Ağustos, 2012 için arşiv

 

Dedikodu daima iş çevrelerinin vazgeçilmez bir iletişim aracı olmuştur. Yeni bir araştırmaya göre her gün ortalama 112 e-posta atan bir şirket çalışanının e-postalarının yüzde 14.7’si dedikodu niteliği taşıyor. Peki işyerinde en çok nelerin dedikodusu yapılıyor? Bu soruyu Yenibiris.com üzerinden çalışanlara sorduk. Anket sonuçlarına göre yöneticilerin hal ve hareketleri, maaş ve terfiler, torpil ve kayırma en çok dedikodusu yapılan şeyler.

ABD’de Georgia Teknoloji Enstitüsü’nün geçtiğimiz harizan ayında yaptığı araştırmada, her gün ortalama 112 e-posta atan bir şirket çalışanının e-postalarının yüzde 14.7’sinin dedikodu odaklı olduğu ortaya çıktı. 2001 yılında batan enerji şirketi Enron’un eski çalışanlarına ait binlerce e-postanın incelendiği araştırmaya göre, dedikodu organizasyonun tüm seviyelerinde mevcut ama alt seviyelerde çalışanlar daha çok dedikodu yapıyor. Ayrıca araştırma sonuçlarına bakılırsa yapılan negatif dedikodular, pozitif dedikoduların üç katına denk geliyor. Araştırmanın başını çeken Eric Gilbert, “Dedikodu dediğinizde insanlardan anında olumsuz bir yorum alırsınız, ancak şirketlere baktığınızda, dedikodu iletişimin önemli bir parçasını oluşturuyor” diyor.
Dedikodu tarih boyunca var olan çok eski bir iletişim aracı. İşyerlerinde de aynı şekilde çok popüler bir iletişim aracı. Prof. Dr. Bengi Semerci, dedikodunun tarihinin insanlığın konuşmaya başlamasıyla yaşıt, hatta daha eski olduğunu söylüyor: “Dedikodu, iletişim organlarının bu denli çok olmadığı zamanlarda, insanların birbirlerinden haber alma yöntemi olarak kullanılırmış. Bu en eski iletişim yöntemini, büyük organizasyonlar da hâlâ kullanıyor. Bazen olumlu bazen olumsuz etkilerinden yararlanıyorlar. Bir yalan öykü, bir söylenti ve bunların yayılan dedikodusuyla yerini kaybeden liderler, politikacılar tarihin yaprakları arasında bulunabilir. Yine aynı yapraklarda kargaşaya sürüklenmiş toplum öyküleri de bulabilirsiniz. Biraz derine inince görürsünüz ki, her şey bir söylentiyle başlamıştır. Bir bankanın batacağı söylentisini yayabilirseniz, yok edebilirsiniz. Tıpkı hiç güvenli olmayanını tersine bir söylenti ile baştacı yapabileceğiniz gibi. Bireyden başlayıp, topluma yayılan dünyanın akışını etkileme gücü olan bir silah olabilir. Batışa gitmese de büyük maddi zararlara ve imaj kaybına uğrayan, dedikoduları düzeltmek için çalışan şirketler yakın tarihimizde var.”
Peki işyerinde en çok nelerin dedikodusu yapılıyor? Yenibiris.com üzerinden insanlara işyerinde kişilerle ilgili en çok nelerin dedikodusunu yaptıklarını sorduk. 807 kişinin katıldığı ankete göre işyerinde en çok yönetici davranış ve sözlerinin dedikosu yapılıyor. İkinci sırada maaş/terfi dedikoduları, üçüncü sırada torpil/kayırma yer alıyor. Anket sonuçlarına göre en çok dedikodu malzemesi yapılan konular şöyle;
Yönetici davranış ve sözler yüzde 28,6
Maaş/Terfi  yüzde 22,3
Torpil/Kayırma  yüzde 17,5
Performans/Verimlilik yüzde 12,6
İşten çıkarılma  yüzde 6,9
Kılık-kıyafet  yüzde 6,4
Şirket aşkları/İlişkiler yüzde 5,6

Neden dedikodu yapıyoruz?
Yönetici davranış ve sözleri, astları ile olan ilişkileri en popüler topik. Çünkü yönetimde açıklık ve şeffaflığın olmaması fısıltı gazetesinin etkisini artırıyor. Yönetici ile çalışanlar arasında açık bir iletişim yoksa her şey yoruma açık demektir. Yöneticinin özel hayatından tutun, şirketle ilgili kararlara kadar herşey dedikodu malzemesi yapılabilir. 
Maaş, terfi konuları ise daha çok net sistemlerin olmadığı durumlarda dedikodu malzemesi olan konulardan. PricewaterhouseCoopers İnsan Kaynakları Danışmanlığı Direktörü Murat Demiroğlu, “Özellikle çalışanlara yönelik uygulamaların belirli bir sistem altyapısına oturmadan, objektif kriterlerden ziyade kişiye göre kararlaştırıldığında, zaman ve koşullar net olmadan yapıldığında çalışanların doğal olarak merakı daha fazla artıyor, konuşmalar ve tepkiler çoğalıyor. Bu durumda özellikle terfi, tayin, eğitim ve gelişim faaliyetlerinden yararlanma başta olmak üzere kariyer ile ilgili; ücret ayarlamaları, yan haklar konularında dedikodulara rastlanıyor” diyor. 
Adam kayırma Türkiye’de sıkça rastladığımız bir diğer dedikodu konusu. İlişki odaklı bir toplum olmaktan kaynaklı adam kayırmacılık Türkiye’de iş dünyasında çok sık rastlanan bir durum ve doğal olarak çok sık dedikodu konusu yapılır. Eğer yöneticinizin ekip arkadaşlarınızdan birisine daha sevecen, daha toleranslı davrandığını düşünüyorsanız bunu bir süre sonra diğerleriyle paylaşmaya, dert yanmaya başlıyorsunuz. Bu da kısa sürede yayılıyor, ne de olsa iki kişinin bildiği sır değildir.
Ayrıca şirket satın almaları veya birleşmeleri gibi dönemlerde ya da şirkette yönetim değişikliği olduğunda veya zam dönemlerinde de işten çıkarma dedikoduları türer. Fakat bu dedikodular daha çok performansı düşük olan ve bu nedenle korku ve endişe duyan çalışanlar tarafından türüyor ve kimi zaman kehanet gerçeğe dönüşüyor. (Bkz 13 Kasım 2011 tarihli Hürriyet İK, Zam dönemi yaklaştı dedikodular başladı)

