her yöneticinin işinin içerisinde İK eskisinden daha önemli bir yer kaplayacak. Bunu söyleyenler de İK’cılar. 10 sene sonra free agent (serbest danışman) dediğimiz aynı anda 3-4 şirkette çalışan, belki aynı işi yapan insanlar olacak. 

Serbest danışmanlar geliyor

– Serbest danışmanlar hangi sektörlerde olacak?
Bu şu anda belki teknoloji şirketlerinde oluyor ama illa da onlara özgü değil. Şirketler bir kişi aldığında işe özgü almıyorlar, bir projede başlatıyorlar, 2 ay sonra o proje iptal oluyor, başka birisini alıyorlar. Dolayısıyla uzmanlık aramıyorlar, çok iyi eğitim çok ciddi analitik veriler, yüksek derecede esneklik, yüksek derecede enerji arıyorlar. Ve bu kişilere de en iyi, en zevkli, en keyifli projeyi vermezlerse bu şirketi bırakacağını biliyorlar. O şirkette olduğu sürece mutlu olmasını ve ondan en iyi şekilde faydalanmayı bekliyorlar. Bizim istediğimiz de bu tip bir profil, çünkü zaten şirket sayısı artıyor. Herkes her şeyden bir miktar anlamak durumunda, finansçı pazarlamadan anlamak durumunda, herkes insan yönetimini, koçluğu, mentorluğu çok iyi biliyor olmalı.
– Nasıl çalışacak serbest danışmanlar?
Serbest danışman kavramı aslında bugün bizim bağımsız yönetim kurulu üyesi dediğimiz işin sadece yönetim kurulu seviyesinde değil, farklı seviyelerde yapılması. Nasıl ki x kişi 5-6 şirkette bağımsız yönetim kurulu üyeliği yapıyorsa, pazarlama yönetici Semra da 4 ayrı şirkette haftada 1, 1.5 gün farklı bir iş yapıyor olabilir. Bilişim sektöründe, sosyal medya işinde free agent olarak çalışanlar var ama diğer sektörlerde de olacak.
– Y kuşağının da çok sık iş değiştirdiği göz önüne alındığında sadakati sağlamak daha da zorlaşacak. 
Toplantıda çalışanları elde tutmanın illa da olması gereken bir kavram olmadığı ortaya çıktı. Sadakatin artık popüler bir kavram olmadığı ve şirketlerin de buna karşı bir şey yapamayacağı noktasında duruldu. Yeni dönem, yeni bir yetenek bütünü gerektiriyor, bu yetenek bütünü de aslında çok iyi proje yönetimi yapabilmek, çok iyi analitik becerilere sahip olmak, esnek ve diri olmayı gerektiriyor. Ve ekonominin doğası, şirketlerin ihtiyacı, müşterilerin ihtiyacı çok hızlı değiştiği için profesyonellerin de iş değiştirmeye hazır olmaları gerekiyor. Şirketler de her zamankinden fazla farklı sektörlerden, disiplinlerden gelen deneyimlere açıklar. Yani şirketler de artık ben ilaç şirketiyim, benim şirketimde çalışan herkes ilaç deneyimli olur, ya da ben bankacıyım benim şirketimde olan herkes bankacı olur yaklaşımında değiller. Sigorta sektörüne danışmanlıktan birisi, bankaya hızlı tüketim sektöründen birisi, ilaca telekomdan birisi geçebiliyor. Sektörler arası kaynaşma var, bunun sonucunda da şirketler farklı sektörlerden insanlara açık. Dolayısıyla profesyoneller açısından daha çok fırsat var.

Daha çok fırsat eşitliği var

– Bu dönemde sizin açınızdan eleman bulmak da zorlaşıyor mu?
Zorlaşıyor, bir kere havuz sayısal olarak da büyümüş oluyor, bizim kaynaklarımız değişmedi ama eskisinden daha çok araştırma yapıyoruz. Ekonomi ve şirket sayısı çok büyüdü. Finansta mesela bir CFO için UFRS bilsin, uluslararası raporlama bilsin, holding geçmişi olsun denirdi, çünkü bunu yapan çok az insan vardı. Dolayısıyla siz nereye gideceğinizi çok iyi bilirdiniz. Ama bugün bunları öğrenmek eskisi gibi zor değil, bunları bilen çok kişi var, bunları birçok kişi kariyerlerinin orta safhalarından öğrenebiliyorlar.  
Şirketlerin ciroları, yönetilen operasyonlar büyüdü, dolayısıyla yöneticiler ciddi deneyim kazandı, örneğin finans alanında proje yaparken beklemeyeceğim şirketlerden beklemeyeğim derecede iyi adaylar çıkabiliyor. O nedenle eskisi gibi emin olmak kolay değil, daha çok ve daha iyi arama yapmamız gerekiyor. Aynı balıklara takılıp kalırsanız müşterinize fırsat kaybettirebiliyorsunuz çünkü.
Sadece markaya bakarak profesyonel seçmek artık zor. Uluslarası şirketten gelen birisi yerel bir şirketten gelenden daha iyi olacak diye bir kaide yok. 
– Bu durumda daha çok fırsat eşitliği var, değil mi?
Herkesin çalışmak istediği çok büyük bir uluslarası şirkette çalışan kişi şanslı başlıyor zaten. Orada çalışmak için de hayata şanslı başlamış olması lazım. O şirketin alım yaptığı profile baktığınız zaman x koleji, y koleji, a üniversitesi, b üniversitesinden alım yapıyor. Bu okullardan çıkan en iyiler 3-5 şirkete, bir iki bankaya dağılıyorlar. Hayata eşit başlamıyorlar, o uluslararası şirketteki yönetici daha donanımlı oluyor, orada daha iyi eğitim alıyorlar ama bir yerden sonra eşitlenme başlıyor. Çünkü o şikette gördüğü dünya, yerel şirkette çalışan kişinin gördüğü dünyadan daha geniş bir dünya olmayabilir. Yerel şirketteki çok daha gerçek yaşam vakası görüyor olabilir, çok daha piyasaya, sektöre entegre olabilir. Ayrıca herkesin bilgiye ulaşması da daha kolay, master yapabilir, MBA yapabilir dışarıda. Dolayısıyla insanların kendilerini geliştirmeleri için şans doğdu. Bir yerde geriye düşen birisi diğer yerde öne çıkabiliyor. Siz üniversite sınavında 5 puan az aldınız diye kariyerinizden eskisi kadar bir şey kaybetmiyorsunuz. O açığı kapatabilecek çok imkan var çünkü. Bana kalırsa CV’nize, üniversitenize güvenemezsiniz artık, böyle bir şeyin arkasına yaslanma devri bitti. Kendinizi geliştirmezseniz geriye de düşebilirsiniz çok rahatlıkla. Boğaziçi işletmeden mezun olmanın genel müdür olma konusunda bir garantisi kalmadı artık.

