Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, 23 Eylül’de düzenlenen İklim Zirvesi’nde, “İstihdam İçin İklim Eylemi” girişimini sundu. “Yaklaşık 1,2 milyar iş, veya diğer bir deyişle, dünya istihdamının yüzde 40’ı sağlıklı ve istikrarlı bir çevreye doğrudan bağlı. Ölüme yürüyen bir gezegende işler sürdürülemez” diyen Guterres, yeni girişimiyle, ülkeleri insana yakışır iş ve ayrıca yeşil işler yaratamaya çağırıyor. Guterres’in eylem planı, çalışanları ve kırılgan grupları korumak için yenilikçi sosyal koruma politikalarının tasarlanması, işletmelerin, özellikle KOBİ’lerin, düşük karbonlu üretim süreçlerini benimsemelerini sağlamak için elverişli bir iş ortamının teşvik edilmesi gibi önemler içeriyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) de enerji üretimini ve kullanımını yeşilleştirmeye yönelik önlemlerin, 2030 yılına kadar yaklaşık net 24 milyon iş yaratacağını açıklamıştı.
Buna karşılık ILO’nun bir başka raporuna göre, küresel ısınmadan kaynaklanan ısı stresindeki artışın, 2030 yılında dünya genelinde 80 milyon tam zamanlı işe eşdeğer verimlilik kaybına yol açacağı tahmin ediliyor. Bu yüzyılın sonuna kadar küresel sıcaklık artışının 1,5°C olmasına dayalı tahminler, 2030 yılında dünya genelinde toplam çalışma saatlerinin yüzde 2,2’sinin daha yüksek sıcaklıklar nedeniyle kaybedileceğini gösteriyor; bu oran, 80 milyon tam zamanlı iş eşdeğeri kayba karşılık geliyor. Bu da, dünya genelinde 2,4 trilyon ABD Doları tutarında ekonomik kayıp demek.
AZ ÇALIŞIP DÜNYAYI KURTARMAK MÜMKÜN MÜ?
Gezegenimizi kurtarmak için ‘daha az çalışıp dünyayı kurtarma görüşü’ yurtdışında giderek yayılıyor. Massachusetts Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre eğer çalışma zamanını yüzde 10 azaltırsak, karbon ayak izimiz yüzde 14.6 azalacak ve bir tam gün çalışılmadığında karbon ayak izi yüzde 30 azalacak.
Daha az çalışıp, dünyayı kurtarma görüşünü savunanlar ikiye ayrılıyor. Birinci grupta yer alan ‘yeşil büyüme’ (green growther) taraftarları daha az çalışıp, aynı maaşı alalım diyorlar, teknolojideki gelişmenin ve enerji tasarrufuyla bunun mümkün olacağını savunuyorlar.

İkinci grupta yer alan ‘planlı ekonomik küçülme’ (degrowther) taraftarları ise ancak ücretler, çalışma saatleri ve ekonomimiz küçülürse, 2050’deki sıfır karbon hedefine ulaşabileceğimizi savunuyorlar.
Yani onlara göre tüketimi azaltmanın tek yolu 4 gün çalışıp 4 günlük maaş almak. Ekonomik küçülme taraftarları, çalışma saatlerinden dolayı eğlence tüketimi artarsa, seyahat ve eşya tüketimi daha çok artacağından gelirde de bir azalmaya gidilmesi gerektiğini savunuyor.
Görüşlerini sorduğumuz İş Dünyası ve Sürdürülebilir KEDalkınma Derneği (SKD Türkiye) Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Dildar Edin, “Bizim ülkemizde uygulanan sabit mesai saatlerinin aksine, Thinktank Autonomy’nin yaptığı bir araştırmaya göre, İngiltere’de bulunan işçilerin, ülkenin mevcut karbon yoğunluğu seviyesini 2 dereceden fazla arttırmamak için çalışma sürelerini haftada 9 saate düşürmeleri gerekiyor. Tabii bunu mevcut ekonomik aktiviteyi aynı düzeyde tutarak başarmak bir araştırma konusu. Sadece mesai saatini azaltmak değil, mesai saatlerini karbon salımı azaltımı doğrultusunda ayarlamak önem kazanıyor. İşe geliş gidiş saatlerini trafiğin yoğun olduğu saatlerden kaçınarak ayarlamak, ek kaynak tüketimini engelleyecek şekilde ‘istediğin zaman, istediğin yerden’ çalışmak gibi pek çok çözüm türedi. Ortak payda hem yeni neslin, hem ekonominin hem de gezegenin ortak çıkarında buluşmalı. Doğru formülü bulmak kamu ve özel sektör olarak tüm paydaşların bir arada çözebileceği bir husus. Bizlerin yıllardır öğrendiği iş yapış şekilleriyle, yeni neslin ve gezegenin ihtiyaçları çok farklı olabiliyor” diyor.