Yöneticinin gönül ilişkisi az kalsın şirketi batırıyordu
En çok dedikodu konusu olan bir diğer şey de gönül ilişkileri ve giyim tarzları. HILL International Türkiye Ülke Müdürü Hazar Candan Wilson, bunun nedenini Türkler’in genel olarak başkalarının özel hayatı ile yakından ilgilenmesine, magazini sevmemize bağlıyor: “Kim nerede, kiminle ne yapmış öğrenmeyi ve bu konuları konuşmayı çok severiz. Özellikle etrafımızdaki kişilerin gönül meselelerini yakından takip ederiz. Çok sık rastlanan bir durum örneğin genel müdürün şirketteki çalışanlardan biri ile gönül ilişkisi olmasıdır. Bu tür bir olay organizasyonda duyulduğu anda çok farklı dedikodulara sebep olabilir. İlişkiyi yaşayan tarafların medeni hallerine ve bu ilişkiyi iş ortamına yansıtıp yansıtmadıklarına bağlı olarak dedikodunun içeriği ve etkinliği şekillenir. Şayet ilişkiyi yaşayan ve yönetici olan taraf, herhangi bir şekilde bu kişiyi kayırıyor ve özel hayat ile iş hayatını karıştırıyorsa bu organizasyonda çok ciddi sorunlara yol açan bir durumdur. Ben bu tür bir durum yüzünden şirketin iş sonuçlarını ciddi şekilde etkilendiği bir vakaya bizzat danışman olarak tanık oldum. Konu açığa çıktıktan sonra şirkette çok önemli bir reorganizasyona gidilerek şirket batmaktan kurtarıldı” diyor. 

Kimi zaman yönetici de teşvik ediyor
Peki hangi pozisyonda çalışan ne tür dedikodular yapıyor? Uzmanlar özel hayata dair dedikoduların özellikle çalışan seviyesinde daha sık rastlandığını, iş ile ilgili dedikodulara ise orta ve üst düzey yöneticilerde daha sık rastlandığını söylüyorlar. Wilson, bunun nedenini şöyle açıklıyor:
“Çünkü organizasyonun üst seviyelerine çıktıkça, pastadan alınan pay büyüdükçe çıkar çatışmaları da biraz artıyor. Bu tür bir ortamda işle ilgili dedikodular yoğunluk kazanıyor. Ayrıca üst seviyelerdeki yöneticiler işleri gereği şirkette ne olup bittiğine hakim olmak istiyorlar. Dolayısı ile zaman zaman dedikodu yapan insanları işle ilgili bazı bilgilere ulaşmak için bir enformasyon kaynağı olarak görebilirler. Ancak bu çok hassas bir konudur çünkü dedikodu yapan kişiyi dinleyen ve yaptığı yanlışa tepki göstermeyen bir yönetici bu davranışı onaylıyor gözükür. Dolayısı ile şirkette dedikodu ortamını teşvik eder.”
En çok yemekhanede dedikodu yapılıyorYenibiris.com geçen yıl ‘işle ilgili en çok nerede dedikodu yapılır?’ diye bir anket yapmıştı. 11.156 kişinin katıldığı o anket sonuçlarına göre çalışanlar en çok yemekhanede, telefonda ve serviste dedikodu yapıyorlar.

‘İşle ilgili en çok nerede dedikodu yapıyorsunuz?’ sorusuna verilen cevaplar şöyle sıralanıyor:  
 Yemekhanede 31,3
 Telefonda  15,3
 Serviste  14,5
 Kafeteryada 11,3
 Tuvalette 10,4
 Şirketin kapısında 8,5
 Masada 6,3
Asansörde 2,4

Dedikodu nasıl engellenir?
Dedikodular çoğu kez de rakipten, kendinden daha iyi olandan kurtulmanın yolu olarak görülüyor. Şeffaf, açık bir iletişimin olmadığı şirketlerde dedikodu alıp başını yürüyor. Eğer önüne geçilmezse dedikodu işyerinde çatışmaları artırıyor, insanların verimlerini düşürüyor, hatta şirketi batma noktasına kadar bile götürebiliyor.
Bir şirketteki dedikodu miktarı organizasyonun kültürü ile yakından ilişkilidir. Dolayısı ile dedikoduyu azaltmak organizasyonun kültüründe bazı değişiklikler yapmayı gerektirir. Burada görev yöneticilere düşüyor.
Çalışanların dedikodu yaptığı en önemli konulardan biri yönetimin ne yaptığı veya ne yapmadığı olduğunu söyleyen HILL International Türkiye Ülke Müdürü Hazar Candan Wilson, dedikoduya karşı alınabilecek önlemleri şöyle sıralıyor: 
– Yönetim şirket içinde açık iletişim kurmuyorsa, düzenli olarak çalışanları bilgilendirmiyorsa spekülasyona açık bir ortam oluşabilir. Çalışanlar yönetimden yeterli bilgi alamadıkları birçok belirsiz konu hakkında yorum ve dedikodu yapmaya başlıyorlar. Dolayısı ile üst yönetimin düzenli olarak, aşağı kademelerle iletişim kurması ve bilgi paylaşması çok önemli.
-Yine çalışanlarınızın üst yönetimden korkmadığı, üst yönetime güvendiği ve bazı sorularını açıklıkla  sorabildiği bir ortam sağlanmalı. Açık iletişim şirket içerisinde güven ortamı yaratacak ve etkin takım çalışmasına olanak sağlayacaktır.
-Yönetim dedikoduyu onaylamadığını açık ve net bir şekilde çalışanlarına ifade etmeli. Şirket el kitabında, şirket kuralları içinde bu konu ile ilgili net ifadeler kullanmak ve yanlış davranışların cezalandırıcı sonuçları olacağını belirtmek gerekir. İnsan kaynakları olarak dedikoduyu önlemek için sözlü ve yazılı uyarı sistemleri kurabilir. Aynı diğer olumsuz çalışan davranışları ile başetmek gibi dedikodu konusunda da aksiyon alınabilir.
-Çalışanlara dedikodu yapmalarının olumsuz sonuçlarını anlatmaya çalışmak onlara bu konuda koçluk yapmak, bu zayıf yönlerini geliştirmeye çalışmak sonuç verebilir. Organizasyondaki yöneticiler de bu konuda eğitilmeli ve dedikodu yapan astlarına nasıl yaklaşacakları, onları nasıl doğru noktaya yönlendirebilecekleri noktasında eğitilebilirler. Bu konuyu performans sistemine dahil edip, dedikodu yaparak şirketi olumsuz etkileyen kişilerin performans sonuçlarına bu durumun yansıması sağlanabilir.
-Şirketlerin dedikoduya karşı net bir politikası ve stratejisi olmalı. Eğer şirket dedikoduyu kontrol altında tutabiliyorsa etkisi minimuma
indirilebilir aksi taktirde zararsız görülebilecek dedikodular bile çok ciddi olumsuzluklara neden olabilir. Dedikodu her ne kadar engellenemez görünse de mutlaka kontrolsüz bırakılmamalı ve takip edilmelidir. Özellikle de iş ile ilgili dedikodular takip ve kontrol edilmezse şirkete önemli zararlar verebilir.
Burcu ÖZÇELİK SÖZER / Hürriyet İK, 26 Ağustos 2012