Şirketler rakiplerle olduğu kadar girişimcilerle de rekabet ediyor

– Girişimciler için fırsatlar neler?
Toplantıda çalışanlardaki girişimci ruhun artık çok üst seviyede olduğu, şirketlerin yetenekleri kendi bünyelerine kazandırmak için başka şirketlerle rekabet ettikleri kadar girişimcilikle de rekabet ettikleri, daha doğrusu girişimciliğe de yetenek kaybettikleri tespit edildi. Yani şirketlerde genç jenerasyondan, bir süre profesyonel deneyim edindikten sonra kendi girişimini kurmak üzere şirketlerinden ayrılan çok sayıda insan olduğundan bahsedildi.
– Aslında şirketler bunu desteklese…
Evet doğru yaklaşımlardan biri bu. Bunu çok güzel uygulayan şirketler var, örneğin Turkcell’de bu çok sık olan bir şey. Girişimci olarak kendi işlerini yapıyorlar, daha sonra Turkcell’e tedarikçi olarak geri dönebiliyorlar.

Sosyal medya ile homophily de artıyor

– Sosyal medya üzerinden eleman bulmak yaygın bir yol mu?
Tweet’lerini takip edip pazarlama bölümleri için sosyal medya uzmanı arayanlar var. Bu anlamda en çok Twitter kullanılıyor. LinkedIn daha çok bulduğunuz insanların profillerine bakmak için kullanılıyor.
– Facebook’tan fotoğraflara da bakıyor musunuz?
Tabii, onu hepimiz yapıyoruz.
– Dikkatli olmak lazım o zaman.
Evet, toplantılarda ‘herkesin görmesini istemediğin fotoğrafı facebook’a koyma’ denildi mesela. Bakılıyor çünkü ister istemez. Bir insanın ismini yazıp arayınca direkt Facebook, LinkedIn profilleri çıkıyor.
Sosyal medya ile birlikte bize benzer olanı sevme konsepti “homophily” daha fazla önem kazanmaya başladı. Like etme (beğenme) alışkanlığı, kendinize benzer insanları bulma, onlarla bağlantı kurma bu konuda seçeneklerin artması ile birlikte insanlarla özdeşleşme eğilimi artıyor. Bu nedenle şirketlerin sunduğu değerler, şirket seçimi yapan profesyoneller için eskisinden çok daha önemli hale geldi. Çünkü kendimizle özdeşleştirebildiğimiz kişiler ve değerlerle çalışmak istiyoruz. Bu yüzdenden de insan kaynakları bir marka ve kültür ajansı olarak profesyonellere şirketlerin değerlerini daha iyi anlatmalı.
Aynı zamanda çalışanlarına da daha iyi anlatmalı.

Yeni kariyer düzeninde çalışacaklara tavsiyeler
Çok yönlü olun
Farklı disiplinlerde deneyim kazanın
Esnek ve çevik olun
Sürekli öğrenmeye odaklanın
Burcu ÖZÇELİK SÖZER / Hürriyet İK

Reklamlar

Çalışan kadınlar anneliği erteliyor

Yayınlandı: Temmuz 22, 2012 / Yazılar

Uzayan eğitim dönemi, evliliklerin daha ileri yaşlarda yapılması ve iş dünyasındaki acımasız rekabet nedeniyle çalışan kadınlar çocuk planlarını sürekli ertelemek durumunda kalıyorlar. 30’lu yaşları geçip 35’e yaklaşınca “eyvah ya çocuğum olmazsa” diye panikliyorlar. Uzmanlar çocuk planlayan kadınlara kariyerlerinde belli bir noktaya gelmelerini tavsiye ediyor, kadın doğum uzmanları ise fizyolojik olarak ideal doğum yaşının 20-34 arası olduğuna dikkat çekiyor.
Pek çok kadın ‘kariyer mi yapsam yoksa çocuk mu?’ ikilemine düşüyor. Birçoğu 35 yaşına yaklaştığında bu sefer de ‘eyvah çocuğum olmayacak!’ endişesiyle çocuk yapmak istiyor.
30 yaşındaki bir çalışan, bir forumda yaşadığı sağlık sorununu ve duyduğu endişeyi şöyle anlatıyor: “Acaba çocuk yapmak için geç mi kalıyorum, ya benim çocuğum olmazsa? Tam da işimde başarıyı yakalamışken, iş hayatına ara vermek istemiyorum. Ara verip geri döndüğümde aynı yerden başlar mıyım bilmiyorum. Sizce çocuk yapmayı ertelemeli miyim?
”Pek çok kadının cevabı. ‘çocuk yapmayı erteleme sakın, pişman olursun’; ama çocuk yapmak için de kariyerde belli bir noktaya gelmek, o işte stabil olmak gerekiyor. O nedenle pek çok kadın 30’lu yaşlarda, hatta 35’e doğru ancak anne olabiliyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verileri de Türkiye’de doğurma yaşının arttığını gösteriyor. Verilere göre 2001-2010 arasında Türkiye’de toplam 12.532.530 doğum gerçekleşti. Buna göre, 2001’le kıyaslandığında 2010’da, 15 yaş altında anne olanların sayısı yüzde 87.22, 15-19 yaş arasında anne olan kadınların sayısı yüzde 37.11, 20-24 yaş arasında anne olan kadınların sayısı ise yüzde 22.32 azaldı

