COVID-19 pandemisi ile birlikte tüm toplum ve tabii ki çalışma hayatı da bir uyum sürecine girdi. Bir anda milyonlarca çalışan mecburen evden çalışmaya başladı. Belirsizlik, iş garantisi ve sürekliliğiyle ilgili endişeler tüm çalışanları etkiliyor… Peki bu süreçte şirketler ne yapmalı, nasıl ayakta kalmalı? Deloitte Türkiye İnsan Yönetimi Hizmetleri Ekibi, COVID-19’un çalışanlara ve çalışma hayatına olası etkilerini altı ana başlıkta inceledi. Deloitte Türkiye İnsan Yönetimi Hizmetleri Lideri Cem Sezgin, koronanın çalışma hayatına etkilerini değerlendirdi.


1. Uzaktan çalışma ve siber güvenlik

Son yıllarda esnek çalışma koşullarının en ön plana çıkan bileşenlerinden biri olan uzaktan çalışma aslında tercihler üzerine kurulu bir kavramdı. Bugün evden, bir kafeden veya herhangi bir lokasyondan çalışarak işlerimizi yürütebiliyoruz. Bu uygulamalar, çalışanlar adına kişisel sebepler ile kendi motivasyonları için bir tercih iken, şirketler için hem mali kazanımlar; hem de çalışan bağlılığı bakış açısıyla tercih ediliyordu. Nitekim koronavirüs ile birlikte, konu artık tercihten öte bir zorunluluk halini alabilir. Son günlerde bu tarz uygulamalar salgından korunma amaçlı olarak gittikçe yaygınlaşmaya başladı. Uzaktan çalışma konusunda dijital altyapıları daha hazır, insan kaynakları politika ve prosedürleri ile iş yapış şekilleri, alışkanlıkları ve kültürleri daha çok oturmuş firmalar kuşkusuz böyle dönemleri diğerlerine oranla daha başarılı bir şekilde atlatacaklardır. Diğer yandan uzaktan çalışma ile birlikte şirketlerin karşı karşıya olduğu siber riskler artabilir. Bu ve gelecek dönemde, siber güvenliğin sağlanması, ağların ve verilerin korunması şirketlerin ana gündeminde olan başlıklardan biri olacaktır.

cem sezgin2. Dijitalleşme hızlanacak

Bu süreçte çalışanların sağlığını koruyabilmek ve riskleri azaltmak adına şirketlerin sanal ve uzaktan çalışma uygulamalarına erişimlerini genişletmeleri, sanal ve uzaktan çalışmaya hangi araçların ve uygulamaların destek olacağını belirlemeleri ve uygulamaları, ileride risk yaratabilecek alanları belirleyerek teknolojik çözümlerle ortadan kaldırmak gibi aksiyonları almaları gerekir. Eğer salgın sonrası dünyaya ve daha büyük resme odaklanırsak, neredeyse tüm şirketler uzun vadeli ve stratejik düşünerek iletişim araçlarına ve teknolojiye yapacakları yatırımları öne çekerek hızlandırmaya başlayacaklar. Operasyonel ve tekrarlı/rutin manuel işlerin önemli bir kısmı günümüzde RPA ile otomatik hale getirilebilmektedir. Daha karmaşık süreçlerin ise gittikçe daha fazla bir kısmı yapay zeka ile yürütülmeye aday. Şüphesiz, bunların hiçbiri yepyeni şeyler değil ama hayata geçirilme ve yaygınlık açısından da yeterli değiller. Halihazırda robotikten (RPA) yapay zekaya, endüstri 4.0’dan hizmet robotlarına süreçlerinde otomasyona; işgüçlerinde dijitalleşmeye önemli bütçeler ayıran şirketler; işgücü sürekliliği başta olmak üzere birçok sebepten ötürü bu alanlara olan ilgilerini iyice artırabilirler.

3. Mobilite artık tercih sebebi değil

Günümüzde çalışanlar için en büyük motivasyon unsurlarından biri mobilite. Farklı roller ve iş tanımları, farklı departmanlar, yeni şirketler, değişik sektörler, farklı şehirler, yeni ülkeler… İşin tüm heyecanı burada değil mi? Böyle olunca da mobilite özellikle Y ve Z kuşakları için tam bir mıknatıs haline geliyor. Çalıştıkları ofislerin veya fabrikaların, yaşadıkları şehirlerin ve ülkelerin ötesinde, çalışma hayatlarını ve kariyerlerini çok daha geniş bir alana yaymış; kimisi dönemsel görevlendirmeler, kimisi ise – bazen uzun, bazen kısa – sürekli seyahatler ile böyle bir iş hayatına uyum sağlamış çalışanların koronavirüs kaynaklı seyahat yasakları ve kısıtları sonucu düzenleri tamamen değişebilir. Bu durum ise en çok tercih edilen şirketler ve sektörler listesindeki dengeleri etkileyecektir. Örneğin, son yıllarda oldukça revaçta meslekler arasında yer alan pilotluk artan trendini devam ettiremeyebilir. COVID-19 salgını sonrasında global bazı şirketlerin maliyet azaltmak üzere tek bir lokasyona topladıkları destek hizmetlerinin işlevsellikleri yeniden gözden geçirilecektir.