Reklamlar

Cezamı öderim engelli çalıştırmam

Yayınlandı: Ağustos 13, 2012 / Yazılar

Türkiye’de nüfusun yüzde 12.5’ini oluşturan 8.5 milyon engelli vatandaşın önünde pek çok sorun var; ulaşım, eğitim, insanların bilinçsizliği vs. En önemlilerinden biri de istihdam. Engelliler iş bulamıyorlar. Özel şirketler hatta pek çok kamu şirketi, kanunda öngörülen cezayı ödemeyi kabul edip engelliyi işe almıyor. Kimileri ‘biz sigortanı ödeyelim, sen işe gelme’ diyor, kimileri de onları reklam aracı yapıyor. Engelliler ise içi boş eğitimlerden ve istihdam vaatlerinden bıkmış durumda.

Türkiye’de engelli olmak zor. Ülkemizde engelliler yokmuş gibi davranılıyor. Şimdilerde engellilere eğitim veren bir uzman, yıllar önce bir Avrupa ülkesinde yaşarken, otobüs dolusu engelliyi okullara giderken ya da caddelerde gördüğünde bu ülkede ne kadar çok engelli var diye düşündüğünü söylüyor. Böyle düşünmesinin tek nedeni, bizdeki engellilerin görünür olmaması, olamaması idi, bunu sonradan anladığını itiraf ediyor. Engelliler Türkiye’de ne yazık ki evlere hapsediliyor, sanki yokmuşlar gibi davranılıyor. İnsanlar söz birliği etmişçesine onları görmezden geliyor.

Engellilere fırsat eşitliği tanınmıyor, birçok alanda ayrımcılık yapılıyor. Sokaklar, caddeler, kurumlar engellilere uygun değil, eğitim olanaklarından yararlanamıyorlar. İyi bir eğitim almayı başaranlar da iş bulamıyor. İşveren engelli çalıştırmak istemiyor, şirketler engelli çalıştırmaya uygun olmuyor. Bir ortopedik engelli, iş görüşmesine gittiği bir şirkette işverenin kendisine, “Sigortanı yatıralım, sen şimdi buraya gelmek için yorulma, evde otur” dediğini söylüyor. Bir görme engelli ise iş görüşmesinde kendisine “Seni işe alırsak nasıl gidip geleceksin” diye sorulduğunu ve bu nedenle işe alınmadığını anlatıyor.
İş Kanunu’na göre 50 ve daha fazla işçi çalıştıran özel sektör kuruluşları yüzde 3, kamu kuruluşları yüzde 4 oranında engelli istihdam etmek zorunluluğunda. Ancak “Cezası neyse öderim, engelli çalıştırmam” diyen çok işyeri var. Buna karşılık, kimi şirketler de ‘engelli dostu’ imajı vererek kamuoyunda sempati kazanmak için engellileri reklam malzemesi olarak kullanmaya çalışıyor.

Rakamlarla oynandı
Türkiye’de 2002 rakamlarına göre 8.5 milyon engelli var. Yani nüfusun yüzde 12.5’i engelli. Ama birçok alanda olduğu gibi Türkiye’de bu konuda da net rakamlara ulaşmak zor. Kendisi de engelli olan CHP Milletvekili Şafak Pavey, hiçbir zaman Türkiye’de kaç engelli olduğunu bilemeyeceğimizi çünkü hükümetin rakamlarla oynadığını söylüyor: “Kapalı bilgi toplumlarında rakamları çarpıtmak son derece kolaydır. Başbakanlık raporu Türkiye’deki gerçek engelli sayısını 1.673.550 olarak açıklıyor. Bu çok doğal çünkü ben de dahil bütün engellilerin raporları 2007’de değiştirildi ve hükümetin rapor alınmasını zorunlu kıldığı hastanelerde engel oranları en düşük seviyeye indirildi. Mesela Türkiye’deki üniversite hastaneleri dâhil dünyanın bütün hastanelerinde benim engellilik oranım yüzde 98’dir. Ama engellilik tanımımın düşürüldüğü hastanedeki doktorun söylediği gibi artık sadece bitkisel hayattakilere yüzde 98 veriyorlar. Engellilerin sayısı konusunda bilinen  en güvenilir rakam AB dayatması ile yaptırılan 2002 ÖZİDA araştırmasıdır ki, 8.5 milyon engelli tespit edilmiştir” diyor.