Buna karşılık 20-29 yaş arasında doğum yapan kadınların sayısında yüzde 5, 30-34 yaş arasında doğum yapan kadın sayısında yüzde 31, 35-39 yaş arasında doğum yapan kadın sayısında ise yüzde 2.2 artış meydana geldi.
Aynı durum Avrupa ülkelerinde de geçerli. Örneğin Fransa’da Le Parisien gazetesinde yayımlanan bir araştırmaya göre ilk kez anne olan kadınların ortalama yaşı 30’a yükselmiş. Yani son 30 yılda ortalama 4 yaş artış gözlenmiş.

Doğum yaşı 30-35’e çıktı
Dünyada ve Türkiye’de ilk doğurma yaşının gecikmesinin birden çok sebebi var; hem okullu kızların oranı artıyor, hem de (iş bulabilmek için giderek daha yüksek diploma talep edildiğinden) eğitim süresi uzuyor. Çalışma hayatına giderek daha çok katılan kadınlar, iş hayatındaki rekabet sebebiyle, kariyerlerinde belli bir yere gelmeden ara vermek istemiyorlar. Ve annelik sürekli erteleniyor.
Prof. Dr. İsmail Çepni de uzmanlık yaşamının ilk yıllarında yirmili yaşların başında doğumlar görürken, bugün yirmili yaşların sonu ve otuz-otuzbeşli yaşlara doğru bir artış gördüğünü söylüyor. 
İstanbul Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Perinatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alkan Yıldırım, kadınlarda anne olma yaşının artmasının en önemli nedeninin kırsal alandan şehir yaşamına göç olduğunu söylüyor ve kırsal kesimden gelip ancak şehirde kırsal alan şartlarında yaşayan kadınlarda bile anne olma yaşı bakımından 1 yıllık fark olduğunu söylüyor: “Şehir yaşamında anne olma yaşını geciktiren en önemli sebepler kadınların çalışmaları ve eğitimlerini devam ettirmeleri. Eğitimlerine devam eden kadınlar genellikle daha geç evleniyor ve daha geç gebe kalıyorlar. Ayrıca eğitimli kadınlar genellikle planladıkları dönemde gebe kalıyorlar. Bunlar doğum kontrolü yöntemlerini daha iyi uygulayabildikleri için, bu kesimde plansız gebelik fazla olmuyor. Oysa çalışmayan, eğitimsiz kadınların gebeliklerinin yüzde 80’inden fazlası planlanmamış, hatta istenmeyen gebelik. Sonuçta ülkemizde kadınların çalışma hayatına ve yüksek öğretime katılımı gittikçe arttığı için, evlenme yaşı ve gebe kalma yaşı da gittikçe yükseliyor.”
Çalışma hayatında kadın erkek her zaman eşit koşullarda yarışmıyor. Kadınlar kariyer için daha fazla emek vermek, daha mücadeleci olmak zorunda. Basamaklar bu kadar zorlu tırmanınca çocuk yapmayı da kariyerinde güçlenene kadar erteliyorlar. Şanslı iseler 30’lu yaşların başında anne oluyorlar. Çünkü 35’li yaşlardan sonra riskler artıyor. Pek çok kadın da bu risklerin farkında olarak 35 yaşından önce anne olmayı istiyor. 

Treni kaçırdım endişesi
Prof. Dr. İsmail Çepni’nin en önemli uğraş alanlarından biri kısırlık. İnfertilitede en önemli faktörün kadının yaşı olduğunu söyleyen Çepni: “Yaş ilerledikçe gebelik şansı azalıyor. 20-35 yaş arasında bir siklus döneminde gebelik şansı yüzde 25-30 oranında. Bu şans 35 yaştan sonra azalmaya başlıyor. 37 yaştan sonra ciddi şekilde düşüyor ve 40’lı yaşlarda yüzde 5-10 düzeyine iniyor. 43 yaştan sonra tüp bebekte dahi gebelik şansı mucizelere kalmış. Neden böyle diye düşünebilirsiniz. Kadınların yumurtalıklarında yumurtalar daha anne rahminde iken oluşuyor. Yani bankadaki para gibi yumurta bu depodan tüketiliyor. Bu depo kullanımı menopoza kadar devam ediyor. Bir kız çocuğu düşünün, annesinin karnında ve 5 aylık. Yumurtalık deposunun en dolu olduğu dönem bu dönem, yaklaşık 6-7 milyon yumurtası var. Doğuma kadar 6-7 milyon yumurta 2 milyona düşüyor. Bu tıpta bilinmezliğini devam ettiren bir durum. Bu tüketimin nedeni bilinmiyor. Doğumdaki depo 2 milyon. Ve tüketim doğumdan sonra hızla devam ediyor. Kızın ilk adet gördüğü yaş olan 12-13 yaşında yumurta sayısı 300 bine düşüyor. Ve sonra tüketim hızı yavaşlıyor, 35 yaşına dek ortalama hergün 10-15 yumurta tüketiliyor. Hem sayı azalıyor hem de yıllar ile birlikte kalite bozuluyor, buna rahimin miyom v.b. sorunları da eklenince yaşla birlikte anne olma şansı düşüyor. Güzel bir söz vardır, ‘her şey zamanında’. İşte bu nedenle üzgün, endişeli, “keşke daha önce başlasaydım” diyen, treni büyük oranda kaçırmış olduğunu düşünen çok hastam var. Artık günümüz hekimliğinde 35 yaşa kadar anne olamamış kadınlara fertilite (üreme) potansiyelinin korunması seçenekleri sunulmakta ve sunulmalıdır. Yöntemlerden biri, embriyo saklayarak ileri yaşta anne olmak. Ancak Türkiye’de bunu yapabilmek için evli olmak şart.
Bir diğer yöntem de,  giderek klinik uygulamaya soktuğumuz yumurtalık dokusu saklanması veya yumurta saklanması… En önemlisi de zorluklarına rağmen “hem kariyer hem çocuk” diyen kadına destek vermek” diyor.