200 MİLYON GÖÇ EDECEK
Ebru Dildar Edin, iklim değişikliğinin istihdama etkilerini şu şekilde anlatıyor: “1850’den bu yana dünyada küresel sıcaklık yaklaşık olarak 0.83˚C artış gösterirken, araştırmalar, 21. yüzyılın sonuna kadar gereken aksiyonlar alınmazsa bu artışın, 4˚C’yi aşacağını tahmin ediyor. Sıcaklıkla birlikte iklim değişikliği, hem toplumsal, hem de ekonomik açıdan birçok zarara sebep olan aşırı hava olaylarının ve doğal afetlerin de her yıl daha sık gerçekleşmesine neden oluyor.
Dünya Bankası’nın hesaplarına göre, bu felaketlerin küresel ekonomiye gerçek maliyeti yılda yaklaşık 520 milyar dolara ulaşırken, aynı nedenle her yıl 26 milyon insan da yoksulluğa sürükleniyor.
BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA) 2018 Küresel İnsani Yardım Raporu’na göre, 2050 yılına kadar iklim değişikliği nedeniyle tahminen 200 milyondan fazla insan göç etmek ve milyonlarca kişi çalıştıkları ortamı bırakmak zorunda kalacak. Göçmenlerin tercih edeceği ülkeler arasında olacağı değerlendirilen Türkiye, kaynakların sınırlı olması dolayısıyla bu durumdan önemli oranda etkilenecek gibi görünüyor.
İstihdamda önemli rol oynayan büyük firmaların binaları, makineleri, üretim merkezleri, hammaddeleri ve tedarik zincirleri de aynı şekilde iklim değişikliğinin negatif etkileri sebebiyle doğrudan zarar görecek ve buna ek olarak tarım ve tarımsal ürünlerin üretiminde de ciddi sorunlar yaşanacak gibi duruyor.”
İNİSİYATİF ALIP HIZLA AKSİYONA GEÇMELİ
Yeni istihdam alanlarının yaratılmasında ‘yeşil ekonomi’ ve ‘sürdürülebilir finansman’ kritik rol oynadığını söyleyen Dildar Edin, “Örneğin yenilenebilir enerji sektörü çevresinde oluşabilecek yan sektörler için talep artacak ve bu doğrudan yeni istihdam fırsatları yaratacaktır. Hatta yenilenebilir enerji sektöründeki teknolojik gelişmeler, ileri teknolojik malzeme üretimleri için, yeni yan sektörlerin ortaya çıkmasına sebep olacaktır. İş gücündeki değişimin yanı sıra, her sektörde doğa dostu teknolojiye geçiş ve mevcut olan iş yapış şekillerinin daha sürdürülebilir olması da söz konusu.
Yeşil ekonomi anlayışı sayesinde, sera gazı emisyonu düşürülebilir ve sürecin sonundaysa engellenebilir bir seviyeye gelebilir. Örneğin, sera gazı emisyonlarının engellenmesine katkıda bulunmak isteyen doğa dostu firmalar, kendi içlerinde yeni istihdam alanı yaratıyor. İş yerlerinde, çevre dostu materyallerin kullanılması, atık üretiminin azaltılması, enerji verimliliğin sağlanması ve üretim için gereken kaynak sayısının azaltılması, hem iklim değişikliği etkilerini hafifletmeye, hem de insanlar için yeni, sorumlu ve sürdürülebilir iş gücü oluşturmaya yardımcı oluyor. İklim değişikliği ile mücadele etmenin ve iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmenin sayısız yolu var. Yeter ki inisiyatif alalım ve hızlı, uygulanabilir önlemleri acilen aksiyona geçirebilelim” diyor.