Asıl özel sektörün bakışı özürlü ve sakat
Engellilerin işgücüne katılmaları ile ilgili verilere bakıldığında yaklaşık yüzde 78’inin işgücüne dahil olmadığı görülüyor. İşgücüne dahil olan yaklaşık yüzde 22’lik oranın ise yalnız yaklaşık yüzde 20’si istihdam ediliyor.
Engelli istihdamını arttırmak için özel sektöre çok iş düşüyor. Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Başkanı Yusuf Çelebi özel sektörün engelliye bakışını ‘özürlü ve sakat’ olarak nitelendiriyor: “Özel sektör ortak ve yöneticileri engelli bireyi her zaman bir külfet, ayağa dolaşacak bir yük olarak görmüş, engelli bireye bu sakat düşünce çerçevesinde yaklaşmıştır. Halbuki yapılan bütün ciddi, akademik araştırmalar engelli bireyin emsallerine oranla daha verimli, titiz ve çok çalıştığını göstermiştir. Çünkü iş hayatı engelli bireyi sadece ekonomik anlamda değil, hayatın her alanında özgürleştiren ilk adım anlamı taşıdığından, engelliler işlerine daha sıkı sarılıyor. Bugün pek çok işveren yasal olarak engelli çalıştırma zorunluluğu olduğu için engellileri çalıştırıyor gibi gösteriyor, sigortasını ödüyor, ‘sen işe gelme’ diyor ki, bu yaklaşım gerçek anlamda çağdışı. Yine ciddi oranlarda işverenler engelli çalıştırmayarak, yasanın gereği olan para cezasını ödemeyi tercih ediyor.”
Çelebi, her şeyi kârlılık çerçevesinde değerlendiren özel sektör kuruluşlarını sosyal sorumluluğa yönelten asıl nedenin daha çok teşvik, vergi muafiyeti, devlet destekli prim, AB kaynaklı fonlardan para aktarımı olduğunu söylüyor ve bir diğer acı gerçeğin özel sektörün engelli toplumu kendi reklamları için kullanmaları olduğunu sözlerine ekliyor.

Kamuda sadece 23.860  engelli çalışıyor
Peki ya kamuda durum nedir? Bu sorunun cevabını CHP Milletvekili Şafak Pavey veriyor: “Çalışma Bakanı Faruk Çelik, Şubat 2012’de kamu kurum ve kuruluşlarında 44.189 engelli memur çalıştırma zorunluluğu bulunduğunu ve şu andaki açığın 23.360 olduğunu söylemişti. Düşünün ki engellilerin yüzde 78’i fiziksel koşullarından ötürü zaten işgücüne dâhil değil. İşgücüne dâhil olan yüzde 22’nin ise sadece yüzde 20’si istihdam edilmiş durumda. Rakamla ifade edildiğinde: 
– 6.663.000 engelli (çalışacak durumda olmadığı için) işgücü dışında 
– 1.822.000 engelli işgücüne katılabilir
– 374.000 engelli halen işgücünde görünüyor.
Bakanın söylediğine göre kamuda sadece 23.860 engelli çalışıyor. Bu durumda, kalan 350.140 engellinin özel sektörde çalışıyor olması gerekiyor ki; ben bu rakamın iş gücünde olduğuna inanmıyorum. Muhtemelen gizli engelli işsizliği olarak süregeliyor” diyor.

Bu vahşi yarışta pozitif ayrımcılığa yer yok
Engellilerin en büyük sorunlarından biri erişim. Engellilerin özgürleşmesini, evden çıkabilmesini sağlamak için öncelikle caddelerin, sokakların, yolların, sosyal alanların, kamu binalarının, şirketlerin, toplu taşıma araçlarının erişim engellerinden arındırılması şart. Ulaşım sorunu çözülmeden engellilerin ne eğitim ne de istihdam sorunu çözülebilir.
Bu arada 2005 yılında yürürlüğe giren 5378 Sayılı Özürlüler Yasası ile başta belediyeler olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşların ve belediyelerin, yaya geçitleri, resmi yapılar, yeşil ve spor alanları gibi altyapıları engellilerin erişilebilirliğine uyumlu hale getirmesi için 7 yıllık bir süre tanınmıştı. 7 Temmuz 2012’de bitmesi planlanıyordu ama kurumlar üzerlerine düşen görevleri yapmadılar ve 7 yıllık süre 3 yıl daha ertelendi.
Toplum açısından engelli istihdamının önündeki bir diğer engel de önyargılar. Mesela engellilerin verimli olamayacağı önyargısı gibi. Oysaki engelliler son derece verimli ve işlerine bağlı çalışanlar. 
Ülkedeki işsiz ve genç nüfusun sayısı da engellilerin şansını düşüren etkenlerden. Şafak Pavey, “Genç ve işsiz nüfus o kadar kalabalık ki, kimse iş bulma yarışında engellilerin kendilerinin önüne alınmasına rıza göstermiyor. Bir anlamda bu vahşi ve umutsuz yarışta pozitif ayrımcılığa yer yok. Nüfus çok kalabalık, imkânlar çok sınırlı” diyor.

Çağrı merkezleri engellilere istihdam umudu oluyor
2011 verilerine göre Türkiye’de çağrı merkezi sektöründe 55 bin kişi istihdam ediliyor, bu rakamın önümüzdeki 5 yıl içinde 100 bine ulaşacağı tahmin ediliyor. Mevcut 55 bin çalışanın 2 bini engelliler. Çağrı Merkezleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Bahadır Pekkan, “Engelli vatandaşlarımızın ülke ekonomisine kazandırılması yönünde yapılan alternatif çalışma şekilleri açısından çağrı merkezi sektöründe çok önemli gelişmeler dikkat çekiyor. Çağrı merkezlerinde son yıllarda gelişen teknolojilerle birlikte her türlü engelli bireye ofislerde ve evlerinde çalışma imkanı sunularak istihdam sağlanabiliyor. Gelişen teknolojiye ve çağrı merkezlerinde artan iş gücü ihtiyacına paralel olarak gelecekte sektörümüzde istihdam edilecek engelli sayılarında da artış olması bekleniyor” diyor.