Hemen hamile kalmazsa panik başlıyor
Kariyer kadını çocuk yapmaya karar verdiğinde hemen gebe kalabileceğini düşünüyor. Bu süreçte hemen hamile kalırlarsa sorun yok, ancak aradan birkaç ay geçip de hamile kalmazlarsa sorunlar başlıyor. Hamile kalamayacakları korkusuyla derin bir pişmanlık yaşıyorlar, çünkü yaşları da artık ilerlemiş oluyor. Dr. Alkan Yıldırım, bu şekilde kendilerine iki grup hasta geldiğini söylüyor: “İlk grupta geç evlenen, bu nedenle gebe kalma şansı az olan veya gebe kalamayacak olan kadınlar yer alıyor. Bunlarda pişmanlıktan çok çaresizlik ve üzüntü ön planda oluyor. Diğer grupta ise evli olup da, çoğunlukla kariyer nedeniyle gebeliğini erteleyen kadınlar yer alıyor. Bunlarda pişmanlık duygusu, çaresizlik ve üzüntülerinin önüne geçebiliyor. Aslında bu iki gruba bir üçüncü grup daha eklenebilir. Bu grupta erken menopoza giren kadınlar yer alır. Gebeliği ertelerken menopozla karşılaşmak, bu kadınlara büyük bir şok yaşatır. Dünyanın sonu geldi sanırlar. Özellikle anneleri, ablaları gibi yakınlarında erken menopoz öyküsü olan kadınlarla, adetleri düzensiz, gecikmeli olan kadınlar bu açıdan risk grubunu oluşturur” diyor. 

İdeal yaş 20-34
Kişiden kişiye değişmekle birlikte, fizyolojik olarak, ideal gebe kalma yaşı 20-34 yaş arasında. Bu dönemde kadınlar hem biyolojik açıdan, hem psikolojik açıdan gebeliğe hazırlanıyorlar. 35 yaş sonrasında ise hem gebe kalma ihtimali azalmaya başlıyor, hem de gebelikte bebek ve anne ile ilgili problemler daha sık görülebiliyor.
İlerlemiş yaşta gebelikte öncelikle Down sendromlu bebek doğurma riski artıyor. Bu risk 35 yaşta yaklaşık 1/300 olup geçen her yıl biraz artıyor. Ayrıca, erken doğum olasılığı, düşükler, gelişme geriliği, dış gebelik, gebelikte kanama, sezaryen ile doğum gerekliliği gibi problemler ileri yaş gebeliklerde daha sık görülüyor. Ayrıca hipertansiyon, Tip-2 Diyabet, gestasyonel diyabet (gebelik şekeri), derin ven trombozu, akciğer ödemi, böbrek, akciğer, karaciğer, bağ dokusu hastalıkları gibi anneye ait medikal problemlere de daha sık rastlanıyor. Dr. Alkan Yıldırım çocuk planlayan ailelere şu tavsiyelerde bulunuyor: “Çocuk yapmak, çiftin hayatları boyunca alacakları en önemli kararlardan biridir. Hatta belki de en önemli karardır. Bu nedenle karar verirken dikkat etmek gerekir. Öncelikle çocuk yapmaya sadece kadın değil, her iki eş birlikte karar vermelidir. Bu kararda, kadının ve eşinin genel sağlık durumu, psikolojik durumu, sosyal statüleri ve ailenin ekonomik durumu dikkate alınmalıdır. Bu faktörlerin uygunluğu halinde çift gebelik planlamalıdır. Planlanan dönemin öncesinde gebelikten dikkatlice korunmalıdır. Ancak mümkünse ileri anne yaşı sayılan 35 yaş öncesinde gebelik düşünülmelidir.”

İkinci çocuk ikilemi
Birinci çocuğunu 30’lu yaşlarda yapmış bir kadın 4 aylık ücretli izinden sonra iş hayatına tekrar dönüyor ve tam işleri oturtmuşken bu kez de ikinci çocuğu yapsam mı diye düşünüyor. İkinci çocuk çalışan kadın için büyük bir ikilem. Fakat hem iş hayatından tekrar kopmak istemediklerinden, hem maddi hem de manevi açıdan bir çoğu ikinci çocuğa cesaret edemiyor. Giderek zorlaşan ekonomik şartlarda, birinci çocuğa sağladığı imkanları ikinciye sağlamayacağını düşünenler de çocuk yapmaktan vazgeçiyor. 
Bu durumda ikinci çocuk istemeyen, istese de yapmayan anne sayısı giderek artıyor. Çocuk yetiştirmek hem ekonomik, hem psikolojik açısından zorlu bir süreç olduğundan aileler çocuk sayısını az tutuyor.
Tabii Türkiye’de doğum izinlerinin Avrupa’ya göre çok daha az olması, kreş vs yardımının bulunmaması da çocuk sayısının az tutulmasını beraberinde getiriyor.
Bu arada erkekler ikinci çocuk konusunda kadınlara nazaran daha çekimser davranıyorlar. Çünkü evin geçimi konusunda erkek kendini daha sorumlu hissediyor ve kadın çalışmayı bırakırsa erkek bu maddi yükü tek başına karşılamayacağından endişe ediyor.