4. Şeffaf iletişim çok daha önemli

Bu tarz olağanüstü durumlarda kurumlar çalışanlarının morallerini yüksek tutabilme, onlara psikolojik destek sunma ve onların deneyimlerini en iyi hale getirebilme konularında ellerinden gelenin en iyisini yapmalılar. Bir yandan sağlığını, bir yandan da işini kaybetme kaygısını eş zamanlı yaşayanlar mutlaka olacaktır. Özellikle belirsizliğin çalışanlar üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri en aza indirebilmek adına şeffaf iletişim her zamankinden
çok daha önemli olacaktır. Aksiyonlar ve alınan önlemlerle çalışanlarını gerçekten düşünerek hareket eden şirketler bu süreçte değerlerini daha da çok artıracaktır. Kübler-Ross değişim modeli eğrisinde olduğu gibi yaşanılan her değişim sırası ile şok-reddetme-öfkelenmedepresyon-kabul etme ve entegrasyon şeklinde ilerler. İlk dört basamağı en hızlı şekilde geçmeleri adına şirketler önlem almalı, iletişimlerini güçlendirmeli ve çalışanlarının yanında olduğunu hissettirmelidir.

5. İş garantisi ve sürekliliği

İlk olarak Çin’de başlayan bu salgının etkileri Çin’den ithal edilen ürünlerin Çin fabrikalarının kapatılması sonucunda tedariğinin sağlanmaması ile hissedilmeye başlandı. Havacılık ve turizm sektörleri de ilk etkilenen sektörlerden oldu. Eğitim, yiyecek–içecek ve perakende sektörleri de sırasıyla zorluklar yaşamaya başladılar. Şirketlerin performanslarını korumak adına hızlı karar alabilecek merkezi karar mekanizmaları oluşturmaları, şirket için uygun olabilecek nakit kaynakları belirleyerek kategorize etmeleri ve değerlendirmeleri, ekonomik senaryoları belirlemeleri, kârlılık ve özellikle likidite unsurlarının öngörülen finansal etkilerini modellemeleri, vazgeçemeyecekleri/kritik kaynakları ve unsurları (hangi ürünlerin, hizmetlerin, müşteri segmentlerinin, iş kollarının, çalışan segmentlerinin) belirleyerek korunması adına aksiyonlar almaları gerekir. Şirketler, finansal süreklilik sağlandığı durumda iş sürekliliğini, müşterileri ile bağlantıda kalarak, çalışanlarını anlayıp destekleyerek, tedarik zinciri sorunlarına çözümler geliştirerek, dijital yetkinlikleri güçlendirerek ve aynı ekosistemdeki diğer işletmelerle iletişim halinde kalarak devam ettirmeliler. Bunları yaparken şirketlerin amacı hem çalışanını hem de müşterisini elde tutarak bu süreçten çok fazla zarar görmeden çıkmak olmalıdır. Küçülme yaşayacak veya faaliyetlerine son verecek şirketlerin çalışanları için ise hükümetler devreye girmelidir.

6. Kapsayıcılık mı ayrımcılık mı?

Günümüz iş dünyasında ön planda olan konulardan biri kapsayıcılık. Hem kendi firmamızda, hem de ekosistemimizde yer alan paydaşlarda temas ettiğimiz kişilerle ilgili ayrımcılık yapmıyor olmamız hepimizden beklenen örnek davranış. Gelin görün ki, sadece koronavirüsün değil, birçok tehlikeli salgın hastalığın son yıllarda Uzakdoğu kaynaklı olması nedeniyle, başta Çin olmak üzere tüm o coğrafya adeta mimlenmiş durumda. Çinli veya Çin kökenliler, hatta neredeyse tüm Uzakdoğu halkları bu nedenle toplumda dışlanıyor. Bu tarz durumların işyerlerine, ofislere sıçraması, kapsayıcılık sınavından kalmamız anlamına gelecektir ve herkes böyle davranmasa da, davranan insanlar azımsanmayacak oranda olacaktır. Kapsayıcılık konusuna farklı bir perspektiften daha yaklaşabiliriz. Böylesi bir zamanda ekonominin durmaması ve devamlılığı önemli ancak üretim yapan şirketlerde beyaz yakanın evden çalışma modeline geçmesi, mavi yakanın ise üretimi sürdürmek adına fabrikalarda çalışmaya devam etmesi hem “ayrımcılık” kavramını akıllara getiriyor; hem de şirketlerin birçoğunun geleceğin çalışma modeline hazırlıklı olmadığını gösteriyor. Virüsün insan ayırt etmeden bulaştığı ve hasta ettiği de gözden hiçbir zaman çıkartılmamalı. Çalışanlarına mümkün olduğunca eşit hakları sağlayan şirketler, bu dönemde odağı üzerine toplayacak ve belki de ilerisi için tercih edilme oranını artıracaktır.
Kaynak: Burcu ÖZÇELİK SÖZER, Hürriyet İK, 29 Mart 2020