Çalışanların yarısı engelli
Engelli istihdamına öncelik veren şirketlerden biri de Turkcell Global Bilgi. Toplam 264 engelli çalışanıyla engelli istihdamında yüzde 4.6’lık oranla ülke ortalamasının üzerinde bir yüzdeye sahip olan Turkcell Global Bilgi’nin 2010 senesinde Karaman’da, 2012’de Van-Erciş’te açtığı iki çağrı merkezinde istihdam edilen toplam 202 çalışanın yarısını engelliler oluşturuyor. Engelli çalışanlar genelde müşteri temsilcisi veya uzman kadrolarında konumlandırılıyor. Ayrıca “home agent” sistemi ile evden çalışma olanağı da sunuluyor.
Turkcell Global Bilgi İnsan Kaynaklarından sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Ersin Aydın, “Herhangi bir fiziksel engeli olan çalışanımıza tüm çalışanlarımız için verdiğimiz standart eğitim dışında ek bir eğitim vermiyoruz. Böylece engelli çalışanlarımız kendilerini engelsiz çalışanlardan farklı konumlandırmıyor, bu da onların iş yapış şekillerini olumlu etkiliyor. Aynı işi yapan engelli ve engelsiz çalışanlarımız, aynı performans kriterleri üzerinden değerlendiriliyor” diyor.
Toplam 3.500 çalışanı olan CMC’nin ise 132 engelli çalışanı var. 2015’te toplam çalışan sayısını 5 bine, engelli personel oranını da yüzde 4 seviyesine çıkarmayı planladıklarını söyleyen CMC Çağrı Merkezi Genel Müdürü Metin Tarakçı, “Tüm lokasyonlarımızda engelli çalışanlarımızın daha rahat bir çalışma ortamına kavuşmaları için çalışıyoruz” diyor.

Koç Holding engelleri kaldırıyor
Koç Holding 6 sene önce başlattığı Ülkem İçin sosyal sorumluluk projesinde her 2 yılda bir farklı bir konuya odaklanıyor. Koç Holding’in önümüzdeki iki yıl ise gündeminde engelliler var. Ülkem İçin Engel Tanımıyorum Projesi üç aşamada gerçekleşecek. İlk aşamada “Engelliliğe Doğru Yaklaşım” adı verilen eğitimlerin yaygınlaştırılması var. İki yıllık süreçte Koç Topluluğu çalışanlarının yüzde 70’inin, ayrıca bayilerin ve kamuoyunun bu eğitimleri alması hedefleniyor. Bu eğitimlerde engel türüne göre o kişiyle nasıl en doğru iletişim kurulabileceği öğreniliyor.
Koç Holding Dış İlişkiler ve Kurumsal İletişim Direktörü Oya Ünlü Kızıl, “Örneğin görme engelli bir kişiye yardım ederken onun koluna girip yürümesine yardım etmemizin doğru olduğunu biliriz hep. Ancak bu eğitimlerle öğreniyoruz ki, onun yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak ve ihtiyacı olduğunda onun bizim kolumuza girmesine izin vererek yürümesine yardımcı olmak çok daha doğru bir yöntem. Bunun gibi pek çok örnek var” diyor. Üst düzey yöneticilerin liderliğinde tüm Koç Topluluğu çalışanları bu eğitimlere katılıyor. Şimdiden yaklaşık 2 bin kişi bu eğitimi aldı.
İkinci aşamada ise fiziksel erişilebilirlik üzerinde duruluyor. Koç Topluluğu faaliyet gösterdiği alanların fiziki şartlarında iyileştirmeler yapıyor. İki yıllık süreçte “Engelli Dostu İşyeri” için gerekli olan minimum standartları yerine getirecekler.
Üçüncü aşamada da engellilerin kullanımı kolaylaştıran engelli dostu ürün ve hizmetler geliştirmeye devam etmek var. 70 bin çalışanı olan Koç Topluluğu’nun, çalışanlarının yüzde 3’ünü engelli bireyler oluşturuyor. Kızıl, “Fiziki şartlarımız iyileştikçe ve algılarımız bu konuda daha doğru yönde ilerledikçe bu oranı arttırıyor ve engel türlerine göre zenginleştiriyor da olacağız. Bu elbette zaman alacak bir süreç” diyor.

Engelliler boş vaatlerden bıktı
İstanbul Aydın Üniversitesi, İŞKUR İl Müdürlüğü koordinasyonunda, İstanbul Kalkınma Ajansı desteği ile engellilerin istihdamına katkı sağlamak üzere eğitimler vermek için Engelsiz Yaşam Araştırma ve Uygulama Koordinatörlüğü’nü kurdu. Şu ana kadar 80 engellinin eğitim aldığı uygulama koordinatörlüğünün araştırma merkezi haline dönüştürülmesi için YÖK’e de başvuru yapıldı. Kordinatörlüğün faaliyet alanları araştırma, mesleki eğitim kursları, girişimcilik eğitimi ve koçluk hizmeti, e-ticaret portalı ve işe yerleştirme hizmeti sunmak.
Koordinatörlükte engellilere iki aşamalı eğitimler veriliyor. Biri temel eğitimler; tüm katılımcılara bilgisayar ve İngilizce eğitimi veriliyor. Temel eğitimi alan katılımcılar daha sonra uzmanlıklara ayrılıp mesleki eğitim alabiliyorlar; çağrı merkezi, bilgisayarlı muhasebe, büro yönetimi ve yönetici asistanlığı, web tasarım ve grafik tasarım gibi.
İstanbul Aydın Üniversitesi Proje Danışmanı ve İnovasyon Proje Geliştirme Danışmanlık Şirketi Genel Müdürü Sinem Uçal Çepni,  engellilerin işverene ve eğitimlere duyduğu güvensizliğe dikkat çekiyor. Çepni, ilk 80 katılımcıya erişmek için binin üzerinde adayla mülakat yaptıklarını, bu vesileyle engellilerin ve ailelerinin pek çoğunun ‘size eğitim verelim, istihdam sağlayalım’ diye öneren şirket ve derneklerden bıktıklarını, güven kaybına uğradıklarını gördüklerini söylüyor. Sebebi de bu tür önerilerin çoğunun arkasının gelmemesi. Verilen eğitimlerin de kimi zaman hedef kitleye uygun olmadığını söyleyen Çepni, “Fiziksel engelliye, kolları olmayan kişiye bahçıvanlık eğitimi veren belediyeler gördüm” diyor.
Engelsiz Yaşam Araştırma ve Uygulama Koordinatörlüğü’nün hedefi 240 engellinin projeden yararlanması. Eylül ayında yeni bir kurs daha açılacak ve bu kursta 100 kişiye eğitim verilmesi gündemde.
Burcu ÖZÇELİK SÖZER / Hürriyet İK 12 Ağustos 2012