Her kadın anne olacak diye bir kaide yok
Psikolog Feyza Bayraktar, işin başka bir boyutuna daha dikkat çekiyor; o da tüketim toplumunda hep daha iyisine sahip olma isteğinin hem kadının hem erkeğin evlenme ve çocuk sahibi olma durumunu erteletmesi: “Maalesef doğa çocuk sahibi olmak için kadına oldukça acımasız davranmış ve biyolojik açıdan kısıtlı zamanları var. 30’unu aşmış, başarılı kariyer kadınları, aile kurmaya zaman ayıramadıkları için kendilerini geç kalmış, yalnız hissedebiliyorlar ve panik yaşıyabiliyorlar. Yalnız öleceğim, asla çocuk sahibi olamayacağım duygusu ile sırf çocuk yapma paniği ile kendileri için uygun olmayan kişilerle evlenip mutsuz evlilik yapabiliyorlar. Diğer yandan, Türk toplumunda evlenmek ve çocuk sahibi olmak bir zorunluluk gibi lanse ediliyor ve birçok kadın aslında belki de hiç evlenmeyi ya da çocuk sahibi olmayı düşünmediği halde bu baskı yüzünden hazır olmadığı, istemediği halde çocuk sahibi oluyor. Hamilelik dönemi ve sonrası depresyon bu durumlarda çok şiddetli yaşanabiliyor.
Çocuk yapmak bir zorunluluk değil. Her kadın anne olmak zorunda diye bir kaide yok. Kadın kariyer odaklı yaşayıp çocuk yapmamayı seçtiği zaman sonrasında pişman olabilir ama çocuk yaptığı zaman kariyerinde ters giden bir şeyler olduğunda da pişman olabilir, içten içe çocuğu suçlayabilir ya da işi bir kenara bırakıp çocuğu projeleştirip tüm yapamadıklarını onun üzerinden gerçekleştirmeye çalışabilir. O yüzden olaya bir çok açıdan yaklaşmak gerek. Öncelikle kadının kendisini iyi tanıması, onu gerçekten neyin mutlu edeceğini bilmesi gerek. Ayrıca insan olarak dünyaya bir katkıda bulunmanın tek yolu çocuk yapmak değil, kadın bunun farkına varmalı.”
Burcu ÖZÇELİK SÖZER / Hürriyet İK

Türkiye’de ev kadını sayısı bir yılda 496 bin arttı. Ev kadınlarındaki bu artıışın nedenini uzmanlara sorduk. Buna göre kadın istihdamının önündeki en büyük engeller; düşük ücret, çocuk bakımı sorunu ve tabii ki kültürel özelliklerimiz.

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) geçen hafta açıklanan araştırmasına göre işgücüne katılım oranı mart ayı itibariyle son bir yılda yüzde 49.4’e gerileyerek 868 bin kişi arttı. Bu artışın 496 bin kişilik bölümü ev kadını sayısındaki artıştan kaynaklandı. Türkiye’de ev kadını nüfusu 12,2 milyona ulaştı.  Uzmanlara Türkiye’de neden ev kadını sayısının arttığını ve kadın istihdamının önündeki engelleri sorduk. En büyük engeller;  kadınlara ödenen düşük maaşlar, çocuk bakımı sorunu ve kültürümüz.     

TÜSİAD KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ ÇALIŞMA GRUBU BAŞKANI NUR GER:
Ev kadınlığı içselleştirilmiş
Türkiye, 10 yılda büyüme hızını ciddi olarak arttırmış, enflasyonunu düşürmüş, gayri safi milli hasılasını arttırmış bir ülke. Ama kadın erkek eşitliği endekslerinde hep sonuncuyuz. Çünkü bu ülkede kadınlara fırsat eşitliği verilmiyor. Kadına pozitif ayrımcılık yapmak, kadını toplumsal hayatın içine sokmak boynumuzun borcu. Çünkü geleneksel yapı ve kültür, içinde bulunduğumuz coğrafya kadının iş hayatına girmesini birinci derecede engelliyor. Kadınlara da sorulduğunda yüzde 63’ü ev kadını olarak kalmak istediklerini söylüyor. Dünyada gelişmiş ülkelerin meslek endeksinde ev kadınlığı meslek olarak görünmüyor. Ev kadınlığı, kadına meslek olarak içselleştirilmiş. Kavramları yeniden yazmak gerekiyor. Ev kadınlığı diye bir meslek yok.
Kadın istihdamının arttırılmasında birinci öncelik kreşlere verilmeli. Çocuğun nitelikli yetiştirilmesi için devletin de görevi var. Her sokakta, her mahallede bir kreş diyoruz bunun için. Devlet sosyal bilimcileri, psikologlarıyla, eğitmenleriyle çok küçük yaştan itibaren aileyi de çocuğu da eğitmeyi misyon olarak üstlenmeli, bunu üstlendiği zaman biz kadını çalışma hayatına sokabiliriz. Birinci derece önemli olan şey bu.