Z KUŞAĞI GEZEGENİ ÖNEMSİYOR
KONDA’nın yaptığı bir araştırmaya göre, her 10 kişiden 6’sı iklim değişikliği konusunda endişeli. Özellikle üniversite çağındaki gençler, bu konuda çok daha yüksek farkındalık gösteriyor. Bu yüzden iklim değişikliği ile ilgili yeterli aksiyon alamayan bir kesim, gençlerden bir şeyler bekliyor.
Bugün şirketlerde istihdam edilen çalışanlar, çoğunlukla Y kuşağına mensup bireylerden oluşuyor. 2000 sonrası doğan Z kuşağı ise henüz yeni iş hayatına atılmaya başladı. Önümüzdeki yıl, dünya çapında iş gücünün yüzde 38’ini, bütün tüketicilerin ise yüzde 40’ını Z kuşağı oluşturacak. Bu kuşak sadece teknolojiyi değil; doğayı, insanları, gezegeni, kısacası yaşamın tüm unsurlarını önemsiyorlar. İnsan haklarına, eşitliğe ve özgürlüğe değer veriyorlar. Hem Z’ler hem de Y’ler, daha önceki kuşaktan farklı olarak; yaptıkları işte ve etkileşimde oldukları tüm markalarda ‘anlam’ arıyorlar. Bir araştırmaya göre, Z kuşağının neredeyse yüzde 75’i arabadan gıdaya kadar tüm ürünlerde çevresel ve sosyal açıdan duyarlı markalara daha fazla para ödemeye hazır. Bu oran Y kuşağından ortalama yüzde 4, X kuşağından ise neredeyse yüzde 15 daha yüksek.
Ebru Dildar Edin, “Artık yeni neslin ve dünyamızın değişen ihtiyaçlarına ayak uydurabilecek nitelikte, yeni hizmet, ürün ve iş modellerine de ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bu ihtiyaçları destekleyen finansal araçların, ürünlerin ve hizmetlerin sunulması, iş dünyası için birtakım fırsatları beraberinde getiriyor. İş modelleriyle ve yeni nesil ürün ve hizmetleriyle çözümün parçası olmayı kabul eden şirketler gelecekte de varlıklarını ve gelişimlerini sürdürebilecekler” diyor.

130 banka
imzacı oldu

Dünya çapında toplam aktif büyüklükleri 47 trilyon ABD Dolarını aşan 130 bankanın kurucu imzacı olduğu Sorumlu Bankacılık İlkeleri, 22 Eylül’de New York’ta gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısında lanse edildi. Birleşmiş Milletler Sorumlu Bankacılık İlkeleri’ni uygulamayı taahhüt eden bankalar arasında bu yıl Türkiye’den de Garanti BBVA, ING, Şekerbank, TSKB, TKYB ve Yapı Kredi’nin bulunduğu altı banka yer alıyor.
Sorumlu Bankacılık Prensipleri, toplumların sürdürülebilir, eşit ve refah dolu bir gelecek hedefine ulaşmasında bankacılık sektörünün etkisini en üst seviyeye taşımayı hedefliyor.

Burcu ÖZÇELİK SÖZER, Hürriyet İK, 6 Ekim 2019