Obezite ile savaşta herkese iş düşüyor

Yayınlandı: Ağustos 7, 2012 / Yazılar

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre dünyada her yıl 2.8 milyon insan kiloları nedeniyle hayatını kaybediyor. Aşırı şişmanlık diğer adıyla obezite tüm dünyada her geçen gün artarak toplum sağlığını tehdit ediyor. Sağlık Bakanlığı da bu nedenle obezite ile mücadele için çalışmalar yürütüyor. Obezite ile mücadelede işyerlerine ve okullara da büyük sorumluluk düşüyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Bulaşıcı Olmayan Hastalıklara İlişkin Küresel Durum Raporu 2010’a göre; dünyada her yıl 2,8 milyon insan, fazla kilolu (obezite de dahil) olmak nedeniyle hayatını kaybediyor.
Tüm dünyada obezite prevalansı 1980-2008 arasında ikiye katlandı. 2008’de tüm dünyada erkeklerin yüzde 10’u, kadınların ise yüzde 14’ü obez hale geldi. Amerika’da nüfusun yüzde 50’si, Avrupa’da ise 25-30’u şişman. 
Vücutta aşırı yağ toplanması ile ortaya çıkan obezite, dünyada ve Türkiye’de her geçen gün artarak, toplum sağlığını tehdit eder duruma geliyor.
Türk Diabet ve Obezite Vakfı Başkanı ve aynı zamanda Türkiye Obezite Araştırma Derneği Başkanı Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık, ülkemizde 28-30 milyon obez olduğunu söylüyor.
Sağlık Bakanlığı’nca yapılan Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması (2010) ön rapor sonuçlarına göre obezite sıklığı; 19 yaş ve üzerinde genel toplamda yüzde 30.4, erkeklerde yüzde 20.5 ve kadınlarda yüzde 41 olarak bulundu.
Bakanlığın 2011 yılında yapmış olduğu Kronik Hastalıklar Risk Faktörleri Araştırması’nda obezite (şişmanlık) 20 yaş üzeri kadınlarda yüzde 34, erkeklerde yüzde 17,9 toplamda ise yüzde 26,4 olarak bulundu.
Çocuklarda obezite ve beslenme alışkanlıklarını belirlemek amacıyla yapılan Türkiye Okul Çağı Çocuklarında (6-10 Yaş) Büyümenin İzlenmesi Projesi Araştırması’na göre de bu yaş grubunda obezite yüzde 6,5, fazla kiloluluk yüzde 14 olarak çıktı.

Günde 10 bin adım 
Bu nedenlerden dolayı Sağlık Bakanlığı obezite ile mücadele programını hayata geçirdi. Şimdilerde her yerde sık sık obezite ile mücadele reklamlarını görüyoruz. Sağlık Bakanı Recep Akdağ, obezite ile mücadele için hazırlanan kamu spotu ve afişlerin tanıtımını yaptığı toplantıda kamuoyuna şu mesajları vermişti:
– Sabah tartılıp ölçülen kilo boyun karesine bölündüğünde çıkan sonuç (beden kitle indeksi) 25’in üstündeyse kilo fazlanız var, 30’un üstündeyse de obezsiniz demektir, dikkat etmeliyiz.
– Kilo verebilmek için günde 10 bin adım atmalıyız.
– Beden kitle indeksimiz yüksekse daha az kalori almalıyız, tıka basa yememeliyiz.
– Piyasada dolaşan diyetler konusunda dikkatli olmalıyız.
– Tam buğday unundan yapılan ekmek tüketmeliyiz.
– Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan ruhsatlı ürünleri ilaç olarak algılamamalıyız.
Sağlık Bakanlığı Türkiye’de görülme sıklığı giderek artan, çocukları ve gençleri tehdit eden obezite ile etkin şekilde mücadele etmek, toplumun obezite ile mücadele konusunda bilgi düzeyini artırmak, obezite ve obezite ile ilişkili hastalıkların görülme sıklığını azaltmak amacıyla Türkiye Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı’nı (2010-2014) hazırladı. Program 29.09.2010 tarihli Resmi Gazete’de Başbakanlık Genelgesi olarak yayımlandı. Program kapsamında okul kantinlerinde doğal maden suları hariç, enerji içecekleri, gazlı içecekler, aromalı içecekler ve kolalı içecekler ile kızartma ve cipslerin satışları yasaklandı, bunların yerine süt, ayran, yoğurt, meyve suyu, taze sıkılmış meyve suyu ve tane ile satışı yapılabilen meyve bulundurulması sağlandı (2011).
Türkiye Aşırı Tuz Tüketiminin Azaltılması Programı (2011-2015) ile ekmekte tuz miktarı 1.75 gr’dan 1.5’e indirildi. Ayrıca vatandaşların bilgilendirilmesi ve başvuruları için www.beslenme.gov.tr web sitesi hazırlandı.