KAGİDER YÖNETİM KURULU BAŞKANI DR. GÜLDEN TÜRKTAN:
Öncelikle çocuk bakımı sorunu çözülmeli
Kadın çalışmak istediğinde iş aradığını ifade ediyor ve iş arayan kadın çalışma hayatına kabul ediliyor. Devlet politikaları, toplum yönlendirmesi veya yakın sosyal çevresinde umut ışığı göremeyince de iş aramaktan vazgeçiyor. İşte tam bu noktada, çalışma hayatından uzaklaşmış ve ev kadını haline gelmiş oluyor. OECD ülkeleri, kadınların yüzde 70’ine iş bulma çabası içinde. Ülkemizde ise bu rakam yüzde 28 civarında.
Kadını iş dünyasında var etmek istiyorsak, birçok sorunun yanı sıra öncelikle çocuk bakım sorununa eğilmeliyiz. Son iki yıldır KAGİDER olarak, AÇEV ile birlikte kadın istihdamını artırmaya yönelik Çocuk Bakım Modeli üzerinde çalışıyoruz. Çocuk Bakım Modeli, devletin çalışan kadınlara bir çocuk bakım teşviki sağlamasını amaçlıyor. Kadın çalışanların çocuklarını kayıtlı çocuk bakım merkezlerine gönderebilmeleri, bu sayede hem istihdama katılıp hem de kaliteli çocuk bakım hizmetlerinin yaygınlaşması hedefleniyor.
Çocuk Bakım Modeli çalışması öncesinde Türkiye genelinde bir anket yapıldı. Anketin sonuçlarına göre, daha önce çalışmış ama şu anda bir işte çalışmayan kadınların yüzde 44’ünün işten ayrılma nedeni çocuk bakım hizmetleri konusunda destek almıyor oluşları. Bu kadınların yüzde 84’ü çocuk bakımı için bir devlet teşviki olması halinde çalışma hayatına geri dönmeyi istiyor. Yani sorun, neredeyse maaşları ile aynı miktarda olan çocuk bakım hizmeti bedelini vermek yerine, işten ayrılarak çocuklarına bakmayı tercih etmek durumunda kalmaları. Kadınlara ve ebeveynlere başka bir seçenek sunulmadığı için işgücünden çekilen kadınlar oluyor. Çünkü devlet tarafından sağlanan bakım hizmetleri yetersiz kalıyor.

TOBB EKONOMİ VE TEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİ REKTÖR VEKİLİ PROF. DR. GÜVEN SAK:
Kadınlar mecbur kalmadıkça çalışmıyor, ortada bir bozukluk var
Türkiye’de kriz dönemleri başladığında, haneye gelen gelir akımında azalmanın olacağı beklentisinin yaygınlaştığı dönemlerde iş gücüne katılma oranları artıyor genel olarak. O zaman aileden başka kişiler de, özellikle kadınlar, iş aramaya başlıyorlar. Yani bu araştırma, insanların gelir akımları açısından kendilerini daha iyi hissettiklerini gösteriyor. Dolayısıyla kadınlar böyle dalga gibi geliyorlar iş gücü piyasasına, bir takım işler buluyorlar, bunların hepsi illa da sürekli, kayıtlı işler olmuyor, sonra o dalga geriye gidiyor. Kadınlar işgücü piyasasına geldikten sonra sürekli olarak orada kalmıyorlar, ev işlerine geri dönüyorlar. Ekonomi iyiye gittiği zaman kadınlar eve gitmeyi tercih ediyorlar ya da gitmek zorunda kalıyorlar. Bence işverenler de kadınlara az para veriyor, heralde kadınların kafasında yaptığı hesaba uymuyor çalışıyor olmak. Diyelim çocuğunuz var, o çocuğun bakımı, ev işleri, yaşlı bakımı gibi başka işleriniz de varsa onlara yapılacak ödeme ile kadının maaşı kıyaslandığında, o maaşa değmiyor ki, kadın eve dönüyor. Ama diğer taraftan Türkiye’de yüksek eğitimli kadınlar da yurtdışındaki muadilleri ile karşılaştırıldığında evde oturmayı tercih ediyorlar. Tüm eğitim düzeylerinde dünyadaki başka ülkelerle kıyaslandığında Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı daha düşük. Almanya’da çalışan işçi ailelerine de bakıldığında, tüm gruplar arasında kadınların en az iş gücüne katıldığı grup Türkler. Belirgin olarak Türk kadınlar çalışma hayatına daha az katılıyorlar. Mecbursa çalışıyor ama değilse evin dışına çıkmamayı tercih ediyor. Ortada bir bozukluk var, geçmişten gelen bir bozukluk, üzerinde çalışılması gerek.
Burcu ÖZÇELİK SÖZER / Hürriyet İK

Tatil sonrası işe dönmek

Yayınlandı: Temmuz 8, 2012 / Yazılar

Tatilden yeni döndünüz ve işe bir türlü kendinizi veremiyorsunuz. Muhtemelen tatil sonrası sendromuna kapıldınız. Psikologlar, tatil sonrası işe geri dönmenin genel olarak yorgunluk, iştahta azalma, kas ağrısı, endişe, mutsuzluk ve depresif bir ruh hali yarattığını söylüyorlar. Bunlardan kurtulmak, günlük yaşantınıza ve iş hayatına daha hızlı adapte olmak için birkaç küçük önlem almak yeterli.

Daha hızlı adapte olmak için tavsiyeler
Eve son gün dönmeyin:  Birden tatil modundan çıkıp da toplantı moduna geçmek çok zor. Tatil ve iş arasında bir yeniden adaptasyon zamanı bırakılmalı. Psikologlar işe gitmeden bir gün önce eve dönmenin iyi bir fikir olmadığını söylüyorlar.
Yapmak zorunda olduğunuz şeyleri planlayın: Döndüğünüzde hiç şüphe yok mail kutunuzda yüzlerce e-posta okunmayı bekliyor olacak. Panik olmayın, strese girmeyin, yarım saat kadar yapmanız gerekenleri, öncelikli işlerinizi planlayın. İnsanlara da rahatlıkla tatilden yeni döndüğünüzü, en kısa sürede onlara cevap vereceğinizi söyleyebilirsiniz. Junk mailleri silin, işe acil olanlardan başlayın.
Kendinize zaman ayırın: Tatildeyken hiç şüphesiz kendimize çok daha iyi bakarız, kitap okumak, yemek yemek için bol bol vakit vardır ama iş hayatına geri dönünce yine eski tempomuza dönerek öğle yemeklerini geçiştirir, hızlıca yer ya da atıştırırız. Siz en azından bir süre öğle yemeklerinde kendinizi daha fazla zaman ayırabilirsiniz.
Tatilinizi bölün: Araştırmalar, tek uzun bir tatildense tatilleri bölmeyi tavsiye ediyor, bu sayede iş yaşamına yeniden adapte olmak da daha kolay olacaktır.
Sağlıklı beslenin, spor yapın: Tatilde özellikle de herşey dahil konseptte büyük olasılıkla yemeğin miktarını fazla kaçırmış, sporsuz kalmış olabilirsiniz. Sağlıklı besinler tüketmek ve spor yapmak size kendinizi daha iyi ve daha zinde hissettirecektir. 
Uykunuza dikkat edin: Tatilde geç yatıp, geç kalkmaya alıştınız, şimdi kendinizi erken yatmaya alıştırmalısınız.
Hava alın: Muhtemelen tatilde temiz havayı bol bol ciğerlerinize çektiniz, dönüşte evde ya da işte kendinizi daha iyi hissetmek için küçük yürüyüşler yapabilir, biraz hava alabilirsiniz. Gün ışığından daha uzun süre yararlanın.
Bir sonraki tatil için ayarlama yapın: Bir başka tatil için bekleyişte bulunmak tatil sonrası sendromunu hafifletebilir. Bir tatile daha çıkacağınızı bilmek sizi motive edebilir.
Yine bir gündem toplantısı ve yine konu bulma çabaları. Arkadaşlardan biri tatilden dönmüş, toplantıda konuşulanları pek algılamıyor. Kendi bizimle ama sanki… İşte bu konu da ona bakarak çıktı. Pek çoğumuzun başına gelir, tatil sonrası kendimizi mutsuz, hafif depresif, uyumsuz hissederiz. Çok normal olan bu durumdan kurtulmak mümkün.
Her ne kadar, reklamın iddia ettiği gibi hepimiz tatil için çalışmasak da, uzun geçen kış mevsiminde, karanlık, basık havalarda hayallerimizi yazın yapacağımız tatil süslüyor. Tatil planları aylar öncesinden başlıyor, nereye gidileceği, ne zaman gidileceğini planlamak, neredeyse  tatil kadar keyifli, vakti geldiğinde valiz hazırlama telaşı bile hoş. Nihayet tatil alanına vardınız, bir hafta ya da iki hafta, izniniz yettiğince gönlünüze daha doğrusu ekonomik imkanlarınıza göre eğlendiniz, dinlendiniz, bol bol yediniz, içtiniz, geç yattınız, geç kalktınız. Yani tatilin tadını çıkardınız, hakkını verdiniz. (Kimileri de işi düşünmekten tatilin tadını çıkaramamış olabilir, ne yazık ki onlar için yapılacak bir şey yok.) Ama her güzel şeyin, hele hele tatilin, bir sonu var ne yazık ki.
Tatil dönüşü insanı bir stres, gerginlik sarar. Hele bir de eve, işe başlamadan hemen bir gün önce dönüldüyse, çamaşırdı, ütüydü, ertesi gün iş günüydü derken kendimizi çok mutsuz hissederiz. İşte de bir türlü konsantre olamayız. Bir kere, tatil boyunca geç yatmaya alışık olduğumuzdan sabah kalkmakta çok zorlanırız ve bir kısmımız kalkmaz, işe geç kalır. Yurtdışında bunun üstesinden gelmek için ilginç tedbirler alan şirketler bile var. Global Times’da yer alan bir habere göre Çin’deki bir şirket tatil sonrası ilk gün işe geç kalmadan gelmeyi başaranlara ödül veriyormuş ve bu sayede çalışanlarının tatil sonrası sendrom yaşamalarının önüne geçmeye çalışıyormış. Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de henüz böyle bir uygulaması olan şirket yok.  

Cevaplanmayı bekleyen yüzlerce e-posta
İlk gün işe vardık; ilk iş e-posta kutunuzu açmak ve yüzlerce e-posta karşısında bunalmak. Yokluğunuzda birikmiş yüzlerce mail sizin cevaplamanızı bekliyor. En iyisi işe junk mailleri (spam) silmekle başlamak ve acil, en öncelikli olanları işaretleyip önce onları cevaplandırmak.
Tatil havasından çıkmanız birkaç gün sürebileceğinden bu dönemde çok zorlu projelere ilişmemek akıllıca. Mutlaka rutine döneceksiniz, ama bu süreci daha da hızlandırmak adına, yeme içmenize dikkat etmeniz, daha çok gün ışığından yararlanmanız, egzersiz yapmanız, yapacağınız işleri planlamanız tavsiye ediliyor. Bu arada uzmanların bir diğer önemli tavsiyesi, eğer yapabiliyorsanız bir sonraki tatili planlamak. İnanın insanı çok rahatlatıyor.
Tatil sendromundan bahsederken hep, deniz, kum, güneşten oluşan bir yaz tatilinden bahsettik ama tatil demek illa bir yerlere gitmek değil. Evet, izinde evden uzak bir tatil yöresinde olmak iş stresi ve tükenmişlikte bir azalma sağlıyor. Ama bu evde tatil yapmanın olumsuz olduğu anlamına da gelmiyor. Bu biraz da kişiye, kişinin isteklerine, ihtiyaçlarına bağlı. Evde stresli bir zaman geçiren kişinin tatil dönüşünde depresif duygu durumu ve işe uyumda güçlüğü daha fazla olabilirken, evde keyifli zaman geçiren ve kendine zaman ayıran çalışanların iyilik halinde artış gözlemlenebiliyor.
Memorial Şişli Hastanesi’nden uzman psikolog Melis Caner, tatil dönüşü tüm bu y aşananları doğal bir uyum güçlüğü olarak tanımlıyor: “Bu sürece yaşam tarzındaki belirgin ama kısa süreli değişimler arasında uyum sağlama çabası diyebiliriz. Tatil çocukça davranma özgürlüğü sunulan, özlenen, kısıtlı bir zaman, bu zamanın bitmiş olmasının da getirdiği bir güçlük olabiliyor” diyor.