İşyerleri ve okullara büyük sorumluluk düşüyor
Türkiye Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programının alt başlıklarından birisi de işyerlerine yönelik önlemlerin alınması. Sağlık Bakanlığı’na işyerleri için planladıkları aktiviteleri sorduk. Bakanlık yetkililerin verdiği bilgiye göre işyerlerinde yapılması planan aktiviteler şöyle:
– Çalışanların yeterli ve dengeli beslenme ve fiziksel aktivite konularında bilgi düzeylerinin artırılması.
– İş yeri hekimliği hizmetleri bulunan kurumlarda iş yeri çalışanlarına yönelik obezite ile mücadele çalışmalarının yapılmasının sağlanması.
– İş yerlerindeki toplu beslenme hizmetlerinde (yemekhane, kantin vb.) diyetisyenler tarafından hazırlanan olumlu beslenme alışkanlıklarının geliştirilmesini destekleyici mönülerin yaygınlaştırılması.
– İş yerlerinde, iş yeri çalışma saatleri öncesinde, sonrasında ve öğle tatillerinde çalışanların fiziksel aktivite yapma davranışını geliştirmek için eğitim seti hazırlanması.
– Çalışanlar arasında spor etkinlikleri ve müsabakaların yaygınlaştırılması.
– Çalışanların, özel spor tesislerinden indirimli olarak yararlanmalarının desteklenmesi.
Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık, “İşyerleri, okullar eğitim için çok önemli, buralarda öncelikle verilen öğle yemeklerinin doyurucu özelliğinden ziyade sebze, salata, kuru baklagiller ve ızgara veya haşlama et ve balık gibi sağlıklı gıdalardan olmasına dikkat edilmeli. Ara öğün ülkemizde yalnız okullar için programda var. Onun için diğer toplu çalışma yerlerinde çalışanların yanlarında kompleks karbonhidratlı, kepekli gıda bulundurup, çay veya ayranla bunları almaları uygun olur. Çalışanların spora özendirilmeleri, ancak tatil günleri veya akşam saatlerinde yarım saatlik yürüme, fiziksel hareketler, yüzme ve bisiklet kullanmaları ile olur” diyor.

Çocukluk döneminde beslenmeye dikkat
İşyerleri olduğu kadar eğitim kurumları için de sağlıklı beslenme imkanlarının yaygınlaştırılması çok önemli. Obezitenin tedavisinin kararlılık gerektiren, uzun soluklu bir süreç olduğu düşünüldüğünde obezitenin başlamadan engellenmesi çok kritik. O nedenle çocukluk döneminde beslenme çok önemli.  Bugün gelinen noktada çocukluk çağı obezitesi prevalansının 1970’lerdeki değerlerden 10 kat fazla olduğu söyleniyor. Bunda beslenmenin yanı sıra hareketsizliğin de çok büyük payı var. Montreal’de 1.314 öğrenci üzerinde yapılan bir araştırmada 2.5 yaşındaki çocukların boy, kilo ve ne kadar televizyon izledikleri ölçülmüş. 2 sene sonra çocuklar 4.5 yaşına gelince araştırma tekrarlanmış ve çocukların koşma, atlama, zıplama becerileri de test edilmiş. Sonuçta hiç televizyon izlemeyen çocuklara kıyasla tv kaşısında geçirilen her +1 saat bel kalınlığını yarım milim arttırıyor. Araştırmada 18 saat tv izleyen çocuğun sadece çok tv izlediği için belinin 7.6 milimetre daha kalın olduğu tespit edilmiş.
Sağlık Bakanlığı daha sağlıklı bir nesil için okullarda yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor:
– Okul öncesi ve okul çağı çocukları, öğretmenler ve velilere yönelik obezite ile mücadele ile ilgili konularda bilgilerinin güncellenmesi.
– İnteraktif, eğlenceli ve öğretici eğitim teknikleri, bilgisayar oyunları vb. kullanılarak okul öncesi ve ilköğretim çocukları obezite ile mücadele konularında bilgilendirilmesi.  
– Okul kantinlerinde yürütülen beslenme hizmetlerinde sağlıklı uygulamaların teşviki için çeşitli kampanya ve aktiviteler yürütülmesi.
– Okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim ve üniversite öğrencilerinin yılda 2 kez vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ölçümlerinin yapılması.
– Okul çağı çocuklarının spor yapmasına yönelik fiziksel imkânların geliştirilmesi.
– Sosyo ekonomik düzeyi düşük bölgelerdeki okullarda bütçe imkanları dahilinde ücretsiz okul sütü, kahvaltı, yemek programlarının düzenlenmesi.
– Okul kantin ve yemekhanelerinin, okul çevresinde gıda satışı yapılan yerlerin denetiminin arttırılması.

Şişmanlığın nedenleri
Obezitenin oluşmasında başlıca riskler ve riski etkileyen faktörler şöyle sıralanıyor: Aşırı ve yanlış beslenme alışkanlıkları, yetersiz fiziksel aktivite, yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, sosyo – kültürel etmenler, gelir durumu, hormonal ve metabolik etmenler, genetik etmenler, psikolojik problemler, sık aralıklarla çok düşük enerjili diyetler uygulama, sigara-alkol kullanma durumu, kullanılan bazı ilaçlar (antidepresanlar vb.), doğum sayısı ve doğumlar arası süre.
Yetersiz fiziksel aktivite mortalite için başlıca dördüncü risk faktörünü oluşturuyor. Haftanın çoğu gününde en az 30 dakika orta şiddet yoğunlukta fiziksel aktivite yapan insanlarla karşılaştırıldığında, yetersiz fiziksel aktivitede bulunan insanların yüzde 20-30 oranında tüm nedenlere bağlı mortalite riski artıyor. Her hafta 150 dakikalık orta şiddetli fiziksel aktivitenin iskemik kalp hastalığı riskini yaklaşık yüzde 30, diyabet riskini yüzde 27, göğüs ve kolon kanseri riskini yüzde 21-25 azalttığı gözleniyor. 

Ne tür hastalıklara sebep oluyor?
Obezitenin neden olduğu sağlık sorunları/risk faktörleri şöyle: İnsülin direnci – hiperinsülinemi, tip 2 diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, hiperlipidemi – hipertrigliseridemi, metabolik sendrom, safra kesesi hastalıkları, bazı kanser türleri (kadınlarda safra kesesi, endometriyum, yumurtalık ve meme kanserleri, erkeklerde ise kolon ve prostat kanserleri), osteoartrit, felç, uyku apnesi, karaciğer yağlanması, astım, solunum zorluğu, gebelik komplikasyonları, menstruasyon düzensizlikleri, aşırı kıllanma, ameliyat öncesi ve sonrası komplikasyon riskinin artması, deri enfeksiyonları, kasıklarda ve ayaklarda mantar enfeksiyonları, kas-iskelet sistemi problemleri, toplumsal uyumsuzluklar.
Bunların haricinde obezite bir takım ruhsal sorunları, hastalıkları da beraberinde getiriyor; anoreksiya nevroza (yemek yememe), blumia nevroza (kusarak yediği besinlerden yararlanmama), binge eating (tıkınırcasına yeme), gece yeme sendromu veya bir şeyi daha fazla yiyerek psikolojik doyum sağlamaya çalışmak gibi. 
Obezitenin kalp damar, meme kolon kanserleri vs. üzerindeki etkisi biliniyor fakat Tel Aviv’de yapılan bir araştırma obezitenin çocuk kanseri üzerindeki etkisini de açıkça ortaya koyuyor. Cancer Epidemoloji Dergisi’nin haberine göre Tel Aviv’de yapılan büyük bir araştırmada askere giden 1 milyonun üzerinde İsrailli gencin doğduklarından askerlik çağına kadar olan dönemdeki sağlık raporları izlenmiş. Buna göre mesane, idrar yolları ve kolon kanseri riski obez çocuklarda normal çocuklara kıyasla yüzde 42 oranında daha fazla görülmüş.