Tatil nasıl geçti ve bizi neler bekliyor
Tatile yönelik beklentiler, ilk defa gidilecek bir yerde tatil planlanıyorsa merak, endişe, maddi koşulları ayarlama nedeniyle kişiler dikkatlerini günlük işlere vermekte zaman zaman güçlük çekebiliyorlar. Caner’in verdiği bilgiye göre ise araştırmalar çok az insanın tatilini herhangi bir aşamasında üzülmeden, kaygılanmadan, hayal kırıklığı yaşamadan tamamlayabileceği yönünde. Caner, tatil dönüşünde nasıl hissedileceği ile ilgili temelde iki önemli belirleyici olduğunu söylüyor; tatilin nasıl geçtiği ve döndüğümüzde bizi nelerin beklediği. Ve şu önerilerde bulunuyor:
– Tatil deyince akla sadece gezmek, tatil yörelerine gitmek, eğlenmek gelmemeli. Yıl içerisinde karşılanamayan diğer ihtiyaçlar da dikkate alınmalı. Özellikle dinlenme için tatilde zaman ayırmamak geri dönüldüğünde tatil yorgunluğu içinde iş yaşamına yeniden uyumu güçleştirebilir.
– Çalışanlar tatile çıkmadan önceki son gün geri dönüşte yapacakları işler için bir plan yapabilir, tatilde unutabilecekleri ayrıntılar için kendilerine notlar hazırlayabilir.
– Tatil dönüşünde olası biriken işler de dikkate alınarak ilk günlerde çok önemli toplantı/projeler planlamamak, rutin işlerle başlamak daha uygun olabilir.
– Çalışanların yokluklarında kendilerinden talep edilebilecek işler için görevlerini belli kişilere emanet etmesi, tatilde rahatsız edilmek istemiyorlarsa hangi zamanlarda kendilerine ulaşılabileceği konusunda bilgi vermeleri yardımcı olabilir.

Verim düşer mi?
Tatil dönüşü kişinin işyerinde veriminin düşüp düşmemesi de yine kişiye bağlı. Eğer kişi dinlenmiş, plan program yapmış, uyku düzenini oturtmuş bir şekilde işe gelirse verimi artıyor ama pazartesi günü işbaşı yapacaksa ve pazar akşamı dönüyorsa, hızlı da bir tatil geçirmişse, beslenme alışkanlarının, uyku düzeninin değişmesi, aşırı sıcaklar da hesaba katıldığında o kişinin veriminin düşmesi normal.
Uygun tatil süresi de kişiden kişiye meslekten mesleğe değişebilir. Dönüşte biriken işler kişiyi zorlayacaksa çok uzun süre uzakta olmak dönüşte kişiyi zorlayabilir.

Tatili cehenneme çeviren 3 etken
Acıbadem Maslak Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Kültegin Ögel, psikiyatride tatil sendromu diye bir kavram olmadığını ama tatil sonrası insanların bazı uyum güçlükleri, depresif durumlar yaşadığını söylüyor. Ögel, tatili ve tatil dönüşünü keyiften cehenneme dönüştüren etkenleri şöyle sıralıyor:
1-Beklenti tuzağına düşmek: Tatil bir ödüldür, yani bir havuçtur insan için. Önüne ödülü koyduğunuzda peşinden koşar. Ödül yaklaştıkça iştahı artar. Ama bazen iştah artışı, ödülün kendisinden daha büyüktür. İşte o zaman ödül yetmez, hayal kırıklığı oluşur. Beklentiler devreye girdiğinde tatil de tatil dönüşü de depresyon olur veya anksiyete olur.
‘Süper bir tatil olacak’ beklentisi tatile yönelik ruhsal yatırımları artırır. İyi gitmeyen şeyler tüm tatile genellenir. Sonuçta ‘tatil berbattı’ olur. Berbat geçen bir tatilin ardından işe başlamak ise kişi için artık bir cehennemdir.
Sonuç: Beklentileri düşürmek tatilin kalitesini artırır sonrasında gelişebilecek azabı azaltır. Yüzde 20 beklentinizi düşürün yeter.
2-Tatili geçmiş ve gelecekte yaşamak: Tatildeyken hep işi düşünmek, yani “of, tatilin bitmesine az kaldı diye hayıflanmak, tatili yaşatmaz. Tatilde işi düşünmeye yol açar. Tatilde hep işi düşünenler, aslında tatil yapamazlar. İşi gözlerinde bir canavar haline getirirler. Bunun sonucu işe başlamak artık çok zordur. Tatili iyi geçen bazı kişiler ise “of, tatil ne güzeldi” diye hep geçmişi düşünmeye başlarlar. O anlarda işte olabilecek güzel şeyleri kaçırırlar. Çünkü onlar, işte değil, halen tatilde yaşıyorlardır. Bu durum umutsuzluk doğurur. Umutsuzluk da depresyona yol açabilir.
Sonuç: Şimdiye odaklanın. Ne yapıyorsanız ona odaklanın. Aklınıza geçmiş ve gelecekle ilgili düşünceler gelebilir. Bırakın o düşünceler gelsin, kovmayın ama siz dikkatinizi o anda ne yapıyorsanız ona verin.
3-Hissedememek: Tatil süper geçecek diye şartlanmalar da insanı yorar. Tatil süper geçsin diye sürekli oradan buraya koşanlar, düzgün uyumayıp, iyi beslenmeyenler, tatilde her anı bir şeyle doldurup kendini dinleyemeyenler için tatil yorgunluktan ibarettir. Koşturmaktan hiçbir şey yaşanmadığı için kişide ruhsal açıdan doygunluk hissi yaratmaz. Hızlı yenen güzel bir yemek gibi! Ruhsal enerjinin yitimi depresyondur.
Sonuç: Tatili hissedin. Bedeninizi ve ruhunuza iyi davranın.
Burcu ÖZÇELİK SÖZER