Beden Kitle İndeksi nasıl hesaplanır?
Dünya Sağlık Örgütü’nün obezite sınıflandırması esas alınarak obeziteyi belirlemek için yaygın olarak Beden Kitle İndeksi (BKİ) kullanılıyor. BKİ, bireyin vücut ağırlığının (kg), boy uzunluğunun (m cinsinden) karesine (BKI=kg/m2) bölünmesiyle elde ediliyor. Buna göre BKİ’niz 18.50 ve altıysa zayıf, 18.50-24.99 ise normal, 25-29.99 toplu, hafif şişman, fazla kilolu, şişmanlık öncesi, 30 ve üzeri ise obezsiniz. Beden Kitle İndeksi’nizi www.beslenme.gov.tr dahil bir çok internet sitesinden tespit edebilirsiniz.

En obez İç Anadolu
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce 7 coğrafik bölgede seçilen 7 ilde 14 sağlık ocağında 30 yaş üstü 15.468 birey üzerinde yapılan “Sağlıklı Beslenelim Kalbimizi Koruyalım” çalışmasına göre, obezite görülme sıklığı; erkeklerde yüzde 21.2, kadınlarda ise yüzde 41.5 olarak bulundu.
Bölgesel dağılımlar göz önüne alındığında ise; obezite en düşük Doğu Anadolu’da en yüksek İç Anadolu’da. Obezite;
– Doğu Anadolu’da yüzde 17.2,
– Batıda yüzde 21.6,
– Kuzeyde yüzde 23.5,
– Güneyde yüzde 24,
– İç Anadolu’da yüzde 25.0 olarak saptandı.

Dünya yetişkin nüfusu 287 milyon ton çekiyor
BMC Public Health’in son sayısında, Leed Üniversitesi’nden Sarah Walpole ve ekibinin, nüfus verileri ile Beden Kitle İndeksi’ni karşılatırarak yaptıkları bir araştırmaya yer verildi. 2005 yılı verileri dikkate alınarak yapılan araştırmaya göre, dünya yetişkin nüfusu toplamı kilo olarak tam 287 milyon ton ediyormuş. 287 milyon tonun 15 milyon tonu fazla kilo, bunun da 3.5 milyon tonu obez kilo.
Kiloların dağılımına coğrafi olarak bakıldığında hiç de eşit bir dağılım gözükmüyor. Örneğin yetişkin dünya nüfusunun yüzde 6’sını oluşturan Kuzey Amerikalılar 3.5 milyon tonun (obez kilonun) yüzde 34’ünü teşkil ediyor. Asya ise dünya yetişkin nüfusunun yüzde 61’ini temsil ettiği halde obez kilonun yalnızca yüzde 13’ünü temsil ediyor. 
Araştırmanın bir diğer ilginç sonucu şu ki; herkes Amerika’daki kadar obez olsaydı bu dünya nüfusuna 1 milyar yeni katılıma eşdeğer olurdu. Yani kilolar 58 milyon ton daha artardı.
Araştırmada bu rakamların 2005 yılı rakamları olduğuna, ABD nüfusunun 2050’de 403 milyona çıkması düşünüldüğünde obezite ve gıda ihtiyacının artacağına, dünyayı bir felaketin beklediğine dikkat çekiliyor. 

Kahvaltı, ara öğün atlamak ve hareketsizlik kilo aldırıyor
İş yerlerine kurumsal beslenme danışmanlığı hizmeti veren uzman diyetisyen Dilara Koçak, iş yerlerinde çalışanların yaptığı en büyük hatanın kahvaltıyı atlamak, ara öğün yapmamak ve hareketsiz yaşam olduğunu söylüyor: “Yapılan çalışmalar aldığımız kalori miktarının aslında eskilere göre 2-3 kat artmadığı ancak hareketin sürekli azalmış olması sebebiyle kilo alımının arttığını gösteriyor. Böyle düşününce günümüz hayatı ve teknolojinin bizi tembelleştirmesi ile şu anki düzen kilo aldırmak için tasarlanmış dersek sanırım abartmış sayılmayız. Çalışanların hayatına baktığımızda masa başından ayrılmadan geçirilen saatler, iş yoğunluğundan dolayı atlanılan öğünler, toplantılarda yapılan atıştırmalar, iş arkadaşlarınızın doğum günlerinde yediğiniz pastalar kilo alımına yol açıyor.”
Koçak, en önemli öğün olan kahvaltıyı atlamanın en büyük yanlış olduğunu söylüyor ve tabii kahvaltıyı atlama hatası kadar kahvaltıda yapılan yanlış seçimlere de dikkat çekiyor: “En büyük hata güne yoğun karbonhidrat ile başlamak ve yeterli protein tüketmemek. Örneğin sabah poğaça, simit, açma, meyve suyu gibi sadece karbonhidrat içeren bir seçim yaparsanız bu sizin daha fazla acıkmanıza sebep olur. Sabah karbonhidrat ve proteini beraber almak çok önemli. Simit veya meyve sizin için hızlı bir kahvaltı olabilir, vazgeçmek zorunda değilsiniz ancak meyvenin yanına süt veya fındık ekleyerek, simit ile birlikte peynir yiyerek protein dengesini sağlamanız daha doğru olur. Böylece gün içindaki tokluk duygusu ve kan şekeri dengesi daha iyi sağlanır.”
Burcu ÖZÇELİK SÖZER / HÜRRİYET İK 05/08/2012